Şam(piyon)

79
Görüntüleme

Öğretmenler odasının kapısının karşısında, yapacağım şeyin utancını şimdiden tüm ağırlığıyla duyarak dikiliyorum. Kopya çekerken – geçecek kadar – , ana avrat söverken – karşımdaki illa ki hak etmiştir –, kavga ederken – mecbur kalmışımdır – anında dibimde biten Abdülhamit Hoca, odadan bir türlü çıkmıyor.

Cesaretimin kırılmasından korktuğumdan, odanın kapısıyla koridorun sonundaki pencere arasında volta atmaya başlıyorum. Pencereye yaklaşınca bahçeye bir göz atmaktan alamıyorum kendimi.

Son maç için ısınıyor arkadaşlarım. Hissedilmesi pek zor olmayan bir tedirginliğe esir hepsi, Tolga hariç. O, her zamanki gibi mağrur, ukala haliyle etrafındakilere kolundaki kaptanlık pazubandını göstererek bir şeyler anlatıyor.

Arkadaşlarımı ispiyonlamanın doğru olup olmadığını irdeleyen soru, bir kez daha vicdanımın kapısını çalıyor. Pencereden olabildiğince uzak durmak için kısaltıyorum voltalarımın mesafesini. Vicdanım, öğüt veren bir öğretmen kılığına bürünerek “Arkadaşlarınızın yaptığı yanlışı hocalarınıza bildirmek asla onları ispiyonlamak değildir; bu sayede hem okul yönetimine yardımcı olur hem de arkadaşlarınızın daha fazla hata yapmalarının önüne geçersiniz.” diyerek kapısından def ediyor bu soruyu.

O golü atamadığım için kendime bilmem kaçıncı kez kızıyorum.

Şampiyonluk yolundaki tek rakibimiz olan 8 – A ile oynuyorduk. Maçın bitmesine birkaç dakika kalmıştı. Topu ta orta sahada kaptım, karşıma çıkan üç kişiyi ipe dizip kaleciyle karşı karşıya kaldım. Kaleci de kaleci ama. Panter mübarek. İki maçta hepi topu iki gol atabildik. Yaradana sığınıp pis burunu dayayacaktım ki Kasap Nevzat yetişti, Abdülhamit Hoca’nın gözünü uğurlayıp yarı ayağıma yarı topa bir tekme savurdu. Ben de yere bıraktım kendimi.

Gözlerimi kapatıp acı içinde sağ ayağımı tutarak iki tur yuvarlandım. Beklediğim düdük sesi bir türlü gelmiyordu. Açtım gözlerimi, Abdülhamit Hoca’ya baktım; oralı değildi. Bir hışımla kalktım, topallaya topallaya yanına gittim. “Hocam, adam ayağımı elime verdi, görmüyor musunuz?” diye çıkıştım. Hoca bana döndüğü an, yaptığım salaklığa aklım erdi. Maçın heyecanıyla insan unutuyor bazen maçı yönetenin hoca olduğunu. Televizyondaki gibi, kendini futbolcu, karşısındakini de kırk yıllık hakem sanıyor.

Allah’tan Hoca’nın elinde, haylaz öğrencileri avlamak için kullandığı meşhur cetveli yoktu, sadece gözlerini belerterek “İşime karışma, oyununu oyna.” diye bağırmakla yetindi; yoksa çoktan kafama iki tane çırpıştırmıştı, ben de okul bahçesindeki maçı izleyen herkese rezil olmuştum.

Maç 1 – 1 bitti.

Soyunma odası cenaze evi gibiydi.

Ağlamamak için kendimi zor tutuyordum. Ah o golü atsaydım ne olurdu? Şimdi üç puan öne geçerdik, son maçta bir beraberlik bile işimizi görürdü. 8 – A, son maçını 6 – B ile yapacağından galip gelmeleri garanti sayılırdı. Bizse gayet dişli bir takım olan 8 – C ile oynayacaktık. Yıllardan beri birbirimize karşı özenle beslediğimiz çocukça husumet de cabasıydı.

Bu zamana kadar canımızı dişimize takarak oynadığımız on beş maç çöpe gitmişti.

