Hercai Menekşeli Kutu

229
Görüntüleme

Okul çıkışı hep aynı kırtasiyeye uğruyorum. Beni tanıyor artık ve belki de bekliyor Kazım amca. Gel bakalım İnci Kızım diyor. Hoşuma gidiyor bana böyle demesi. Hatta biraz şımarıyorum. İzin veriyor tezgahın arkasındaki raflara bakmak için yanına geçmeme. Sokak çocuklarının ya da  saçları örülü köylü kızlarının resimlerinin olduğu kartpostalları seviyorum. Bir de rengarenk çiçeklerin olduğu defter kaplarını. Eskiden bir sene öncesine kadar defter kapları sadece kırmızı ve lacivertti. İki renk. Kızlar kırmızı, erkekler lacivertle kaplardı defter ve kitaplarını. Ama şimdi çiçek, kedi, araba resimlerinin olduğu rengarenkliliklerinin yanısıra bir de parlaklar. Sadece defterlerim ve kitaplarımı kaplamıyorum bu parlak kağıtlarla. Ayakkabı kutularını , annemin porselen tabaklarının kutularını, çay kutularını ve hatta diş macunu kutularını ve daha bir çok kutu…Onları kaplayarak, içlerine biriktirmekten keyif aldığım şeyleri dolduruyorum. Neler yok ki bu kutularımın içinde… Ayvalık sahillerinden toplanmış midye kabukları, yan inşaatın bahçesine dökülmüş kumdan seçtiğim düzgün beş taşları, bir kuşun kanadından kopmuş ve ayaklarımın dibine ben seninim , sana hediyeyim al beni  diyen bir tüy… İlkokula başladığımda ablamın hediye ettiği kurşun kalem , hem de dip kısmına takılı, kulağında halka küpeleri olan, zenci kalem başlığı ile… Okuma bayramında yakama takılan, nazar boncuklu kırmızı kurdelem , kartpostallarım, mızıkam ve daha neler neler…
Annem söyleniyor “bıktım bu yayıntılarından, kime çektin sen böyle bilemiyorum ” diyor. Odamın duvarlarına beğendiğim resimleri yapıştırıyorum. Badanayı bozduğum için buna da kızıyor annem. Babamın sesini duyuyorum “dokunma benim kızıma ” Güven duyuyorum. Hem annemi üzdüğüm için sıkılıyor hem de babamın koruması altında olduğumu bilip, yaptıklarıma devam edeceğim kararını yeniliyorum aklımda.
Hercai menekşeler var üzerinde kaplığımın. Ablam çok beğeniyor ve jelatinlersem kutularımı daha uzun ömürlü olacaklarını söylüyor, üstelik yardım da edeceğini belirterek.
Bu kutu en büyükleri… Çünkü babamın kışlık botlarının kutusu. En özel kutum bu olacak. Daha çok şey koyabileceğim içine ve daha özel. Ama ne diyorum? Bilmiyorum şimdilik. Önce özenle kaplamalı sonra ablamın dediği gibi jelatinlemeli daha ömürlü olması için. Belki yaşlılığıma dek saklamayı başarabilirim.Evet diğerlerinden büyük ve çok şık oluyor kutum. Ama uzun süre boş kalıyor. Ta ki Ayvalığa tatile gidip dönüşümüze kadar, midye kabukları getirmiyorum bu dönüşümde ne de minik minareler… Teyzemlerin albümlerinden aldığım eski siyah beyaz fotoğraflar getirdiklerim. Kutuma yakışacakları için heyecanlıyım. Kutum da onlara yakışacak. Kırışmışlıkları  ve soluk oluşlarına renk katacak morlu sarılı hercailer.
İşte kutumun ilk değerli eşyaları bu fotoğraflar oluyor. Bizde yok üstelik bu fotoğrafların hiç birisi, hele bir tanesi öylesine güzel ki;  annem kısacık , şimdiki kırlaşmışlığına inat simsiyah saçları ile bir sandalyede oturuyor, boynunda kulağında ve kolunda inci bir takım… Hala zaman zaman takıyor annem onları. Sakladığım şeylere neden kızıyor peki? O da saklamasa idi bu incileri şimdi takıyor olabilir miydi? Ablam saçları örgülü ve gözlüklü. Neden bu fotoğraflar bizde yok diye soruyorum. Ablam “onu da yok etmeli, nefret ediyorum gözlüklü resimlerimden ” diyor. Ben yok ederim diyorum. “Olmaz” deyip biraz koşturuyor bahçe duvarından atıyorum fotoğrafı, rüzgar uçurur bak büyümüşsün kimse seni tanımaz ki zaten . “seni bücür seni!” diye koşturuyor peşimden yine sonra vazgeçiyor. Hemen bahçenin dışına çıkıp ablamı çıldırtacak resmi alıyorum ve bavuluma saklıyorum şoset çoraplarımın içinde üstelik .
