Açık Kapı

197
Görüntüleme

Ka’ya
“Ok değerse bir kuşun ancak kalbine değer”

Bir gözyaşı olsam taşır mısın beni gözlerinde?
Bir kırık cam olsam koyar mısın beni kalbinin yerine?
Ne sen W. Wolf’sun, bana dünyanın en kederli mektubunu bırakıp gidecek;
Ne de ben Leonard’ım, senin o iflah olmaz kederine ortak olabilecek.
Bunu sen de biliyorsun, ben de biliyorum.
Kalbimin kırık, çatlak yerlerinde ince ve sıcak bir su sızıyor. Ruhum ısınmaya,taşmaya başlıyor. Kırdığım kalpler geliyor aklıma; “eğer diyorum, kırdığım kalplerden sızan suyu bir çanağa toplasaydım dünya fokur fokur kaynardı.”
Dünya, Mecûsi ateşi gibi yanıyor içimde. “Hayır! Hayır!” ünlemeleri söndürmüyor bu ateşin hararetini.Sen günsün, ben ay / Aydınlığında yiter, yok olurum. Bir ak tel olsam tarar mıydın beni zülüf diye? Bir göçmen kuş olsam tutar mıydın beni bahçende dört mevsim?
Ne sen Anna Karanina’sın, tren düdükleri her çaldığında hatırlanan;
Ne de ben Voronski’yim, seni ölümünle baş başa bırakıp gidebilecek.
Bunu ne sen biliyorsun, ne de ben biliyorum.
Gözyaşlarım gözlerimden ağulu bir kurşun gibi dökülüyor; yanaklarıma kadar inip oracıkta eriyor, uçuyor. Seviniyorum, acım hakiki diye. Gözlerimiz aynı sırrı taşıyacak kadar güçlü değil, bakışlarımız kırılıyor, bir kül yığını gibi birikiyor içimizde. Yüzün ağır ve kirli bir kapı gibi kapanırsa üzerime, bunu bile talih sayarım kendime.
“beni üzüntünün koynunda beklet
orada tohum serpecek kadar
bana zaman tanı”
Terk edilmiş bir mabet olsaydım, duanı duyar mıydı, ürkek taşlarım?
Paslı bir enkâz olsaydım mavi suların dibinde, çığlığımı işitir miydin sırça köşkünden?
Ne ben “Mavi Gözlü Devim” bir çınara hasret gidecek;
Ne de sen Piraye’sin, “Onun üstünde kimseye kıymet biçemem.” diyebilecek.
Şiir, her yerde yâre çarpmak; yâri her gördüğünde çarpılmaktır. Belki de bir Hurufî isyanıdır şiir. Şiiri, tanımın sığ ve daraltıcı çerçevesi almıyor içine, insanı da öyle.
“Âh, tek harfle yazıldı o ağıt…”
Seni bir zamanlar uçsuz bucaksız ovalara benzetirdim: Gelincikler,papatyalar, sümbüller… Her gün üzerine doğan, seni aydınlatan güneş… Mis gibi bir râyiha… Tatlı tatlı söyleşen akarsular, serçeler… Sende durulur, sende yunar, sende soluklanırdım. Artık o engin ve heyecanlı ova değilsin; birdenbire karşıma bir dağ gibi dikiliverdin. Sende konaklamak, sana yükselmek, senden inmek kolay değil, gördüm ve bildim.
“demek gökten ağsa bile tohum yürekten düşecekmiş
çünkü hayata bağışık büyük hatadan beri nezaret yer
çiy tanesi sanmak ne cüret, gözyaşıymış
insanın insana raptolduğu cevher.”
Bütün gözler ve gönüller içinde, ayaklar altında, yetim- öksüz bir fotoğraf olsaydım, koyar mıydın, mütebessim çehremi albümüne? Bir hicap olsam yalanın dilinde, taşır mıydın beni yüzünde?
Ne sen “Kaybolan Şehir’sin” ağıtlarla uğurlanacak;
Ne de ben Beyatlı’yım, sana layık bir ağıt yakabilecek.
Anlamak… “Hayat, anlamak ve anlamlandırmak için vardır.” diyordun. Bense ısrarla: “Her kelimenin, her cümlenin kendisine âit bir anlam kimliği vardır; onlara eklediğimiz her “yani” sahte bir kimlik gibi anlamı örter, cılızlaştırır.” diyordum.  Hem hayatın büyüsünü taşımıyor artık tanıklı sözler, kelimeler anlam urbalarını ağızlarımızda unutuyor. Bütün ırmaklar aşka akmaya zorlanıyor. Bu akış, ırmakların iştiyâkı değil, en masum ırmakların bile, yatakları ile oynandı. Aşk denizi kirliyse, bu ırmakların yataklarının değiştirilmesi, sularının bulandırılması yüzündendir.
Bir kuru çeşme olsaydım dağ başlarında, hatırlar mıydın  beni susuzluğunda? Bir hırpani hatıra olsaydım sokaklarda, tutar mıydın ellerimden?
Sen bütün özlemlerin, bütün güzelliklerin biriktiği ayna.Ben o aynada senin yansını seyreden meczup.
“Ruhun bir yapboz tahtası olsaydı, bütün parçaları bir defada, hiç yanılmadan yerine yerleştirirdim ” dediğime aldırma, meğer sende kendi ruhumu tekrar etmişim.
“Beni tanımıyorsunuz, hatta hakkımda hiçbir şey bilmiyorsunuz!” demiştin. Ben insan tanımanın bilginin gücüyle değil, sezginin gücüyle olduğuna inanıyorum.
Kabzasında coşkun sular gibi çağlayan bir kılıç gibiydin. Bir vakte erdin ki, en pişmişinin  dalında dahi elmaları hamdır. Bir kez konuşabilseydik dünya solacaktı. Göz kapaklarım en kesif karanlıkları doğurduğunda dahi ışığından gözlerim kamaşıyor. Hangi bet bulut gölgeleyebilir senin ay yüzünü!
“Hata yapmak fırsatını
Adem’e veren sendin
bilmedim onun talihinden ne kadar düştü bana
gençtim ben ve neden hata payı yok diyordum hayatımda”

Sahipsiz gölgeler gibi soğurken yüzüne çarpan kelimelerim,
Açmama izin ver gönül hazinelerinin kapısını.
Ve açık kapımdan gir artık ne olur içeri!
Sönmek vakti çatmadan ocağımın ateşine.

Paylaş

Bu Sayının Diğer Yazıları

Şehr-i Ayıntab’dan Eski Bir Şehir’e Me... / Reşit Güngör Kalkan
“Hayatü’s- Sahabe” Mütercimi Meh... / Fatma Albayrak
Vaktin Duaya Erişi / Hüseyin K. Ece
Taş Kırmak / Şeref Akbaba
Sıra Gelecek / Ay Vakti
Tümünü Göster