Soyunma odasındaki paslı dolaplar, dolapların kapaklarındaki çatlamış, sırrı dökülmüş aynalar, zar zor oturduğumuz kırık dökük sıralar; forma alacak paramız olmadığından arkasına siyah keçeli kalemle ismimizi ve numaramızı yazıp maçlarda giydiğimiz fanilalar, siyah, kalitesiz, adamı güneşte cayır cayır yakan alt eşofmanlar, 12 Dev Adam’ın saçlarını sarıya boyamasına öykünüp sprey boyayla canına okuduğumuz spor ayakkabılar – boyayı kura çekerek kullanmıştık, ilk kullananların ayakkabılarının rengi yine idare ederdi ama sona kalan birkaç kişininkine sarı demek için bin şahit isterdi – kısacası etrafımdaki her şey yüreğime hücum ediyordu.

Ağlamak, bağırmak, küfretmek; bahtımıza, yalnızlığımıza, yoksulluğumuza – kısacası bu zamana kadar kafama takmadığım her olumsuzluğa – lanet etmek istiyordum ama erkek adam dik durur diye kendimi avutup babam gibi, yani dağ gibi durmaya çalışıyordum.

İkinci kaptan Rıfat “Her şey bitti beyler.” dedi. Yaşlıydı gözleri. Belki onun babası benimki kadar dağ gibi değildi. “8 – A, bebeleri gol manyağı yapar. Bizim 8 – C’yi yeneceğimiz bile belli değil. Üstelik ikili averajımız eşit olduğundan genel averaja bakılacak, onda da kafadan iki gol öndeler. Kısacası son maçta yine çıkıp elimizden geleni yapalım ama bence yolun sonuna geldik.”

Cılız Ferdi, “Hoca maç boyunca 8 – A’yı kolladı.” diye atıldı. Yüzü kıpkırmızıydı, çelimsiz vücudu, öfkesini taşımakta zorlanıyordu sanki. “Hepimiz gördük, Metin Kaptan’a yapılan hareket fauldü. Penaltımızı yedi Abdülhamit Hoca.”

Ferdi’nin bu yakınması üzerine Hamdi, sayemizde formalığa terfi eden fanilasını yere atarak “Sorun sadece bu maç da değil!” diye bağırdı. “Turnuva boyunca onlara beş penaltı verildi, bize iki. Aldıkları uyduruk faulleri saymıyorum bile. Resmen hakkımız yendi. Haram olsun.”

Arkadaşlarımın başarısızlığı taşıyamayışlarına, suçu çaresizce başkalarına yükleme çabalarına acıyordum. İşin doğrusu, iki maçta da yenememiştik 8 – A’yı. Kendi göbeğimizi kendimiz kesemediğimizden resmen ona buna çamur atıyorduk. Evet, kaybetmiştik ama böyle hayali düşmanlara sövüp sayarak hiçbir yere varamazdık.

Ağır ağır ayağa kalktım ve “Kaybetmenin de bir raconu vardır beyler!” diye kükredim. “Ona buna saydırmanın bir anlamı yok. Hem şu an hiçbir şey bitmiş değil. Maç sahada kazanılır. Toplayın kendinizi, bir maçımız daha var.”

Bunları söylerken kendimi filmlerdeki komutanlar gibi hissettim. Dediklerime inanır gibi de oldum bir an için. Söylediklerimin etkisini ölçmek için arkadaşlarımın yüzlerine baktım sonra. Yeşermeye çalışan, başarabileceğimize dair inancım kökünden kurudu o an. Sözlerime kimsenin kulak astığı yoktu. Sırf kaptanlığıma saygılarından susuyorlardı. Dediklerime kıl kadar katılmadıkları gün gibi ortadaydı. Onların bu halini görünce tepem attı ve “Evet lan, bitti her şey, gitti şampiyonluk!” diye bağırdım. “Gidin evinizde ağlanın, şişirmeyin kafamı.”

Son noktayı koyduğumu düşünürken Tolga “Belki de henüz her şey bitmemiştir.” dedi.

Altımız da ona doğru döndük. Her zamanki gibi, sarı spor ayakkabılarına takıldı gözlerim. Ayakkabıları sprey boyayla boyamayı komik bulmuş, babasına en pahalısından sarı spor ayakkabı aldırmıştı. Forma hakkındaki tasarımıza ise karnını tuta tuta gülmüş, maçlarda, tuttuğu takımın yıldız forvetinin orijinal formasıyla oynamıştı.