İşte o günden sonra resim hırsızlığına başlıyorum. Denedim söyleyerek almayı. Dikkatlerini çektiğim fotoğrafa bakıp, “bunu ne yapacaksın sana son çektirdiğimden vereyim” demeleri yetmiyormuş gibi bir de imha etme girişiminde bulunuyorlar. Söylememeye karar veriyorum izin  denemelerimin böyle sonuçlanmasından sonra.
Aileden bir çok kişinin siyah beyaz resimlerini ediniyorum. Kutumda saklamak üzere kendilerinin bile haberleri yok, olsa izin vermeyeceklerini biliyorum. Tabii bunu bilişim ile birlikte neden sorusu da beraberinde geliyor. Merak ediyorum büyüklerin bu davranışını. Yıllara kızgınlık mı? Yoksa küçükken çirkin olduklarını düşünmeleri  mi? Aklım ermiyor. Ta ki bir babalar gününde günlerce kafa yormama rağmen ve üstelikte harçlığımın yetersizliği nedeni ile hediye derdine düşünceye kadar! İşte o an aklıma o müthiş fikir geliyor. Kutumu sakladığım divan altından çıkarıp resimleri karıştırıyorum. Babam! Ahşap bir ev önünde 6- 7 yaşlarında, üzerinde kareli  bir palto… O zaman bile bu palto ile küçük bir adam gibi görünüyor. Gülümsüyor. Resme uzun süre bakıp hemen  mahallemizdeki tek fotoğrafçı Naci amcaya koşuyorum soluk soluğa. ” Naci amca bu fotoğrafı büyütebilir misin? Defterim kadar olmasını istiyorum. Bütün paramda bu. Yeter mi ?” diyorum. Naci amca her okula kayıt zamanında vesikalık resimlerimizi çeker. “Hımm , hayli yıpranmış, biraz uğraştıracağa benziyor, bırak hele bir bakalım.” Diyor. Tamam diyorum. İki gün sonra gel deyişine kadar ki sürede yazdığım tüm senaryolar çürüyüp gidiyor. Ya babalar gününe yetiştiremezse? Sorusu üzerine. Tekrar tamam! diyorum.
Geçmiyor iki gün. Kutumu karıştırıyorum. Vermediğim , yollamadığım ama uzun uzun yazdığım mektuplarım da var bu kutuda. Bazen ne yazdığımı bile bile, geceleri kalkıp okuyorum. Üstelik ağladığım bile oluyor. İşte bir de babama yazdığım  o mektuplardan birini seçiyorum . Bir ay öncesine ait tarihi, Mayıs ayı. Alışveriş yapılır her mevsim başında. Senede iki kere olur bu. Bahar başında ve sonbahar başında . Nisan Eylül aylarında. Annem “senin yazlık pabuçların sağlam bu yaz onlarla idare edebilirsin.” diyor. Hayır diyorum değil. Üstelik onlar siyah, ben kırmızı rugan ayakkabı istiyorum. Duymuyorlar. Belki de duymuyormuş gibi yapıyorlar . Tekrarlamam nafile. Peki diyorum içimden, siz görürsünüz sağlam mı değil mi? Bu yazı çıkarır mı , çıkarmaz mı? Annem gazeteye sararak poşetlere koyuyor mevsim harici pabuçlarımızı. Bu gece çok işim var. Hepsini açıp bu yazı idare etmesi planlanan siyah rugan pabuçlarımı  bulup, idare edemez hale getirmeliyim. İş ki kimse duymadan bana ait olan poşeti bulabilsem, gerisi kolay. Ve o gece bunu başarıyorum. Siyah, bilekten bantlı rugan pabucumu kömürlüğümüzün iç duvarına sürterek perişan ediyorum ve sarıp tekrar yerine koyuyorum. İşte bir ay öncesi çıkarıyor annem hepimizin yazlık  pabuçlarını ve ” olmaz bunlarla, berbat. Ele güne karşı olmaz Hacı Bey, utanmasın  yavrucak!” Başardım diyorum içimden hem de “yavrucak!” Ve alınıyor Nisan alışverişinde kıpkırmızı rugan bir ayakkabı, üç gün onlarla uyuyorum. Hatta uyanıp sevip tekrar uyuduğum oluyor. Yeni ayakkabı kokusuna bayılıyorum. Kokluyorum. Arkadaşlarımın beğeneceğini düşündükçe daha çok seviniyorum. Ama bir akşam yemeğinde babamın neden doktora gitmediğini öğreniyorum. İşte bir ay önce bu mektubu yazmama vesile olan sebep;” bu ay çok açıldık Hanım çoook! Üç aylığı bekleyelim , giderim “diyor.  Babam emekli ve üç aydan üç aya maaş alıyor. Ve küçük bir dükkanımız var. Üzülüyorum.

