Bir Yunus Öyküsü

88
Görüntüleme

Bir karar verecekti…

Yaz güneşinin etkisini bütünüyle olmasa da yitirdiği eylül günleriydi. Ilık sonbahar yelleri esmeye başlamış, yapraklar da yavaş yavaş sararmaya yüz tutmuştu. Temmuz ve ağustos aylarındaki aşırı sıcaklar yoktu artık ve bu aylardaki sıcaklar yüzünden sersemleyip baygın düşen balık yavruları (Çocukluğumuzda cerge derdik.), ırmağın kenarına vurmuyordu. Hava gibi ırmağın suları da serinlemiş ve bütün vadiye bir serinlik çökmüştü. Dar sayılabilecek bu vadinin sağlı sollu yamaçlarında, gün boyunca susmayan sesler vardı. Köyden çıkıp herhangi bir yöne giden biri, bu sesleri duyardı. Yalnız sesleri duymakla kalmaz, ucu tepeye çıkan, aşağısı ırmağa inen bu geniş, engebeli yamaçlarda, yeşilliklerin arasında, bir şeylerin sürekli, seslere karışarak sallandığını da görürdü.

Irmağın alüvyonlarını daha cömertçe bıraktığı ve diğer yerlere göre daha genişçe bir nokta sayılan ve adı da akan ırmaktan kaynaklı Irmakköy olan bu köyde, güneş doğmadan bir hareketlilik başlar ve bu hareketlilik, güneş doğduktan sonra yerini sessizliğe bırakırdı. Güneşin doğuş anında herkes, sanki günler öncesinden çalışılmış gibi önce onlarca patika yola, sonra da, o onlarca patika yoldan ayrılan daha başka onlarcasına dağılır ve akşam olunca da küçük küçük insan grupları ana patika yollarda birleşir ve köye bir akın başlardı. Güneş doğduktan sonra köyde meydana gelen sessizlik, akşam olup güneşin batmasıyla birlikte yerini hareketliliğe bırakırdı.

Çakal’dan tam karşıdaki Tepeyazı’ya baktığınızda, vadi tabanındaki ırmaktan tepenin son ucuna kadar neler görmezdiniz ki… İki tepenin arasındaki geniş boşluk, tepelerin yamaçlarının birbirine kavuşma isteğinden olsa gerek hızlıca vadi tabanında birleşmeye çabalar fakat ırmağın suları da bu birleşme noktasından akardı. Tam birleşme gerçekleşmediğinden iki tepenin yamacı birbirinden her bakımdan ayrılırdı (Toprak yapısı, verimlilik, bitki örtüsü ve en önemlisi insanlar…). İki tepe arasındaki boşluğa ve yamaçlara derinlemesine bakabilenler; acının, çaresizliğin, isyanın; sevince, umuda, mutluluğa karıştığını görebilirdi. Daha da derinlemesine bakabilenler; sevincin, umudun, mutluluğun yağan yağmurlarla ırmağa karışarak coşkunca ama çok da uzun sürmeden akıp gittiğini anlayabilirdi.

Şimdi orada, tepenin ucunda, fındıklıkların arasında, tek odadan oluşan ve üzeri sacla kaplı, küçük ve şirin bir ahşap kulübe var. En son gittiğimde huzur dolu bir günümü orada geçirdiğimi anımsıyorum. Ve o kadar benimsemişim ki kulübeyi, oraya çok sık gitmesem de benim kulübem diyorum her seferinde… Bunları anımsadıkça geçmiş ile şimdinin kesiştiği bir an ortaya çıkıyor, zihnimi okşuyor, duygularımı kabartıyor ve beni, heyecanlandırıyordu.

Yunus, yukarıda adını andığım Çakal tepesine çok inip çıkmıştı. Ben de onun kadar çok olmasa da, az sayılamayacak kadar inip çıkmıştım o tepeye… Yunus, bahsettiğim ırmağın göllerinde de çok yüzmüştü. Ben ise ondan daha fazla yüzmüştüm çocukluğumda o ırmağın göllerinde… Beraber ne kadar da çok balık tutuyorduk çocukluğumuzun en tatlı doğa harikasında. Ya şimdi, bizim gibi balık tutanlar var mıdır acaba o ırmakta? Ya da benim gibi, buralara ait geçmiş ile şimdinin kesiştiği bir anı yakalayanlar ve bir Yunus öyküsü yazanlar var mıdır?