Takımca gıcık oluyorduk Tolga’ya. Orta sahada topu eveleyip gevelemekten, bencilce adam çalımlamaya çalışırken top kaptırmaktan başka bir bildiği yoktu. Aklına esince ebesinin köründen kaleye çektiği şutlar da saç baş yoldururdu ama her maç garanti oynardı çünkü okul yönetiminin istediği turnuvaya katılma parasını onun sayesinde denkleştirebilmiştik. Parayı vermek için de her maç oynamayı şart koşmuştu.

Şerif merakla “Ne demek istiyorsun?” diye sorunca Tolga sağ elinin tırnaklarına bakarak “Metin’in yanlışı var.” diye sürdürdü konuşmasını. – Diğerlerinin aksine bana gebereceğini bilse bile kaptan demezdi. – “Maç her zaman sahada kazanılmaz, bazen masada kazanıldığı da olur. Bu şekilde biraz pahalıya patlar elbette.”

Lütfediyormuşçasına ayağa kalktı ve ortamıza girdi. “6 – C’den maç boyunca taş gibi savunma yapmalarını isteyeceğiz.” dedi. “Onların maçından sonra da 8 – C ile, yapacağımız maçta bizden yiyecekleri gol sayısı konusunda anlaşacağız.” Sonra ellerini havaya kaldırıp kupa tutar gibi yaparken gülümsedi yılışık yılışık. “Ve mutlu son! Şampiyon 8 – B. Hem de son dakika golüyle.”

Tolga’ya duyduğum iğrentinin yüzüme vurduğunu hissettim. İstediği her şeyi parayla elde etmeye alışan bu çocuktan gerçekten nefret ediyordum. Nefretimi gizlemeye gerek duymadan “Yani düpedüz şike yapmayı teklif ediyorsun.” diye tısladım. Tolga beni şaşırtarak gayet sakin bir şekilde “Başarılarını elleriniz patlayana dek alkışladığınız büyük takımlar bile yaparken bizim yapmamız neden garip olsun ki?” diye karşılık verdi. “Posterlerini duvarlarınıza astığınız yıldız futbolcular, tarafsızlığına sözde güvenmek istediğiniz ama en ufak bir hatasında taraf tutuyor diye sövüp saydığınız elit hakemler… “Tanrı’nın Eli”ni ne yapacağız o zaman?”

-Al da evine götür. Ne yapacağına sonra karar verirsin.

Beynimde çınlayan, alaycı bir kahkaha attı. Diğerlerine baktım; içlerinden birinin bana destek verdiğine inansam gevşek gevşek konuşan şu hıyartoya kafa göz dalacaktım ama hiçbir şey anlaşılmıyordu arkadaşlarımın yüzlerinden. Tolga bu sefer “Bildiğin bir yerden sorayım o halde.” diye devam etti. “Topun peşinden gitmek varken teması aldığın gibi kendini yere bırakmanı ne yapacağız?”

Ona doğru hınç dolu bir adım atarak “Canım ne kadar acıdı haberin var mı şerefsiz!” diye haykırdım. “Hala topallıyorum acımdan. Hem hakem de oyunun içindedir. Kandırabiliyorsan ne ala. Ama maçın içindeyken kandıracaksın, masabaşı oyunlarıyla satın almayacaksın.”

-6 – B’yi bağlarız ama 8 – C zor. Adamlar bize yıllardır kıl. Asla yanaşmazlar. Hem oldu ya, iki sınıfı da razı ettik diyelim. Yaptığımız ortaya çıkarsa ne olacak? Seyreyle gümbürtüyü.

Bıçak kadar keskin ve ürkütücü olduğunu düşündüğüm bakışlarımı Hamdi’ye yönelttim. Biraz önce haktan hukuktan bahseden adam, şimdi şike yapmayı hazmetmişti de şikenin inceliklerini, yediği haltın sonradan açığa çıkmasını takmıştı kafasına. Tolga gittikçe sinirimi bozan bilmiş tavırlarıyla “Herkesi memnun ettikten sonra ne anlaşılamayacak kimse vardır ne de çıkacak bir sorun.” diye rahatlattı Hamdi’yi. “6 – B zaten korkusundan kimseye bir şey diyemez. 8 – C ile yapacağımız maç da okulun son günü. Maç yapılacak, madalyalar boynumuza takılacak, kupa verilecek, karneler dağıtılacak; sonra sen sağ ben selamet. 8 – C sonradan hocalara gidip her şeyi anlatsa da okul yönetimi bizi geri çağırıp madalyaları boynumuzdan, kupayı elimizden alacak değil ya. Yani geçti Bor’un pazarı, sür eşeği Niğde’ye. Hem ne diyecekler, bize şike teklif ettiler biz de kabul ettik mi?”