Demek çok açıldık! Demek bu çok açılışta benim haksız payım var. Yepyeni pabuçlarımı insafsızca, hesapsızca hırpaladım. Hırpaladığım pabuçlarım değil, babammış meğer. Nereden bilebilirdim. Ben kötü bir çocuğum! Üstelik babam hasta ve doktoru ertelemesinin nedeni benim kırmızı rugan pabuçlarım. Lokmam ağzımda büyüyor. Yutamıyorum. Yüzüm kızarıyor. Çünkü utanıyorum. Babam ” hadi bakalım kapatalım bu konuyu bak çocukları üzüyoruz diyor” ve bir tokat gibi patlıyor bu cümlesi babamın içimde. Daha fazla, daha fazla utanıyorum. İşte o akşam bu mektubu yazıyorum. “Özür diliyorum babacığım! Özür diliyorum! Sağlam pabuçlarımı duvara sürterek perişan ettiğim için! Doktor paranı benim kırmızı pabuçlarıma harcamana sebep olduğum için! Çok mu hastasın ? Çok hasta olmasan da sağlamdı pabuçlarım.Harçlık istemiyorum. Hafta sonları dükkanı temizlemeye söz veriyorum. Beni affeder misin bilmiyorum ama çok utanıyorum. Beni affet babacığım…” ve devam ediyor.
Ama veremiyorum. Çünkü bu beni utandırıyor. Erteliyorum her seferinde. Ne zaman niyetlensem vermek için bu mektubu, ya da mektupta yazdıklarımı söylemek için o amansız utanç sarıveriyor tüm bedenimi. Titriyorum , terliyorum.
Hediyemle vereceğim bu mektubu. Fotoğrafını görünce sevinecek ve özür mektubumu okuyup beni onun bilmediği, benim gecelerdir üzüntüm olup sessizce ağladığım suçumu affedecek. İki gün pek çabuk geçmedi. Fotoğraf gerçekten defterim kadar büyük ve güzel olmuştu. Üstelik harçlığım da yetmişti parasını ödemeye.Yine kırtasiyeci Kazım Amcanın dükkanına gidiyorum. Komik bir paket kağıdı olmalı diyorum içimden. Neden komik bunu pek kestiremiyorum. Belki de içine koyacağım suç itirafımı hafifletmek, belki de babamı gülümserken görebilmek, bilmiyorum . Ama komik bir desen olması kararım kesin. Kazım Amca tüm kağıt rulolarını açıyor benim için. Komik kaplık arıyoruz birlikte. ” Hıh , bak inci kızım bu çok komik . Ben de gülüyorum ” diyor. Palyaçolar var, burunlarında kırmızı lastik top, pantolonlarının tam arkasında yama. Gerçekten güldürüyor mu sizi Kazım Amca diyorum. Evet diyor kocaman gülümseyerek. Alıyorum. Koşarak eve geliyorum. Paketim hazır. Naci amca büyüttüğü fotoğrafa bir de çerçeve takmış. İyi ki düşünmüş çok güzel olmuş. Mektubumu bir kere daha okuyorum. Yine ağlayarak. Ve paketim hazır artık. Heyecanlıyım. Pazar sabahını bekliyorum. Ablam harçlığımın olup olmadığını diğer kardeşlerimle babama gömlek aldıklarını söylüyor. Biraz kararsız , biraz endişeli, “benim hediyem var” diyorum. Acaba babam beğenecek mi endişesi içimi kemiriyor. Daha fazla içimi kemiren ise suç itirafım.
