Şiirlerin Diliyle Çeşmelerin Söylediği

675
Görüntüleme

Çeşme, dilimize Farsça çeşm (göz) kelimesinden girmiştir. Kültürümüzde pınar ve su haznesi olarak da isimlendirilen çeşmeler, halkın yararlanması için borularla getirilen suyun, bir muslukla yalağa akıtıldığı yerlerdir. Bugün eski fonksiyonlarından çok uzağa düşen çeşmeler, zengin bir tarihî mirasa sahip şehirlerin sokaklarında, köylerde veya yol kenarlarında bizi köklü bir medeniyetin hüzünlü temsilcileri olarak karşılar. Bu çeşmeler, bazen şırıl şırıl akan sularıyla gönüllerimize bir ferahlama buketi sunarken, bazen de kurumuş ve boynu bükük halleriyle kalplerimize hüzün ve sitem oklarını fırlatırlar. Onlar, maziden gelip âtiye giden birer yolcu olarak, şimdiki zamanın çehresini bir sonsuzluk abidesi gibi süslerler.
Faruk Nafiz, ‘Çoban Çeşmesi’ şiirinde:
“Ey suyun sesinden anlayan bağlar,
Ne söyler şu dağa çoban çeşmesi?”diyor.
Gerçekten çeşmeler insanlara, anlayışlarına göre çok şeyler söylemektedir. Çoban çeşmesi duygu ve düşüncelerini dağlara anlatırken, şehirlerdeki çeşmeler de, insanlara bir şeyler söyleme gayretindedir.
Çeşmelerle fert, cemiyet ve kültür arasında birçok bakımdan benzerlik vardır. Her şeyden önce çeşmeler, cemiyeti meydana getiren fertlerin birer ürünüdür. Çeşmeler her sanat eserinde olduğu gibi ustasının karakterini, maharetini ve birikimini bünyesinde taşır. Yine onlarda eseri oldukları cemiyetin kültürü, hayat anlayışı, dünya görüşü, hisleri ve düşünceleri üst üste bir armoni oluşturur. Her sanat eserinde olduğu gibi, çeşmelerde de ruhun, maddeye biçim veren azmi en detaylı şekliyle görülür. Her çeşmede, içinden çıktığı toplumun gizli bir rüyası hüküm sürmektedir. Bu rüya, her bakana, kabiliyeti, bilgisi ve ufku nispetinde yorumlar sunmaktadır. Bu haliyle çeşmeler zaman içerisinde her türlü zenginliğiyle ustasını ve cemiyetini temsil etmeye devam etmektedir.
Çeşmeler de insanlar gibi doğar, isim alır, yaşar, ölür ve unutulur. Sezai Karakoç ‘Çeşmeler’ başlıklı uzun şiirinde, çeşme ile insan, eşya, hâdise, cemiyet, kültür ve tarih arasındaki münasebeti farklı zaviyelerden ele alır:
“Çeşmeler, eşyanın arka yüzünün fotoğrafını çekerler
Olayların, geçmiş zamanın
Toplumun ve tarihin”
İnsan ile çeşme arasındaki münasebet gerçekten ilginçtir. Çeşmeler adeta insan macerasının farklı bir  fotoğrafını vermektedir. İnsan cennetten yeryüzüne gönderilmiş, çeşmelerin en önemli maddesi olan su (bilindiği gibi insanın hammaddesi de sudur)  ise, yeryüzüne bulutlar vasıtasıyla indirilmiştir. Su da, insan da bir gâye için yeryüzünde bulunmaktadır. Her ikisi de yeryüzüne gelmeden önce, bir serüvene sahiptir. Su, yağmur oluncaya kadar buhar ve bulut gibi bazı evrelerden geçirilirken, insanın da ruhlar âleminde başlayan yolculuğu, ana rahminden dünyaya uzanmıştır. Yeryüzüne indirildikten sonra her ikisi de kendilerini belirli bir serüvenin içinde bulmuşlardır. Su berraklaşmak ve temizlenmek için toprağın derinliklerine doğru bir yolculuğa çıkarken, insanlığa karşı vazifelendirilmiş olan peygamberlerin ve büyük insanların hayatlarında da bir uzlet dönemi vardır.
