Yitik

213
Görüntüleme

Beriki söyleniyordu kulağımın dibinde. O söylendikçe ben biraz daha dalıyordum düşüncelerime. ”Hayat, gerçeklerin yüzüne bakmamız için bizi zorluyor” diyordu. Hayat, çetin bir yoldu bence de. Acısı daha çok hatırda kalan, şenliği tez elden kayıp giden ellerimin arasından… Hüzün de olmalıydı belki mutluluğun yanında. Ama nedense hayatın en hüzünlü tarafına bakmayı seçmiştim kendi adıma. Neden?
Otobüsün hareket edeceğini anonslamaya başladıklarında, beriki hayat üzerine son cümlelerini aceleyle söylemeye çalışıyordu. Sanki bitirmeden söyleyeceklerini, bazı işleri yarım kalacaktı. Öyle bir telaştı işte ondaki. Ya da bana öyle geldi. Gözlerindeki kızarıklık konuşmaya ne kadar heyecanla devam ettiğini göstermeye yetiyordu, yol yorgunluğuyla karışık. Ellerini havada savurup, belli ki son fiyakalı cümlesini bırakacaktı masaya, ”Hayat mı! Peh… Elinin tersiyle oturtacaksın!” Ne demekti şimdi bu?
Pencere kenarındaki koltuğuma, bir ”oh” çekerek kurulduğumda, bütün yolculuklarımı pencere kenarında yaptığımı düşünüverdim. İlle de görmeliydim bir yerleri. Gece de olsa pencerenin varlığını yanıbaşımda hissetmeliydim. Şimdi olduğu gibi. Karanlıktı. Gecenin bilmem kaçını gösteriyordu saat. Bakmadım. Kolumda taşıdığım saat bileğimi acıtıyordu. Yine alerji yapmıştı. Bana, ne alerji yapmıyordu ki! Su, hava,insanlar, şiirler, öyküler, yaşamak… Kendime alerji duyuyor muydum?
Herkes yerini almıştı. Birisi birilerinin yerini bulup bulamadığına bakınıyordu.Herkes tamdı ki hareket etti otobüs. Ben de hareket ettim onunla birlikte. Belki farklı yönlere, belki farklı hızlarda… Gecelerden bir gece, yolculuklardan bir yolculuktu işte. Uyku yine benden alabildiğine uzaklaşmayı seçmişti ve yine beni uyutmak yerine uyanıklığımı seyretmeye bir köşeye çekilmişti. Seyrediliyordum. Gözleri üzerimdeydi hayatın. Acının, düş bahçelerinin, kareli elbisemin… Ahmet Kaya’nın ”hoşçakalın dünyanın tüm halkları” dediği şarkısının… Ve ve ve parmağımdaki gümüş yüzüğün… Neden bu kadar gözler önündeydim?
Yol kıvrıla kıvrıla uzanıyordu. Bazen tırmanıyordu dağlara, bazen kayıyordu ovalara doğru. Ben de kayıyordum bir daldan bir dala. Bir başlıktan bir başlığa… bir paragraftan bir paragrafa… bir aşktan bir aşka… bir anıdan bir anıya, bir dünyadan bir dünyaya… Kaydıkça ürperiyordum. Ürperdikçe dizlerimde dermansızlık baş gösteriyordu. Zayıftım işte. Güç genç dimağlarda gezinmedeydi. Terkedilmiştim yine. Sevmek bir başka âleme ertelenmişti tarafımdan. Aşkı gözlerimde boğmak yerine yüreğimin en köhne köşesine gizlemiştim. Üzerine kilit vurma cesaretim hiç olmadıysa da, köhne köşesinden çıkmasına da hiç izin vermedim. Aşk, üzerinde kayılacak kadar kaygandı. Peki düştüm mü?
”Hayat” dedim içimden, ”hem sevilendi, hem alabildiğine nefret edilen…” Ne yapmıştı da bu insanlar hayatın üzerine böylesine arsızca çullanıyordu? Belki dağları çoktu, tırmandırıyordu insanı. Belki sarp kayalıkları vardı, derin denizleri, dipsiz kuyuları, soluk bozkırları, susuz toprakları, hırçın nehirleri… İnsanlar gibiydi yani. Uçurumları tehlikeli, kayaları sert, konuşması vurgulu… Öyleydi evet, öyleydi. Ama dinginliğinde kaybolanlar da çok değil miydi?
Uyumak istedim bir an. Gözlerimi dinlendirmek iyi olurdu. Düşüncelerimi, bedenimi, ruhumu, yüreğimi, aklımdan geçen binbir öyküyü… Öykülerim çoktu, doğru. Anlatmakla bitmezdi de. Yazmakla hele hiç… Kalemler devrilirdi, kağıtlar aklığını yitirirdi. Öykülerim benimdi. Bendendi. Benimleydi. Kimi bir satırlıktı, kimi bin… Kimi çok neşeliydi, bir parkta sallanıyordu salıncağa binmiş, kimi yolda çamura batmıştı. Kimi kirliydi, kimi ak ve de pak. Kimi bir kısrak kadar düşkündü hürriyetine, kimi prangalanmıştı her bir yerinden. Ben onların öykü kahramanıydım, üstelik bir de yazanı… Evet. Ben şekillendirmiştim hayatımı. Kim aksini söylemeye cesaret edebilirdi?
Hafızamdan yolculuklarımı çıkardım, önüme serdim bir bir. Her biri farklı yöne gidiyordu. Dünyayı dolaşıyor, bazı yerlerde konaklıyordu. Bazen otobüsten iniyordum. Sırtlanıp çantamı yürüyordum, metrelerce. Bir istasyondan alıp beni trenin biri uzaklara fırlatıyordu. Kiminde uzanıyordum yatağa, kiminde oturuyordum hep. İstasyonlar alıp başını geriye kaçıyordu. Bir yerde benden sıkıldığında, tren beni rayların ötesine bırakıveriyordu. Çantam hep yanımdaydı. Yoldaşımdı. Hiç, gidip geri döneceğim yerim olmamıştı. Belki bundan bir dolaba yerleştiremedim onu. Bana her zaman lazımdı. İçinde, geçmişten taşıdığı çok şey vardı. Onları yanımdan ayıramazdım. Kaybetmediğimdi onlar. Bu yüzden mi sımsıkı sarılıyordum ona, sıcaklığını duyuyormuşum gibi?
Ağırlığı çöküyordu gecenin. Herkes uykuya dalmıştı. Mırıltılar kesilmiş, kahkahalar dinmişti. Gözleri görmeyen bir yığına dönüşmüşlerdi şimdi. Ben onları, o halleriyle görüyordum. Hangi rüyanın içinde kaybolmuşlardı? Hangi rüya kâbusa bırakmıştı yerini? Ben rüyalarımı da uykularımla yitirmiştim. Yitirmiştim, odalarında ney seslerinin dalgalandığı haftasonlarını. Sarnıçta âşık olmuştum bir kez daha bu sese. Medussa doğrulmaya çalışıyordu. Büyülendim. O günden beridir büyülüyümdür de. Bundan mıdır uzandığım her şeyin kayboluşu?
Konakladığım çok sokak oldu. Evlerine girdiğim, insanların… Her biri farklı döşenmiş, her biri farklı renge boyanmıştı. Zevkler tartışılmaz, zevksizliklerden dem vurulurdu. Geçen yıl ayrıldığım yeleğim, o aynada beğenilmişti. Parça parçaydı. Hayatımın nasıl parça parça, parça parça bölüneceğine işaret ediyordu belki. Anlamamıştım. İşaretleri okuyamadım hiç. İşaretler beni işaretledi, insanlar beni kolaylıkla tanısın diye. Şimdi kaça kaça, gizlenecek yer bulamayışım bundan mı?
Yol yazılmıştı alnıma belli. Kabullendim ben de. Kolaylaştırmak için hayatı, kabullenmek gerekiyordu çoğu zaman. İnsan hep sevebilecekleriyle karşılaşamıyordu. Alnına insanın sevmek yazılmıştı. Sevdim. Sevdim. Sevdim. Sevmek doyulmayandı. Doyamadım. Her dağbaşı yalnızlığında, korkusuz karanlığa haykırdım. ”Niye” diye sordum. Niye?

