Tamara’nın İnci Kefalleri

200
Görüntüleme

Şarkın en ahenkli şarkısını, Van Gölü’ nün tirşe maviliği üzerinde umarsız umarsız uçan ak pak martılar söyler. Bir çığlık koparırlar ki, rüzgar bir mızrap gibi tel tel tarar o sesleri, sanırsınız içinizden bir fırtına yükselmiş, köpük köpük, çığlık çığlığa size geri dönmüştür.
Sabahın kör saatleri, uzak bir turunculuk sarıyor gölün lacivert sularını.İşte o an Van Gölü’nü, peçesinin ardına masmavi gözlerini gizleyen Afgan Kızı’na benzetiyorum. Göl, Şems’e pervane Mevlâna misâli eteklerini kabartıyor ve lacivert sularını ışıltılı bir maviliğe bırakıyor. Gözlerim kadim zamanlardan beri tekrarlanan ve her tekrarda tazelenen bir yeniden doğuşa tanık oluyor.
Tamara’nın peşine düşmüştüm, uzaklardan kopup gelmiş o parçalanmış hikayeyi toplamaya niyetlenmiştim. Sular sır tutmayı biliyorsa Van Gölü’nden keşiş kızı Tamara’nın ilahilerini dinlemek istemiştim. Dalgalar kâh bir ağıt gibi içli ve derin, kâh bir sevda gibi coşkun ve sökün, kâh bir umut gibi uzak ve taze bir sesle söylüyor şarkılarını, taşların bağırlarına. Ben ne bu ağıtları, ne bu sevdaları, ne de bu umutları yorumlayabilecek kadar oralıydım. Hatırıma Yahya Kemal geliyor:
“Duydumsa da zevk almadım İslav kederinden.
Zihnim bu şehirden, bu devirden çok uzakta.”
Yanımda Ka’ var. Ayakkabılarımız ellerimizde, paçalarımız bilek kemiğine kadar katlı… Van Gölü’nü tavaf tutmuş, yürüyoruz. Konuşmuyoruz, sanki ağzımızdan çıkacak tek ham sözün dahi bu denizin sırrını bulandıracağına inanmışız. Kumsal;suyun peçesi ile örtülü, yorgun bir kısrak gibi derin derin, hırıltılı soluyor.
Bir çoban yaklaşıyor. Gözüm ve gönlüm çobanın kavalından yükselen sesle taşıyor, çobanın ardından sürüsü sökün ediyor. Çoban, yanımıza iyice yaklaşıyor. Selam, aramızda çalılı çırpılı bir uçurumu kapatıyor. Sesim siyah bir duvarın bağrına değil, mûnis bir ovanın topraklarına düşüyor. Üzerinde eski bir sako, başında bir kasket, ayaklarındaki lastikleri ile bir çınar gibi derin ve ağır yürüyor. Uzun ve kırlaşmış sakalları, tütün isinden sararmış bıyıklarının altında dudakları, gizli bir gıcırtı ile açılıyor: “Ne anlatayım evlat? Van Gölü unuttu da siz unutmadınız Tamara’nın hikayesini.” “Sen de biliyorsun bu hikaye Van Gölü’nün şah damarıdır, göl bu hikayeyi unutursa öz suyunu kurutur.” diyorum. Çoban susuyor, yüzü suya hasret topraklar gibi çatlamış, ağzından kelimeler sökük sökük çıkıyor:
Vakit, insanın pişmiş, aşkın has, sözün beliğ, yârin vefâdar, mekanın sevdalı, suyun hain olduğu vakitlerdir. Gevaş’ta hovarda bir çoban, üzerindeki kepeneğe, elindeki kavala, dudağındaki ıslığa aldırmadan kendisini kalp ülkesine yani Akdamar adasına âşık adar. Adanın kilisesinde gaddar, kindar, namdar, hesapdar bir keşiş oturur. Keşişin ağyar yüzü görmemiş bir kızı vardır. Kız, bir deniz kızı misali. Göreni bileni yoktur; lakin nâmı vardır. Keşişin nâmı nasıl betse, kızının nâmı o kadar güzel, o kadar hoşmuş. Kız ki, bir âfet-i devran, bir perî-sûret, bir serv-i naz, bir ruh-u revan… Hasılı misli,dengi yok. Sanırsın, göle rengini gözlerinin maviliği, martılara aklığı teninin aklığı, adanın zift toprağına rengini zifir saçları vermiştir. Lakin mavi gözlerine kara bahtını sürme diye çekmiştir ki hiçbir kulun bundan haberi yoktur. Kızın adı Tamara, vah ki gözleri ona varana!