Su yeterince berraklaştıktan ve bazı elementlerle zenginleştirildikten sonra insanlığa yararlı olmak için güneşe ve güzelliklere doğru yürütülürken, büyük insanlar da uzlet dönemlerinden sonra insanlığa faydalı olabilmek için topluma doğru yürürler. Her ikisinin de ortaya çıktıkları mekanlar güzelliklerin kaynağı olur. Su yeryüzüne çıktıktan sonra kendindeki güzellikleri mevcudata sunar ve neticede ya tekrar toprağa döndürülür veya yağmur olmak için gökyüzüne buharlaştırılır. İnsan da dünyadaki vazifesini bitirdikten sonra  kabir üzerinden yolculuğuna devam edip O’nun(cc) huzuruna gider. Fakat dünyadan göçtükten sonra geride bıraktığı eserlerle amelini devam ettirir. Suyun devr-i dâimi ile, insanın O’ndan gelip O’na dönmesi arasında önemli benzerlikler vardır. Çeşmeler, mazi ile âti arasında bağ kuran birer köprü gibidir. Onlar bünyelerinde bulundurdukları işaret, yazı ve sanatlarla maziye uzanırken, derinlerden coşup gelen serin sularıyla şimdiki zaman üzerinden âtiye seslenir. Adeta “kökü mazide olan âti” nin birer temsilcisidirler. Bu halleriyle mazinin derinliklerinden kopup, şimdiki zaman köprüsünden geçerek âtide yankılanan bir çığlığı hatırlatırlar.
Çeşmeler ile kültür arasında da önemli paralellikler vardır. Çeşmeler, adeta lisân-ı halleriyle evrensel olana, ancak kendi toprağımızın derinliklerinden devşireceğimiz değerlerle ulaşabileceğimizi fısıldamaktadır. Bu fısıltı şu şekilde özetlenebilir: Kendi öz kültürümüzden doğup, gelişip, insanlığın hizmetine sunulmak… Atalarımız kurmuş oldukları büyük medeniyetlerle bunun hayal olmadığını göstermişlerdir. Sezai Karakoç çeşmelerin bu vasfını şöyle ifade etmektedir:
“Doğ kendi çeşmenden, kendi uygarlığından
Ağacın topraktan
Çiçeğin ağaçtan
Suyun dağdan doğduğu gibi”
Çeşmeler ile cemiyetin yaşantısı ve hayata bakışı arasında da önemli paralellikler vardır. Eskiden çeşmeler devamlı akardı. Bu halleriyle kendilerine ihtiyacı olan herkese, her zaman kapılarının açık olduğunu ifade eder gibiydiler. Şehirlerde zengin, fakir; köylerde hayvan, insan; dağlarda kurt ve kuş bu çeşmelerin suyundan her zaman istifade edebilmekteydi. Modern zamanlarda ise çeşmelerden akan suyu kontrol etmek için takılan musluk ve vanalar, onların bu cömertliğine kelepçe vururken, çağ insanının durumunu da çok iyi ifade etmektedir. Bu gözle bakıldığında Sezai Karakoç’un aşağıdaki mısraları daha derin mânâ kazanıyor.
“Çeşme bir pencere uygarlığa
Çeşmeler kapalı kapıları eski günlerin”  
Şairler, çeşmeleri farklı açılardan ele alıp işlemişlerdir. Biz çeşmelerle ilgili şiirlerde çeşmelere mânâ kazandıran duyguyu, düşünceyi ve kolektif ruhu görüyoruz. Şiirlerdeki çeşmeler, şairlerin muhayyilesinde bir hayat görüşünün ifadesi olarak oluşturulmuş ve birçok zengin fikirle süslenerek idealize edilmiştir. Şiirlere konu olan çeşmeler, ceddimizin genel kabule mazhar değerlerini ortaya koyar. Çeşmelerin anlatıldığı şiirlerde, çeşme ile sosyal durum ve medeniyet arasındaki münasebet devamlı vurgulanmıştır.