Saatler dakikalara bürünmüştü yine. Otobüs karanlıktı. Sınırlar uzaklarda kalmıştı. Olamadığım her şey uzaklarda kalmıştı. Ben de onlar için uzaklarda kalandım. Uzak olmayı seçtik. Hayata, kırmızı rengine sarhoşluğun, kar yamaçlı dağlara, âşıkların sofrasına… Kim anlardı dilimden ki?
Ne kadar kopuk yaşadıysam, ne kadar kapalı yaşadıysam, ne kadar gizli yaşadıysam; öyle kopuk, öyle kapalı, öyle gizli yazıyordum. Artık paragraf yapmıyor, yüklemi gereken yerde kullanmıyordum. Virgüllerim arttıkça artıyor; bol bol virgül tohumu atıyordum, ben yokken çoğalsınlar diye. Üç noktalı yarım cümlelerim tamamlanmak için birilerini bekler gibiydi, ben tamamlamaya cesaret edemiyordum. Korkularım vardı, evet. Onların üzerine gitmeliydim. Korkularımı korkutmalı, kaçırmalıydım kendimden uzak iklimlere. Yapmıyordum. Hareketsiz kalmak için direnç depoluyordum hatta. Acaba hayatın neresindeki yola sapmayı ihmal etmiştim?
Otobüsteki görevliden bir içecek istedim, çekinerek. Yüzüme bile bakmadı. Alınmadım. Geceydi. Uyuyamıyordum. Ve çok susamıştım. Hassas davranamayacak kadar yorgundum da. Bana sade bir gazoz getirdi. İçtim. Bir solukta tükettim plastik bardaktaki içeceği. Boğazımdaki o yanma hissini duyumsadım. Hoştu. Anılarıma daldığımda aldığım tat gibiydi damağımdaki. Ne zamandır anılarımla yaşamaya başlamıştım? Sanırım çok yıllar oldu. Çok yıllar… Nasıl benim için yaşamak güzel idiyse, şimdi onları an be an anmak da bir o kadar güzeldi. Sadece farklı açılardan bakmaktı yaşanmışlara. Çantama sarıldım yine. Kokladım. Neden gözlerimde biriken yaşları salıveremiyordum?

