Cezada Elif Döngüsü

152
Görüntüleme

            başladığın yere dönersin

            ya da oraya döndürülürsün bir şekilde

            terkettim zannettiğin yerde bulursun kendini

           

Yıllardır uyuyormuş da uyanmaya karar vermiş gibi zorla açtı gözlerini Ayşemin. İlk gördüğü tavandan yatağın üzerine doğru akan cibinliğin sarıya çalan tülü oldu. Ancak başını çevirmeye çalıştığında duyduğu acı kalbe vuracak kadar şiddetliydi. Bir çığlık bıraktı havaya ve bir daha milim kımıldamaya cesaret edemedi. Bu çığlığı duyanlar vardı ki demek, hemen odaya doluştular. Ayşemin’in üzerine eğilip gözlerine bakan ak sakallı zat ‘uyandı’ diye mırıldandı. Şaşırmıştı sanki. Hani karşısında yatan bu genç kızın bir daha hayata dönemeyeceğinden hiç kuşkusu yokmuş gibiydi. Oysa, O diledikten sonra ne olmazdı ki! Zamana ‘dur’ dese o an durur, güneşe ‘doğma’ dese alem karanlığa boğulur ve olmazlar olur, oldurulur bir ‘ol’ ile.

Acıdan gözlerine dolan yaşlar sular seller gibi akıyordu Ayşemin’in. ‘Ağlama’ diye fısıldadı ak sakallı. ‘Ölümden döndün, kolay değil. Lâkin ağrın zamanla azalacak endişe etme.’ Sonra hafif adımlarla odadaki diğer yatağa seyirtti. Orada da başka bir genç kız yatıyordu. O henüz uyanmamıştı. Derinlerdeydi. Başka bir alemde, belki de çok yükseklerde bir yerde… Bir felâketten arta kaldığını o bir çift gözü açmadan anlaması mümkün değildi. Açabilecek miydi, o da belirsizdi gerçi. Belki aylarca böyle usul usul inip kalkacaktı göğsü. Ölmeden, ama ölü gibi olmak. Sonunda da çekip gidecekti belki de tamamen. Belki. Belki de döndürülecekti geriye. A’rafta durmaktı şimdi yaptığı. Durdurulmaktı hatta. A’raf… nasıl bir yerdi acep!

Bir duvarın üzerinde durduğunu düşünürdü hep Mesmeray. Çocukluğunun geçtiği evin küçük avlusundaki duvar gibi. Üzerine çıkıp oturduğu, ayaklarını sallandırıp yol tarafına geleni geçeni seyrettiği duvar gibi. A’rafta kalmak o duvarın üzerinde oturup kalmaktı belki de. Ne avluya inebilmek, ne de yola geçebilmek… Mesmeray, gözleri kapalı, o duvarın üzerinde oturmuş bekliyordu şimdi. Birisinin onu çağırmasını, adını fısıldamasını bekliyordu. A’raftaydı şimdi Mesmeray, hatta A’rafın tam kendisiydi. Ayşemin’in onun adını söylemesiyle bitecek bir hapislikti bu üstelik. Lâkin Ayşemin onun adını öğrenme fırsatını bulamadan kararmıştı dünya. Onun kaderi Ayşemin’in iki dudağı arasına gizlenmişti de, kimse bunu bilmiyordu ki.

Ağrılar içinde kıvranan Ayşemin, yan taraftaki yatakta kimin yattığını bilmeden uyandıkça uyutuluyordu. Acılara son vermek kimin elindeydi ki? “O’nun elinde” dedi ses.

“Sevdiğine acı çektiren yâr, neden çağırmaz sevdiğini bitsin diye işkence?”

“Kimin kime yâr olduğunu sor kendine, yâr olmak imbikten süzülmektir önce!”