Yedek Necmi hayal kırıklığı içinde “İyi de adamlara ne vereceğiz ki?” diye inledi. “Neyimiz var sanki?”

-Orasını bana bırakın. İki sınıfla da ben yapacağım pazarlığı. İsteklerini de ben karşılayacağım. Yalnız bir şartım var.

Bu saçma konuşmanın sona ermesi gerektiğine kanaat getirerek elimi yanımdaki dolaba vurdum ve “Boşa konuşup yorma kendini Tolga!” diye bağırdım. “Şartını da kendine sakla. Şike mike yapmıyoruz. Şampiyonluğu kaybedersek de şerefimizle kaybedeceğiz.”

Bu çıkışımı kısa bir sessizlik izledi. Tolga ile birbirimize dikmiştik gözlerimizi. Ondan ilk kez korktuğumu hissettim. Bu muhallebi çocuğu, belki de hayatta sahip olduğum tek şeyi, bin bir emekle kurduğum takımımı elimden almaya çalışıyordu. Kaşlarını yalancı bir merakla havaya kaldırarak “Acaba diğer arkadaşlarımız da aynı fikirde mi?” diye sordu. Sesi şarkı söylercesine nağmeliydi. “Bence bu kararı takımca almalıyız.”

Sinirden gözlerimin karardığını hissettim. Cayır cayır yanıyordum. Tolga ise kollarını kavuşturmuş, gözlerini bizimkilerin üstünde gezdiriyordu. Parlak velet, sabrımın sınırlarında dolandığının farkında değildi. Titreyen ellerimi sıkarak “Ben bu takımın kaptanıyım.” dedim. “Bu takımı ben kurdum, kararları da ben alırım. Arkadaşlarım da kararlarıma saygı gösterir.”

Küstah bir adımla burnumun dibine girerken “Bu takımı sen kurdun ama takım benim sayemde turnuvaya katılabildi.” diye fısıldadı. “Ayrıca buradaki kimse takıma alındığı için kararlarına uymak zorunda değil çünkü buna mecburdun. Buradakiler sınıfın en iyi futbol oynayan erkekleri. Yani bırak da fikirlerini söylesinler.”

Bu kadarı da fazlaydı. Yüzüne okkalı bir tokat yapıştırmak için elimi kaldırdım. Birazdan suratına öyle bir tokat yiyecekti ki takati kalmayacaktı benimle ileri geri konuşmaya. Tüm gücümü topladığım, adeta bir balyoz haline getirdiğim elimi cinlerimi tepeme çıkartan duygusuz yüzüne indirecekken bileğime yapıştı Rıfat. Şerif de Tolga’yı birkaç adım geri çekti.

Ona vuramadığım için nedense rahatlamıştım ama kimseye belli etmedim bunu. Tam “Bırakın alayım şunun boyunun ölçüsünü.” diye üstüne yürümek için yalandan hamle yapacakken hiç beklemediğim bir şey oldu ve Rıfat “Bence bir düşünelim.” dedi.

Donakaldım. Beynimden vurulmuşa dönmüştüm. Can dostum, takımımın ikinci kaptanı Rıfat… Bileğimi elinden kurtardım, şaşkınlıkla baktım yüzüne. Ne diyeceğimi bilemiyordum. Daha bunu atlatamamışken Ferdi “Bırak da şartını söylesin be Kaptan.” dedi. “Adam kötülüğümüzü istemiyor ki. Bir kere de biz bir şey kazanalım. Fena mı yani?”

Diğerlerinden de onaylayan mırıltılar gelince Tolga zevkle parlayan gözlerini kolumdaki pazubanda dikti, “Şartım, son maça kaptan olarak çıkmak.” diyerek çıkardı ağzındaki baklayı. “Haliyle kupayı da ben kaldıracağım.”