Yunus, çok huzursuzdu bugün. Huzursuzluğunun nedenini, kendisi de bilmiyor ve sağa sola sarıyordu. Gereksiz yere alınganlıklar yapıyor, olur olmadık yerde sesini yükseltiyor, ara sıra sus pus olup bir iki saat oturuyordu. Akşam olunca; Yunus yine annesine sayıp döküyor, onun kendisini dinlemediğini söylüyor, annesinin bazen uzun susuşları da onda, her şeyde olduğu gibi bunda da haklıyım gururunu ortaya çıkarıyordu. Haklı mıydı? Evet… Haksız olamaz mıydı? Yine evet… Haklılığına ya da haksızlığına kesin bir hüküm verilemezdi. Aradan yıllar geçmiş olmasına karşın yine de kesin bir hüküm veremedim. Anne başka dünyada, Yunus başka dünyada yaşıyor gibiydi. Ben ise bambaşka bir dünyada yaşıyordum… Varlığım ile yokluğum belli değildi. Öyküye hâkim olacak kadar vardım ama oralarda fazla bir yaşanmışlık bırakacak kadar yoktum.

Yunus, yirmi dört yaşının verdiği çeviklikle su içtiği bardağı fırlattı. Derin bir of çekerek oturdu sandalyesine ve eline bir kalem bir de kâğıt alıp resim çizmeye (Karakalem çizimleri eğitim almış bir ressamınki kadar iyiydi.) başladı. Garip duygular içindeydi bu akşam. Yüreğinde bir sıkıntı vardı ama neydi? Resim çizmeyi bir kenara bırakıp gökyüzüne bir süre baktıktan sonra dışarıya çıkıp köyün bir başından diğer başına, içtiği sigaralar eşliğinde gidip geldi. Eve döndüğünde annesi ve babası uyumuştu ve Yunus, gece geç saatlere kadar resim çizmeye devam etti. Sonunda daha fazla dayanamadı ve uyuyakaldı.

Fatma Hanım, erkenden kalkmış, ahır temizliğini yapmış, ineklerin sütünü sağmış, kahvaltı bile hazırlamıştı. Ve güneş hâlâ doğmamıştı. Yunus ise sineklerin suratına konmasından rahatsız, bir o yana bir bu yana dönerek uykunun kalan son dakikalarını geçiriyordu. Fatma Hanım, Yunus’a seslendi alçak sesle yatağın yanı başından: “Oğlum, hadi kalk, güneş doğmak üzere, bugün şurayı da kurtaralım[*].” Yunus’tan ses yoktu. Ve devam etti Fatma Hanım: “Hadi kalk, çayını iç, beklemeyelim daha fazla oğlum. Baban da kalktı.” Yunus’tan yine ses yoktu. Bir of çekmek bu kadar mı içli olurdu, bilmiyorum. Dün akşam Yunus bir of çekmiş, bu sabah da annesi bir of çekmişti. Sanıyorum zaman zaman ben de derin oflar çekiyorum ama bunu unutamıyorum. Çaresizliğin, yılların tahammülünün ortaya dökülüşünün bir eseriydi bu of çekiş… Eğer bu oflar çekilmeseydi, her şey daha başka, her şey daha sıkıntılı ve daha huzursuz olabilirdi. Bunu da adı gibi biliyordu Fatma Hanım… Kendini of çekmenin dingin rahatlığına bırakamadan, “Her sabah, her sabah bu ne Yunus! İnsan laftan anlar ya!” dedi sitem dolu bir ses tonuyla. Yunus bu sözleri işitiyor ama duymazlıktan geliyordu. Annesine inat, uyuyormuş gibi yapıyor, annesi de bunu her zaman olduğu gibi şimdi de biliyordu. Ne haliniz varsa görün, deyip kapıyı hızla çarparak çıktı odadan Fatma Hanım. Yunus, rahatlamıştı ve kendi haline bırakılmasının keyfini biraz daha uyuyarak çıkarmak istiyordu. İçinde bir yerlerde, bir şeyler yanlış diyen ama doğrusunun ya da olması gerekenin ne olduğunu da söylemeyen bir garip duygulanımla birlikte…

Hava, her ne kadar eylül esintilerini barındırsa da son üç gündür oldukça sıcaktı. Ve güneş, özellikle öğle saatlerinde etkisini gösteriyordu. Böyle havalarda fındık toplamak, sıcağın insan üzerindeki etkisini daha da artırıyordu. Buna bir de engebeli arazilerde, fındık toplamanın bin bir zorluğu eklenince ne yapsındı Yunus? Dağ başlarında, bu şekilde, ömür mü geçerdi? Nereye kadar bu böyle gidecekti? Ve Tanrı vergisi resim yeteneği, buralara ait olabilir miydi? Yunus, “Bu işler bana göre değil.” diye devamlı içinden geçirse de kendine söylemekten kaçındığı gerçek ise bu duruma alternatif bir dünyasının olmayışıydı. Bir dünya kurması gerektiğini bazen uzun uzun düşünür, yine de bir çözüme varamayacağını bilirdi.