Gece, sessiz, dingin bir uykudan uyanmış, gecenin üzerinde hoş bir mahmurluk var. Tamara, gecenin mahremiyetini elindeki fenerle bozmuş, adadan Gevaş’a bakar. Rüzgar, Tamara’nın siyah saçlarını tarar, su gümüş halhallarını ıslatırken Tamara bağrından bir sevda türküsü koparır, bu türkü bir dert çığlığı, bir çıban başıdır. Tamara, yanık sevda türküleri ile denize mesel anlatadursun…
Çoban bir hâle tutulmuştur, kendini Gevaş’ta Van Gölü’ne atmıştır. Ay dolunaydır. Su çıra çıra aydınlatılmış, ışıl ışıl yanmaktadır. Çoban, bir süre kendi yansısını seyreder, yansısından ürker; sanki su bir ahla solur, bir dertle inler. Rüzgar, Tamara’nın sevda türküsünün perçemlerinden tutar ve bizim bahtsız Çoban’ın kulağına taşır. Çoban, lir çalan bir perinin sesini duymuştur, birden irkilir, bağrında kalbi pır pır atar. Gözlerini karanlık ufka diker, ufuk bir ay ışığı ile doludur, gözleri baktıkça açılır, gözleri baktıkça büyür. O güne değin hiç bu kadar eksik olduğunu, bu kadar tarifsiz olduğunu, kendisine bu kadar açlık duyduğunu hissetmemiştir. Sanki eksiği Akdamar adasının o cılız ışığının altında onu beklemektedir. “Âh minel aşk!” der ve dalgalar onu el işaretiyle çağırırken; o kendisini lacivert sulara bırakır. Çoban, Van Gölü’nün sularında çarpar, çırpınır, kulaçları devleşir, solukları perde perde tükenir.  Su onu taşır ve Akdamar adasına ulaştırır.
Adaya çıktığında tek solukluk bir hâli vardır. Bir süre kendisini adanın toprağına koyverir, dinlenir, dinçleşir. Vakit hayli geç olmuştur.
Nâmını duyduğu, aslına gece vasıl olduğu adayı seyre koyulur. Keskin çam kokusu, yeni çiçeklenmiş badem ağaçları, cır cır öten börtü böcekler, ince ince nakışlanmış, derin bir sessizlik içindeki kilise…Su kenarına doğru yollanır. Tamara, su kenarında oturmaktadır, yanında kısık bir fener vardır. Tamara’ yı  görünce Çoban’ın gözleri kamaşır, nutku tutulur; sanki ay yere düşmüş, onu kendinden almıştır. Çarpılmıştır, ne yaptığını bilmez bir hâldedir. Yürümek ister fakat adımları ağırlaşır; yaklaşır, her adımda adımları, bacakları, gövdesi yanar. Güzele yaklaşmak, bir bedel, bir paha ister. Çoban terden sırılsıklam olur.
Tamara, o vakit Havva’nın yaratılış kıssasını hatırlar, eğe kemiğine dokunur ve eksikliğini kalbinin en derin yerinden hisseder. Tamara, elini böğründen çekmemiştir ki, Çoban avam lisanı ile selam buyurur. Tamara, düşlerin hakikate kumaş biçtiğine inanlardandır. Evet odur, düşlerinde gördüğü delikanlıdır bu delikanlı, boyu posu ile bir endam güzelidir. Tamara, selamına balı katık edip selam çevirir.Çoban, bir kor gibi; Tamara, bir nar gibidir. Ruhlarından bütün gece, adanın lacivert sularla vuslat bulduğu yerinden bir alev yükselir. Çoban, bilir ki açlığı Tamara’dır; Tamara dahi bilir ki doygunluğu Çoban iledir. Çoban Erzurumlu Emrah’ tan bir şiir okur:
“Sevdim coştum helallaştım/ Bûse aldım yanağından”
Gün,günahları ayan eyleyen, âşıkları garip eyleyen, dertlilere dert katan gün…. Gün uç vermeye başlar. Tamara, istemeye istemeye dillenir: “Babam, zalim bir keşiştir, bu hâlimizi görse sana da kıyar bana da, var git Çoban.” der, elleri Çoban’ın ellerinden söküle söküle kopar. Sabah yeli Tamara’nın saçlarını savururken Çoban, ardından bakakalır ve bir inciyi suya atar gibi dileğini kalbine atar. Kendisini gölün sularına bırakır ve Gevaş’a çıkar.