O an bir gülümseme yayıldı yüzüme. İşte şimdi baltayı taşa vurmuştu. Bizim çocuklar buna hayatta yanaşmazdı. Onların yere göğe sığdıramadıkları Metin Kaptan’ıydım ben. Kahramanlarıydım. Beni bir şampiyonluğa asla satmazlardı. Bu zengin züppeye şimdi “Orada dur!” diyeceklerdi. Benim bu takım için harcadığım emeklerden bahsedeceklerdi uzun uzun. Yediğim tekmelerden, verdiğim paslardan, attığım gollerden… Bu mangır budalasının şımarıklığına kurban etmezlerdi beni.

Bekledim… Ama bir şey demedi hiçbiri.

Suskunlukları, Tolga’nın isteğini kabul ettiklerini alaycı kahkahalar arasında yüzüme yüzüme haykırıyordu.

Orada istediğim büyüklükte çıngar çıkarabilir, ortalığı birbirine katabilirdim. Kimse de bir şey yapamazdı. Bileğim hepsinden kuvvetliydi lakin yüreğim, yufka kadar inceydi.

Kolumdaki pazubandı çıkarıp Tolga’nın ayaklarının dibine attım ve “Artık bana ihtiyacınız yok.” dedim. Gözlerimin yaşardığını görmemeleri için kafamı eğerek sağımdaki çantayı alıp koluma taktım ve odadan dağ gibi çıktım.

Kalbi bilmem kaç parçaya ayrılmış, yenik, yalnız, zavallı bir dağ gibi.

Öğretmenler odasının kapısı, gözümden düşen davetsiz bir damla yaşla birlikte açılıyor.

Abdülhamit Hoca, son maçı yönetmek için odadan çıkıyor.

*                                              *                                                 *

“6 – B elinden geleni yaptı. İyi iş çıkardılar doğrusu, 8 – A’dan sadece iki gol yediler. Bizim maç 5 – 0 bitecek. 8 – C kazara bir gol atarsa, biz de fazladan bir tane atacağız. Maç boyunca rakibe sert dalmak, gollerden sonra abuk sabuk sevinmek falan yok. Adamları zor ikna ettim, aman diyeyim.”

Forma niyetine giydiğim fanilamla Tolga’nın planlarının kusursuzca işlemesini seyrediyorum. Her şey alçak şikecinin söylediği gibi ilerliyor.

8 – C’dekilerin adam başı bir spor ayakkabı parası için bize karşı yıllardır güttükleri düşmanlığı rafa kaldırmalarını aklım almıyor. Maça, yarısı para, yarısı şampiyonluk için leke süren, sahadaki on iki kişiye iğrenerek bakıyorum.

Ben, oyunun ruhuna ihanet etmedim. Yanlışın karşısında dağ gibi durdum.

Dağ gibi durdun da ne oldu? Kaldın it gibi dışarıda. Hadi itiraf et, o gün soyunma odasını filmlerdeki gibi terk edince tüm takım peşinden sökün edecek, ayaklarına kapanacak sandın değil mi?

Rıfat’la Hamdi oynamam için yalandan birkaç kez yanıma geldi, yüzlerine bile bakmadım. Diğerleri onu da yapamadılar benden çekindiklerinden. Geçen maçta sakatlandığım yalanını yaydı Tolga, kimse oynamamamdan da şüphelenmedi böylece. Ben de ses etmedim, ne halleri varsa görsünler.

Aslında maçı izlemeye de gelmeyecektim ama yapamadım işte. Çünkü bu takımı ben kurdum.

Bu takım benim.

Benimdi yani.

Maç 4 – 0 devam ediyor. Tolga, atılacak beş golün üçüne çökmüş, ilk yarıda attı ikisini. Top ona gelince her zamanki gibi saçma çalımlara girişiyor ama adamların can damarına basarım, bir çuval incir berbat olur korkusuyla abartmıyor.

8 – C’liler desen topu ikide bir kaptırıyor, gereksiz fauller yapıyor, kazara ceza sahamıza girdiklerinde topu dağlara taşlara gönderiyor.

Rezalet. Şükür ki bitmesine dört dakika kaldı.