İlaçların etkisi geçtikçe tanıdık bir ses duyar olmuştu Ayşemin. Tanıdık. Çok tanıdık. Kulaklarının en iyi bildiği ses belki de. Uyuşan düşüncelerinden sebep kime ait olduğunu çıkaramadı bu çok derinden bildiği sesin. Kimdi? Gelsin çıkarsındı onu bu karanlıktan. Ceza bitsindi artık. Ceza’nın son bölümü yazılsındı artık. Yani ki yetsindi.

kim kime yâr

            kim kime zarar

            kim kime hâr

            kim kime karar

                        kolaysa,

                        oluru varsa,

                        gel de bu kuyudan çek çıkar

 Şehr-i İstanbul’u sardığında batan kadırganın haberi Dâye’nin içi titredi. İlk aklına gelen Ayşemin’di elbet, aslında hiç aklından çıkmayandı o. Ömrünce bildiği tek varlıktan uzaklaşmak yetmiyormuş gibi, bu bilinmezlik acısıyla nefes almak imkâsızlaşmıştı. “Kimi taşıyordu o kadırga, kimlere mezar olmuştu derin sular bu sefer” bilemezdi ki. Soluğu limanda aldı. Yolunu yitirmiş mecnûn gibi sağa sola koşturdu bir minicik ayrıntı için. Kurtulan olmuş muydu? Kim görmüştü kadırganın fırtınaya kurban gittiğini? Haberi kim ulaştırmıştı karaya?

Dersaadet ilkyardım için hekimleri seferber etmişti limanda. Bekleşiyordu herkes. Dâye de bekledi. O, beklemeyi iyi bilenlerdendi. Beklemek olmuştu içi dışı, her bir soluğu, geçmiş ve geleceği, günü de gecesi de. Elbet yine uzun sürdü bekleyiş. Saatler geçti. Her bir saat bin yıla denk, ayrı bir cezaydı. Neler olduğunu öğrenmeden alınan her nefes ve de verilen her nefes başka bir cezaydı ona. Sonunda ölüme anıştırma yapar gibi; iki kara, kapkara örtüye sarılmış iki ayrı beden indirildiğinde yanaşan kadırgadan, bir uğultu yükseldi göğe. Topu topu iki kişi mi kalmıştı geriye koskoca gemiden? Kimdi bu kendilerine hayatta kalma izni verilenler? Kimdi bu ikinci bir şansla ödüllendirilenler ya da ikinci bir cezaya aday gösterilenler? Nereden baktığına bağlıydı cevap. Nasıl anladığınla ilgiliydi her şey. Ya da düşünmemek en iyisiydi belki. Boş boş bakmak bu olup biten her şeye.

Ince, uzun ve narin bedenleri görünce Dâye, yüreği hop etti de ağzına dek geldi. Nabzı hızlandı. Kanı çekildi. Ömründen ömürler eksildi. Ahh bir de yüzlerini görebilseydi şu kazazedelerin. Bir de bilebilseydi, Ayşemin iyi. Bir de kurtulabilseydi sonunda bu annelik şefkatinden, endişesinden, görevinden ve yükümlülüğünden. Nasıl bir oyundu ki bu? Nasıl bir senaryo? Nasıl bir öykü? Nasıl bir döngü? Bir ‘offf’ düştü yere dilinden ve çatırdadı zemin.

İki hareketsiz beden arabalara yüklenip hızlıca kaçırıldı limandan. Herkes her şeyi bilmek istiyordu. Herkes her şeyi görmek istiyordu. Herkes burnunu her şeye sokmayı çok seviyordu. Herkesin herkesle derdi vardı, kesin. Dâye yüreği ağzında, peşine düştü arabanın. Emin olmalıydı. O iki bedenin yüzünü görmeli ve içindeki yangına su serpmeliydi. Biliyordu işte; Ayşemin, onun alnına dövme olarak işlenmiş silinmez bir alın yazısıydı. İnsan kaderinden kaçamazdı ki. İnsan kaderine karşı çıkamazdı ki. O zaman kader kader olmazdı zaten. Değiştirmek istese de yol çizgisini, isyan etse de onun için karar verilene; dönüp dolaşıp aynı yerde buluyordu kendisini insan. Ne yaparsa yapsın O’nun dediği oluyordu, değişmez kanun. Yine boyun eğdi Dâye. Yine ses çıkarmadı. Yine karşı durmadı. Yine itiraz etmedi. Hele isyan, asla!