“Evlat!” dedi bize hikayeyi anlatan Çoban: “Sevda söze gelmez; hele göze hiç…” Sustum, bakışlarımla ondan devam etmesini istedim. Ka’ ile göz göze geldik. Gözleri buğulanmıştı Ka’nın. “Biliyorum, bu hikayenin sonu kötü bitiyor; ama ne yapayım kendimi tutamıyorum” dedi. Sustuk ve söze Çoban devam etti.
İnsan sevdalanmaya görsün, dünya insana dar gelir. Gevaş, Çoban’ a dar geliyordu, gözleri Akdamar’ a bakıyor, yüreği oracıkta atıyordu. Tamara ile vuslatları bir rivayete göre üç, birine göre yedi, birine göre ise kırk kez sürer. Lakin her sevdanın haini, illeti, marazı vardır.
Keşiş, kızının halinden şüphelenir olmuştur. Ancak gönül çeker sevdanın sıkletini. Gönül ki, gözde ayandır ve Adem’ den beri bilinir ki, sevda sır olarak kalmaz, kalamaz. Hakiki sevda, ruhta, bedende, insanda yaşar.
Yanına çağırır kızını: “Kızım sende bir âşıklık hâli var.” der, Tamara susar, sükut ikrar olur. Lakin Keşiş, işin özünü öğrenemez. Aklına bir fesatlık gelir. Yanına anlı, namlı bir kocakarı çağırır, derdini anlatır. Kocakarı: “Beyim, sen dert etme, sevdayı çözmek suyu çözmeye benzer çözemezsen bile bulandırırsın.” Keşiş, bu işin altında kalmayacağını söyler ve kocakarıya minnetini bildirir.
Çoban, halini can dostuna açmıştır. Dostu, “Kardaş, bu sevda senin omuzlarının fevkindedir, gel vazgeç bu sevdadan” dese de sevdalı söz dinlemez ki. Çoban: “Ben ki, zehr-i şahmaranı tatmışım, hangi zehir beni keser?” der.
Çoban sözden anlamaz, Tamara sevdadan kesilmez iken…Kocakarı, ipek bir bohçanın içine, Hint kumaşları, Çin ipekleri,gümüş aynalar, altın taraklar, miskler koyup Tamara’nın yanına varır. Bohçasını açar, çil çil kumaşlarla, mis gibi ıtırlarla, aynalarla Tamara’nın gözlerini büyüler. Tarakla o zifir saçlarını tarar, ayna ile ona ay gibi yüzünü gösterir, tüllerle ona bir duvak tutar. Tamara, sürünür, kuşanır, taranır. Öyle bir güzel olur ki, üstüne güzel kalmaz. Tamara, bu dost yüzlü düşmana kanar ve ona gönlünün dilini açar. “Yarın, yine gece karanlığında adanın garp tarafından mâşuğum ile vuslata ereceğim, o elimdeki feneri görünce benim nerede onu beklediğimi bilir.” der. Kocakarı bohçasını hışımla toparlar, Tamara bu kadından ürker, sırrını söylediği için pişman olur ama geç kalmıştır artık.
Çoban bir an kendini tutamadı ve hikayenin arasında: “ Kim ki sevdalıların arasına nifak sokarsa dudakları nar-ı cehennem ile kızara!” diye ünledi ve devam etti ama soluğu rahlede açık bırakılmış tozlu bir kitabı okur gibi ağırlaşıyor, sesi boğuk hırıltılar içinde bazen kayboluyordu.
Keşiş, tüm haberleri kocakarıdan alır ve kızını kilisenin en karanlık odasına kilitler. Çoban, hiçbir şeyden habersiz, vuslat gününü bekliyordur. Gece vakti, çoban gölün kenarına gelir. Adada yanan feneri görünce içine bir ferahlık değil bir ağırlık, bir korku çöker. Aşk, cennetin en kor meyvesidir tabii ki korku ile de sınanacaktır. Çoban, kendisini sulara atar, kulaçları ağırlaşır, kollarından takat çekilir, sular sanki onu taşımak istemez bir hâldedir. Çoban, adaya yaklaştıkça ada ondan uzaklaşır.