Yunus’un tepkilerini, sadece zorlu arazi şartlarında çalışmak zorunda olmasına bağlamamak gerekirdi. Onu yoran asıl etkenler, hepsi bir kenara köyün insanlarıydı. Yaşamak nedir bilmeyen insanlar gözüyle bakıyordu Yunus onlara ve konuşmayı, iletişim kurmayı, saygıyı, yeteneği hatta düşünmeyi bile bilmeyen insanlardı bu köyün insanları Yunus’un gözünde… Arada bir köyden ırmağın yukarısına bakıldığında gözün ileriyi görmesine engel olan Karyağdı dağına bakıp, “Bunların aklı bu dağın ötesine geçemiyor arkadaş! İnsan önce insan olmalı ve ondan sonra ne olursa olsun.” derdi.

Yunus, saat on sularında kalktı… Çakal tepesinin yaklaşık iki yüz metre alt tarafında bulunan fındıklığa gitmek için yola koyuldu. Vadinin tabanından tepeye gitmek demekti bu neredeyse (Köylüler için oldukça sıradan bir gidişti). Yok buralardan kurtuluş, dedi Yunus içindeki pişmanlıkları da ortaya dökercesine. Ve yavaş yavaş yol alıyordu düşünceler eşliğinde ve yine ortaya çıkacak huzursuzluğun şimdiden onu boğan duygusuyla birlikte… Annesi, babası, dedesi ve babaannesinin harıl harıl fındık topladıkları bir gündü bugün. Yunus’un hâlâ gelmemiş olması sorun olmuştu. Anne, yüreğindeki evlat bağının derinliklerinden gelen bir duygunun etkisinden olsa gerek, “Gelir birazdan!” diye çıkışıveriyordu zaman zaman… Yunus ise biraz ileriden gelen bu konuşmaları duyuyor ama son on gündür bunları her gün yaşadığından artık umursamıyordu. Buralara ve bu insanlara ilişkin birçok şey anlamını yitirmişti Yunus için… Yunus, hiç konuşmadı o gün… Onun fındıklığa geldiğini öğleye doğru ancak anlayabildiler. Yanına çuvalı ve sepeti alıp fındıklığın en üstüne (Diğerleri en altındaydı.) gidip tek başına, kimseye de ihtiyaç duymadan (Konuşmak, fındık toplarken zamanın hızlıca geçtiği duygusunu verirdi.) fındık topluyordu. Bu tepki, anlayana en doğru ve en etkili tepkiydi. Fındıklığın alt tarafında olan annenin ve babanın, dedenin ve zaman zaman da olsa konuşan ama hep Yunus’u savunan, her savunduğunda sesi kıstırılan babaannenin konuşmalarını, fındık dallarının çekilirken birbirlerine çarpmalarından meydana gelen seslerden ve yaprakların hışırtısından duymak zordu Yunus için. Duysa ne değişirdi sanki…

Yıllarca herkese, herkes gibi olamayacağını anlatmaya çalıştı. Bunun yararsızlığını görerek kendi içine kapandığı dönemler de oldu. Düşüncelerini ve kızgınlıklarını bir kenara bırakmak için çok çabaladı. Zaman zaman başarılı da oldu ama bu durumun sürdürülmesi olanaksızdı. Yunus farklıydı, sıradanlıktan uzaktı, duygusaldı, yetenekliydi… Ya kendini gerçekleştirebileceği bir dünya kuracaktı ya koşulları kabul edip kendinden vazgeçecekti. Bir karar vermesi gerekiyordu Yunus’un…

Ve bir karar verdi…

[*] Kurtarmak: Bir fındıklığın fındıklarının toplanması.

Paylaş

Bu Sayının Diğer Yazıları

Çağrı / Ay Vakti
Afrin / Şeref Akbaba
Tempo / Nurullah Genç
Nazar Ber Kadem / Selami Şimşek
Necmettin EVCİ İle Söyleşi / Yavuz Ertürk - Ahmet Mahmut Şen
Tümünü Göster