Araba hızla ilerledi taş döşeli eski sokaklarda. İnsanlar merakla baktı gürültüyle uzaklaşan bu arabanın arkasından. Oysa iki beden vardı ölümle kalım arasında bekleyen o arabanın içinde. Belki dünyada kalmalarına izin verilecekti, belki de ruhun yolculuk zamanı gelmişti asl olana. Araba Boğaz boyunca dizilmiş köşklerden birisinin bahçesine daldı hızla. Dâye uzaktan seyretti olacakları. Kızını düşünüyordu. Kopamadığı kızını. Ona verilen kızını. Bu hayatta bağlı olduğu tek varlığın iyi olduğunu bilmek istiyordu. İçten içe de Avrupa’ya doğru yol alıyor olmasını diliyordu. Ve bu hikâyenin burada bitmesini… Bahçe kapısında saatlerce bekledi. Birisini görse diyecekti: “Müsaade edin kızımı göreyim!” Vakit akşama durduğunda iri cüsseli bir zât bitiverdi yanında. “Derdin nedir be kadın!” diye kükredi. “Lâ havle” çekerek sıçrayan Dâye “kızım” diyebildi sadece. Ve başladı sicim gibi yaşlar akıtmaya. İki büklüm olmuştu. Başka bir söz diyecek gücü yoktu. “Kızım” diye diye ağladı. Adam bu zavallı kadını sürükler gibi bahçeye soktu. Köşkün kapısına kadar oflaya poflaya götürdü. Aldılar Dâye’yi içeriye. “Adım Galante” dedi ellisini geçmiş bir muhterem, hemen kapının ardında onu bekliyormuş gibi. “Buyrun oturun.”

Oturdu Dâye gösterilen yere. Azıcık sakinleşmişti. Ağlamak iyi gelmişti. Ayşemin’den ayrıldığı andan beri içinde biriktirdiği gerginlik bu noktaya getirmişti işte onu. Gözlerini yerden kaldırıp karşısında duran bu garip duruşlu muhtereme bakamadı bile. “Nasıl yardımcı olabilirim size?” diye sordu Galante. Nazikti. Fazlasıyla nazikti. Alışkın değildi ki Dâye bu nezâkete. “Sadece yüzlerini görmek istiyorum, kadırgadan indirilen kızım mı bilmek istiyorum” diyebildi hırıltıyla. “Benimle gelin” dedi adam ve gösterişli merdivenden üste kata doğru çıkmaya başladı.

Uzun boylu, ince yapılı, gür saçları hafif ağarmış, şık giyimli adam ikinci kata ulaştığında durup arkasına baktı Dâye’nin gelip gelmediğini kontrol eder gibi. Üç basamak gerisindeydi Dâye onun. Bütün bedeni ağırlaşmış, adını hatırlamadığı bu muhteremin ardından sürükleniyordu. Karşılaşacağı şeyden korkuyordu çünkü. Doğduğu andan itibaren atan yüreği göğüs kafesine dar gelmeye başlamıştı. Neden bu kadar tedirgindi? Neden kurtulamıyordu Ayşemin’e bağlılıktan? Neden bırakamıyordu geçmişin ipini? Özgürlüğüne ennihayetinde hazır adım atmışken, neden tekrar aynı kuyuya düşmeye çalışıyordu? Dâye bilse de bilmese de, bütün soruların cevabı aynı yere çıkıyordu aslında: Ait olmak hissi! Ayşeminsiz Dâye, sadece bir hiçti.

Uzun koridorun sonundaki kapının önünde durduklarında, ağır ilaç kokusu kesip geçti burun deliklerini. Galante kapının koluna elini uzatıp “Sadece yüzlerine bakıp çıkacağız odadan!” demek için baktı Dâye’nin yüzüne. Başını onaylar gibi salladı Dâye. Geniş odanın içindeki iki yataktan ilkinde yatıyordu Ayşemin. Yüzünde yara izleri, çürükler vardı, ama oydu işte. Korktuğu başına gelmiş, istemediği karşısına dikilmişti fütursuzca yine. İçeri girer girmez, kaçarcasına gerisin geri koridora attı kendisini bu yüzden. Göreceğini görmüş, fazlasına gerek kalmamıştı zaten. Yere kapaklanıp hüngür hüngür ağlamaya başladı. “Neden kurtulamıyorum?” dedi iki hıçkırık arasında. “Biri söylesin bana, bu da benim cezam mı?”

Paylaş

Bu Sayının Diğer Yazıları

Çağrı / Ay Vakti
Afrin / Şeref Akbaba
Tempo / Nurullah Genç
Nazar Ber Kadem / Selami Şimşek
Necmettin EVCİ İle Söyleşi / Yavuz Ertürk - Ahmet Mahmut Şen
Tümünü Göster