Keşiş, elindeki fenerle adada Çoban’ı beklemektedir. Çoban’ ı fark edince feneri alır ve  adanın kuzey tarafına geçer, Çoban kuzey tarafına geçince Keşiş, doğuya geçer. Çoban doğuya yaklaşınca Keşiş batıya geçer, Çoban batıya geçince Keşiş güneye geçer ve defalarca bu dönüş devam eder. Çoban soluksuz kalmıştır, gözlerinin önünde Tamara vardır ve ilk gördüğü hâliyle durmaktadır. Çoban, sevdasının adaya mahkum kaldığını hisseder, Çoban’ın son sözleri: “Ah Tamara! Ah Tamara! Ah Tamara!” olur.  Van Gölü’nün suları içinde boğulur, derinleri mesken tutar.  Zalim Keşiş hırsından, öfkesinden deliye dönmüştür, bir o yana bir bu yana koşar durur.
Keşiş, Çoban’ın boğulduğuna emin olunca kızının yanına koşar ve onu salıverir. “Sevdan su dibinde soluksuz bir candır” diye bağırır. Tamara anlar ki sevdalısı onu ebediyen bırakıp gitmiştir ve sevdası onda ebedi kalacaktır.
Rivayet bu ya, derler ki o güne değin Van Gölü’nde balık yaşamazmış. Tamara boynundaki inci kolyeyi koparmış ve Van Gölü’ne atmış, o günden sonra Van Gölü’nde  İnci Kefali diye bir balık yaşar olmuş.
Tamara’nın akıbeti mi? Onun akıbetini Van Gölü’nün derin sularından başkası bilemez ve anlatamaz.
Çoban, hikayeyi bir düğüm gibi serdi önümüze. “Bana destur verin zaman bizi beklemez” dedi, sürüsüne ıslıklandı ve bizden uzaklaşmaya başladı giderken: “Van Gölü’nün sır tutuşu insana özgü bir tutuş değildir, o sırrını zamanın ve mekanın ötesine taşır, anlayabilseydiniz göl size bu hikayeyi daha içli okurdu.” dedi.  
Ka’ ile Akdamar adasına gitmeyi düşünüyorduk. Ka’: “Gitmeyelim, bir sevdaya dar gelen o ada bize de dar gelir.” dedi. Sabahın toy saatleri… Biz bir sevdadan hem de yanık bir sevdadan geçmişiz. Yürüdük, göle dökülen bir akarsu vardı, ağzına gittik ve tam akarsuyun gölle birleştiği yerde küçük, gümüş pullu balıkların kendilerini gölden akarsuya doğru attıklarını gördük. Bazıları atlıyor; fakat akarsuya ulaşamayınca düşüyor, tekrar atlıyorlar, tekrar düşüyorlardı. Ka’ “Bu işin sırrı nedir biliyor musun?” dedi. “Hayır.”dedim. Ka’“Bu balıklar yumurtalarını akarsuların içine bırakır göle geri dönerler. Kimileri defalarca akarsuyun içine atlamaya çalışır; fakat başarmazlar hatta bazıları da atlamaya çalışırken ölür.” dedi.
“Bu sefer göl karaya gelin gidiyor desene, Tamara’ nın aşkı vuslat buluyor!” dedim,  Ka’ o gün ilk kez tebessüm etti.
Karnımız acıkmıştı ve Ka’ iştahlı gözlerle: “Van’a gelmişken kahvaltı salonuna gitmemek olmaz.” dedi.
Gölden ayrıldık fakat ben arabanın arka camından uzun süre göle bakakaldım çünkü Tamara’nın bize el salladığını biliyordum.

Paylaş

Bu Sayının Diğer Yazıları

Hikmet Burcunda Bir Şair / Şahin Taş
Gecenin İçindeki Aydınlık / Hasan Tiyek
Öptüğüm Etekler / Sami Uluğ
Ölüm Çıkınları / Selami Şimşek
Raşit Küçük ile Söyleşi / Şeref Akbaba
Tümünü Göster