Atalarımız, çeşmelere büyük ehemmiyet vermiş, öldükten sonra sevap hanelerinin açık olması için canlıların yararlanabileceği birçok çeşmeye imza atmışlardır. “Ömrümüzün rüyası eşyaya siner” diyen ve Bursa Ulucamii’nin çinilerine sinmiş Kur’an sesini vecd içinde dinleyen Tanpınar, ‘Bursa’da Zaman’ şiirinde Osmanlı tarihine, ecdadın yaptığı çeşmelerden akan suların sesinin kendinde meydana getirdiği hayallerle yaklaşır. O, çeşmelerden akan suların musikisiyle, tarihin eşyaya sinmiş gizli mânâsını yakalamaya çalışır. Çünkü ‘insan muhayyilesinin ortaya koyduğu sanat, insanın inancının, özleyişinin ve beklentisinin eşyaya giydirilmiş elbisesinden başka bir şey değildir.’ Tanpınar, Bursa’nın şahsında o muhteşem medeniyetten uzak kalışı “Güzel bir rüyadan uyanmanın hüznü” olarak yorumlar ve bu güzel rüyaya yüzlerce çeşmenin serin sularının bestelediği musikiyle tekrar katılır:
“Bir rüyadan arta kalmanın hüznü
İçinde gülüyor bana derinden
Yüzlerce çeşmenin serinliğinden
Ovanın yeşili, göğün mavisi
Ve mimarilerin en ilâhîsi”
Tanpınar aynı şiirin başka yerinde, Osmanlı’nın ortaya koyduğu o muhteşem medeniyeti, bir mucizeye benzetir ve buna ulaşmada bize kapı aralayan çeşmelerin çıkardığı su seslerinin bu muhteşem terkipteki yerini “billûr bir avize” olarak niteler.
“Serin hülyasıyla çeşmelerin
Başındayım sanki bir mucizenin
Su sesi ve kanat şakırtısından
Billûr bir âvize Bursa’da zaman”
Tanpınar, Bursa’da Zaman şiirinde su seslerinin içli musikisini dinleyerek ebedî uykusuna çekilen cedleri bir yok oluş cehenneminde değil, tam tersine “su seslerinin beyaz bahçesinde, bir ebediyet rüyası görenler” olarak yorumlar:
“Ölüm bu tılsımlı ebediyette
Belki de rüyası eski cetlerin
Beyaz bahçesinde su seslerinin”
Zamanla her şeyin değişmesi gibi çeşmeler de değişti. Değişen dünyanın bahçesinde maziye açılan birer pencere olan çeşmeler, bugün daha çok hüzün akıtıyor gönüllerimize. Onların sinelerindeki imzalarda, yazılarda fâni oluşun en beliğ ifadesini görüyoruz. Kırılan taşlarında, koparılan oluklarında, atılan taslarında hep kültürümüzün tahribe uğramış bir yönüne şahit oluyoruz. Eskiden şen şakrak şarkılar söyleyen o çeşmeler,şimdi daha çok ağıt yakıyor gibi. Onlar, hâlihazırdaki durumlarıyla, köşe başlarına öylesine asılmış antika saatleri tedai ettiriyor. Sanki üzerlerindeki akrep ve yelkovan, temsilcisi oldukları medeniyeti temsilden aciz düştükleri anı gösteriyor. Ve bu halleriyle, zorla susturulmuş çocuklar kadar mahzun, gözyaşları kurumuş dervişler kadar kederliler. Onların asırlarca süren şarkıları, yitirilen bir medeniyetin terkisinde çıkmıştır son yolculuklarına. Ve şaire onların ardından ağıt yakmak kalmıştır:
“Çeşmeler
Eski zamanların durmuş saatleridirler
Ne zaman  durdular
Kim durdurdu onları
Kim kesti bu neşeli çocukların sesini
Kim susturdu o canım çeşmeleri” (S. Karakoç)
Onlar bu suskun halleriyle yine de bizlere bir şeyler söylerler. Yüzlerinde terk edilmişliğin buruk hüznü olsa da, lisân-ı halleriyle insanlara ve şehrin sağır kulaklarına yine haykırmaya devam ederler; lakin onların bu sessiz çığlığını duyan az olur:
“Terk edilmiş, unutulmuş
Eski zaman çeşmeleri
Ruhumun hiyeroglifleri
Gönlümün çözülmez şifreleri
Ölümsüz bir uygarlığın
Ölümsüz kitabeleri
Sonsuzluğun mezar taşları
Çeşmeler” (S. Karakoç)
Şüphesiz ki bütün çeşmeler küsmemiştir insanlara, bazıları dağ başlarında veya yol kenarlarında var olan değerleri sürdürmenin mücadelesini vermektedir. Ve onlar, şarkı söylemek yerine ağıt yakmaktadırlar. Onların ağıtlarının en acıklı yeri tarihî değerlerin yok olup gittiğinin anlatıldığı bölümlerdir. F. Nafiz’in ‘Çoban Çeşmes’i şiiri bu ağıdın en tesirli serlevhasıdır:
“Leyla gelin oldu, Mecnun mezarda
Bir susuz yolcu yok şimdi dağlarda
Ateşten kızaran bir gül arar da
Gezer bağdan bağa çoban çeşmesi
Ne şair yaş döker, ne âşık ağlar
Tarihe karıştı eski sevdalar
Beyhude seslenir, beyhude çağlar
Bir sola bir sağa çoban çeşmesi”
Dağ başlarındaki küçük çeşmeler ise, olup bitenler karşısında daha mütevekkildir. Onlar rüzgarların şarkıları eşliğinde, yıldızların ışıkları altında üzerlerine düşeni yapmanın gayreti içindedirler. Nasıl olsa bir gün onları birileri anlayacaktır. Onların dudaklarında isyan değil, sadece küçük bir sitem vardır. Bu sitem Cahit Külebi’nin mısralarında şöyle dile getirilir:
“Küçük bir çeşmeyim yurdumun
Unutulmuş bir dağında
Hiç eksilmeyecek suyum
Yıldızların aydınlığında
Boyuna akar dururum
Sesimi yolcular uzaktan
Gece gündüz geçer, işitmez
Ne bu çatlayan topraktan
Ne de yanık gönüllerden susuzluk gitmez
Hepimizin hasreti bitmez”
Kainatta her varlık lisân-ı haliyle konuşur ve akıl sahiplerine bir şeyler anlatır. Çeşmeler de lisân-ı halleriyle şüphesiz çok şey anlatıyor. Önemli olan onların seslerine kulak vermek ve her şeyde olduğu gibi onlardaki sırrı kavramaya çalışmaktır.

Kaynaklar:1-Karakoç, Sezai, Gün Doğmadan, Diriliş yay. İst. 20032-Tanpınar, A. Hamdi, Bütün Şiirleri, dergâh yay. İst. 19943-Kaplan, Mehmet, Şiir Tahlilleri 2, dergâh yay. İst. 19884-Çamlıbel, F. Nafiz, Han Duvarları, MEB yay.İst.19955-Külebi, Cahit, Bütün Şiirleri, Adam yay. İst. 1994

Paylaş

Bu Sayının Diğer Yazıları

Şiir Konuşuyor / Emre Şimşek
Bir Kaç Deli Güvercin / Nurullah Genç
Bir Buket Bahar / Şeref Akbaba
Zarftan Bahar Çıktı / Mehmet Öztunç
Yar / Mustafa Özçelik
Tümünü Göster