Başımı önüme eğmiş, Tolga’nın yedi sülalesine, sülaledeki kimseyi es geçmeden sövüp sayarken Necmi’nin feryadıyla irkiliyorum. Bakıyorum sesin geldiği tarafa: Eleman ayağını tutmuş, çığlık çığlığa. Meraklı seyircilerle birlikte sahaya dalıyorum. Angut topa basmış, bileği dönmüş. İki gözü iki çeşme. Kalkıyor, ayağının üzerine basmaya çalışıyor, imkanı yok. İki kişinin kolunda çıkarılıyor saha kenarına. Hoca’nın sahaya girenleri kışkışlamasıyla dönmüş yerime oturacakken Rıfat ensemde bitiyor.

-Kaptan, oyuna girmelisin.

Boş boş baktığımı fark edince “Necmi çıktı ya.” diyor. “Sahada altı kişi olmamız lazımmış.”

Aslında postayı koyup çekip gitmek var ya, kıyamıyorum. Bir şey söylemeden, suratım sirke satarak giriyorum oyuna. Karşı takımın ceza sahasına yakın bir yerde direk gibi dikiliyorum. Kılımı kıpırdatırsam kafamı kessinler.

Saate bakıyorum, son iki dakika.

Atın son golü de bitsin şu müsamere.

Tolga ifrit edici sırıtışıyla yanıma gelip “Son atak bu Metin.” diyor. “Şu ceza alanımızdaki karmaşa falan hep geyik. Birazdan bizimkiler topu buraya şişirecek, ben de kaleciyi avlayacağım. Nasıl? Ben planladım, mükemmel değil mi?”

Ona bakarak yere tükürüyorum.

Hiç umursamadan “Namuslu adam numarası yapma bana.” diye devam ediyor. “Senin neye bozulduğunu biliyorum. Şike yaptığımızdan değil, liderliğin elinden alındığı, kahraman olma şansını kaçırdığın için barut gibisin. Senle ben, aynı şeyi istiyoruz aslında: Etrafımızdakilere hükmetmeyi. Ama sen bu imtiyazı yeteneklerinle kazanmaya çalışıyorsun, ben zekamla.”

– Abdülhamit Hoca’ya her şeyi anlattım.

Sırıtışı birden donuyor, bu haliyle yüzü, beceriksiz ellerden çıkmış biçimsiz bir maskı andırıyor. Ben senin gibi artist artist konuşmam koçum. Lafı koyar geçerim. Öyle bakar kalırsın. Tolga, onu afallatan ilk darbemi savuşturunca kendisinde hiç görmediğim bir heyecanla atılıyor. “Ne yaptın, ne yaptın?”

“Anlattım her şeyi.” diyorum üzerine basa basa. “Hoca maçı sözlerimin doğruluğunu teyit etmek için oynatıyor. Maç sonrası üç takım da müdürün odasına çekilecek. İlla ki birileri ötecek. Bilirsin, aramızda korkaktan, dönekten çok ne var? Kupayı da 8 – A’ya verecekler. Adamların hakkı sonuçta.”

Dudaklarını ısırıyor. Zihni, bunu yapıp yapmadığıma karar veremiyor ama benzi, hemen emin olmuş ki atıyor birden.

Ondan korkmuyorum.

Tam o anda top lap diye önümüze düşüyor.

Tolga’nın şaşkın bakışları arasında topu kaptığım gibi kaleye doğru sürüyorum. Kaleci gol yemeye meraklı olduğundan açılmış iyice. Klasımı konuşturarak dibine girdiğim topu efsane bir aşırtmayla ağlara gönderiyorum.

Ardından, takım arkadaşlarımın bana sarılması için – bu tip karelerin olmazsa olmazıdır çünkü – sahanın ortasına koşarken sağ elimin işaret parmağını havaya kaldırarak bağırıyorum avazım çıktığı kadar: “Metin attı şampiyonluk geldi! Metin attı şampiyonluk geldi!”

Belki kupayı Tolga kaldıracak ama izleyenlerin yıllarca tekrar tekrar başkalarına anlatacağı o görkemli son dakika golü benim.

Daha da önemlisi, bu takımın lideri, maçı izleyenler nezdinde hala benim.

Hal böyle olunca, sanırım, Tolga’nın oyununda piyon olmayı hazmedebilirim.

Paylaş

Bu Sayının Diğer Yazıları

Çağrı / Ay Vakti
Afrin / Şeref Akbaba
Tempo / Nurullah Genç
Nazar Ber Kadem / Selami Şimşek
Necmettin EVCİ İle Söyleşi / Yavuz Ertürk - Ahmet Mahmut Şen
Tümünü Göster