Pazar sabahı kahvaltımızı yaptık. Büyük ablam , babam ve annem için kahve yapıyor . Terliyorum, üşüyorum, vazgeçiyorum, yeniden cesaretleniyorum, yeniden titriyorum. Ve küçük ablam kahvelerin sunumundan sonra hediyesini sunuyor, bana da “hadi ufaklık getir hediyeni meraktan öldük.” Diyor. Keşke demeseydi diyorum. Öylece sandalyeme yapışmış ellerim bacaklarımın altında, omuzlarım kısılı kalıyorum. ” eeee hadi ama” Kızıyorum ablamın bu ısrarına bir dakika gelir misin diyorum, kızgın ve kararlı halimle! ” ne oldu ?” diye soruyor ablam. Sizin hediyenize katılsam olur mu? ” hayırrrr ufaklık , geçmiş olsun” diyor. İyi ki de diyor. O sinirle koşup hediyemi son kez sakladığım yerden çıkarıyorum. Babamın hiç yüzüne bakmadan, paketimi dizine bırakıp çekiliyorum. Babam gülümsüyor gerçekten palyaçoları görünce. Bu bana iyi geliyor. Rahatlıyorum bir parça. Ve paket açılıyor, kalbim yerine sığmıyor, ellerim buz kesiyor. Utancım artıyor. Saçlarımın ıslandığını hissediyorum. Babamın yüzün de garip , asla tarif edemeyeceğim o ifadeyi görünce birden beğenmedin mi diye soruyorum. “Canımmm!” diyor babam “canım kızım ” gözlerinde özlem buğusu. ” yokluk günleriydi hanım bak!Hafize hanımın oğlunun küçülmüş paltosu bu. Nereden buldun bunu gel bakalım telli kızım benim” diyor babam. İşte bu safhayı da atlatıyorum çünkü bana ne zaman Telli kızım dese mutlaka sevinçlidir babam. Neden böyle ifade ettiğini bilmesem de. Bildiğim bir şey var o da bana böyle derken mutlu olduğu, bunu severek, sevinerek söylediği. Öte yandan yokluk günleri, “Hafize Teyzenin oğlunun eski  paltosu” kelimeleri birer tokmak gibi beynimde. Rengimi merak ediyorum. Ablam ” neyin var ufaklık dur bakayım diyor” hediyem beğenilmiş olsa da  daha bitmedi. İşte mektup düştü ayağının dibine. Atılıyorum “onu sonra, sonra açın olur mu? “, dur bakalım benim telli kızım bana başka ne sürpriz hazırlamış diyor ve açıyor. Kardeşlerim, annem şaşkın, ne kocaman bir sessizlik. Boğuluyor gibi oluyorum. Çünkü nefes alamıyorum.
Babamın gözlerinde  ilk kez saklanmadan sobelenmiş gözyaşlarını görüyorum. İçim üşüyor, ellerim parmak uçlarım buz gibi. Üşümekten fazlası, canımı yakıyor bu üşüme. Ve hiç konuşmadan, gözlerinden şimdiye kadar aktığını hiç görmediğim o yaşları ile bakıyor bana. Öylece… Sessizce mektubu anneme uzatıyor. Annem de okuyor. Gözlerinde yaş, kollarını açıyor kucağına ihtiyacım var, itirazsız koşup başımı saklıyorum. Ve mektup ablamların elinde.Herkes okuyor. Hepsi ne kadar kötü bir çocuk olduğumu biliyor. Babamın kokusunu duyuyorum ve hemen ardından ellerini saçlarımda hissediyorum. Çenemden tutup, gözlerimin içine bakıyor, hala gözyaşı  yanaklarında, gözlerimin tam içine dibine en sonuna kadar bakıyor, “seninle gurur duyuyorum” diyor. Herkes ağlıyor.
Şimdi rengarenk kaplıklarla kaplayamadığım bir kutum var orada saklıyorum bu kıymetli gözyaşlarını. Hiç bir kutunun taşımaya gücü yetmeyeceğini bildiğimden. Yüreğimde. Ve daha neler neler saklı hercai menekşelerin açtığı yüreğimde.

Paylaş

Bu Sayının Diğer Yazıları

Şiir Konuşuyor / Emre Şimşek
Bir Kaç Deli Güvercin / Nurullah Genç
Bir Buket Bahar / Şeref Akbaba
Zarftan Bahar Çıktı / Mehmet Öztunç
Yar / Mustafa Özçelik
Tümünü Göster