Yollar gitmekle bitmezdi, biliyorum. Eğer devamlı gitmekse tercih, yollar gitmekle hiç bitmiyordu. Rengi değişiyordu, şekli değişiyordu, örtüsü değişiyordu, eğimi değişiyordu, yanından-yönünden kayan manzara değişiyordu ama bitmiyordu bir türlü. Bitmek istemiyordu sanki. Birileri uç-uca bağlamıştı onları. Dolana dolana dünyaya dolanıyordu. Sarmaş-dolaş oluyorduk. Kopamazdım artık yollardan. Bana öyle geliyordu. Biri ellerimden, kollarımdan; bir de yüreğimden zincirlemişti beni. Sormadan hiçbir şeyin nedenini, ilerliyor muydum? Çekiliyor muydum yani? Kimdi? Ne isterdi benden? Dahası bende onun istediği ne var olabilirdi? Küçüktüm. Yollarda kaybolacak kadar küçücüktüm. Bile bile küçüklüğümü nasıl korkmazdım karşıma çıkabileceklerden? Nasıl korkmazdım birbaşınalıktan? Oysa ne dik göründüğümü de biliyorum. Dik, dimdik, sarsılmaz, sapasağlam… Ben göründüğü gibi olamayanlar safında mı yer alıyordum acaba?
Gün ağarıyordu. Otobüs saatlerdir dur durak bilmeden salınıyordu. Gözlerim doğan güneşin şenliğine kaptırdı kendisini. Tam da bana doğru doğuyordu. Bana doğuyordu sanki. Keşke, keşke ben de doğabilseydim her sabaha güneş gibi. O, asırlardır yılmadı bundan. Ben daha bir kez olsun doğmayı başaramadım sabahlara. Bir kez olsun yeniden başlayamadım güne. Bir kez olsun sıfırlayamadım yaşadıklarımı. Bir kez olsun tazeleyemedim bakışlarımı, sevdalarımı, mevsimlerimi… Böyle yitip gidecek miydim? Yoksa ben, yitik miydim?

Paylaş

Bu Sayının Diğer Yazıları

Üç Nokta / Feride Sezer
Nil Yeşilinde Keşkelerle Kaybolmak / Nesrin Çaylı
Batı Şiirinde Aşk-ı Memnu / Ahmet Sıvacı
Adım Şimdi Kış / Reşit Güngör Kalkan
Asya’ya ‘Aşk’ Yakışır / Özcan Ünlü
Tümünü Göster