Şiir Yazmama Bilinci

Sanatsal düşünüşün özelliğini açıklamaya dönük çabanın en sade belki en kestirme yolu şiiri anlamaya çalışmakla mümkün olmalıdır. Şiiri anlatan, açıklayan fideler genel anlamda sanatın mahiyetini kavramanın belirgin ipuçlarını da verir. Demek oluyor ki; “şiir nedir?” sorusuna verilecek cevap çerçeveyi genişletirsek “sanat nedir?” sorusunun da cevabıdır. Şiirin, sanatın diğer kollarıyla ilişkilendirilecek açılımda bir işlevselliğe sahip oluşu, esasen kuruluş olarak diğer sanatların unsurlarını en azından simgesel olarak bünyesinde taşıyor olmasındandır.
Şiir nedir?
Kendi zaviyelerinden her şair ve her eleştirmence birbirlerinden farklı tanımlamalar yapıldı. Sayısız tanımlama, sayısız yaklaşım bolluğu içinde şiirin ne olmadığını anlamaya çalışmak, hiç değilse sahayı belirlemek adına basit bir yöntem olabilirdi. Doğrusu zaman zaman bu yöntem şiir(sanat) gibi zor algılanan ve anlatılan konular karşısında işimizi kolaylaştırmaya yaramıyor değil. Nitekim vaktiyle yine şiir ekseninde yoğunlaşan bir yazımıza “Şiir Ne Değildir?” başlığını uygun bulmuştuk.
Daha çok genç şairler şiiri tanımlama denemesine girişirlerken kaçınılmaz olarak şiirin iç dünyalarında uyandırdığı yaşantıyı yansıtıyorlardı. Esasen dört başı mamur, kuşatıcı bir tarifin yapılamadığı ortadadır.Kendi payıma hususen sanatın muayyen konuları üzerinde tanımlamada birlik arayışını gereksiz  buluyorum. Niçin mi? Sanat özgür yaklaşım,cesur yorum gerektiren bir alandır. Bu alanın açılım ve genişleme istikametlerini o her şeyi sınırlayıp zapt-u rapt altına almakta çok mâhir totaliter yapının kapsamasına izin vermemek gerekir. Yeri gelmişken modern edalar, kimileyin bilimsel fiyakalarla karşımıza çıkabilecek bu bir çeşit skolastik aldatmacaya karşı uyanık olmak gerektiğini söylemiş olayım.
Şiiri ve tabii ki sanatı tanımlama yönündeki her bir deneme şiirin ve sanatın sadece bir ucundan tutmak gibidir. Esasen sanat; dünyası, dili, tarzı gereği gündelik dilin sınırlı imkanlarıyla verili dimağların pürüzsüz anlamasını oldukça zorlaştırır. Sınırsız olanı sınırlı imkanlarla anlatmaya çalışmak hep yetersiz kaldı, yetersiz  kalacaktır. Yaptığımız bir okyanustan kendi kepçemiz kadar su almaktan ibarettir. O suyun şiir ummanından bir parça olduğu doğrudur. Aldığımız kadarıyla bizim suyumuzun umman olmadığını söylemeye gerek bile yoktur. Herkesin denizi sonuçta kendi derinliği kadardır. Kendi derinliğimizden öte geçmek, mecburen derinliğimizi artırmaya bağlı olduğu için içimizdeki denizlerin, ırmakların  tüm kıyılarını birbirimize açmak durumundayız.
Her yaklaşım denemesini veya sanatçıdaki özel karşılığıyla bir yansımanın ifadesi biçimiyle her bir tarifi birbirine ekleyerek bir bütüne ulaşabilir miyiz? Biraz hayır. Yine yarım kalan bir şeyler olacak. Kafka söylemişti sanırım: “Bütün, parçaların toplamından daha farklı bir şeydir.” Ancak ayrıntılara dair biçimiyle de olsa bu yöndeki çabalar hiç olmazsa sanatın ve sanatçının dünyasını, şiir iklimini kimimizin hissetmesine, kimimizin anlamasına ciddi mânâda katkı sağlıyor. Şahsen bende sınırlarını tam bilemediğim (yoğun) bir duyarlık, değerler, değerlendirmeler toplamıyla bir estetik yaşantı oluşuyor. İşte bu yoğunluk ve yaşantının bende oluşturduğu kanaatle yargıda veya vargıda bulunuyorum. Mütevazı sesi, soluğu ile bu yazı bu yöndeki çabalara kendi ölçeğinde katkıda bulunmak ister.
ŞİİR ŞUUR DEMEKTİR. Lügatler “şuur; fehim, bilme, anlama” anlamlarını veriyor.(1) Aklı başında bir insan için şuursuz bir yaşam, şiir için de sıradanlaşmış bir düşünüş söz konusu olamayacağına göre nasıl bir şuurdan söz edilmeli öyleyse? Ancak şiirle ifade gücü ve imkanı kazanan şuur nasıl bir şuurdur? DERİN ŞUUR. Tek başına ve sadece şuur mu? Neyin şuuru? Tüm bu sorulara lafı fazla dolaştırmadan “tek başına şuur” diye kestirme bir cevap verilmelidir.Şiir için “Mutlak hakikati arama işidir” diyen Üstad Necip Fazıl, yine Poetika’sının hemen her bölümünde şuur ve idrak noktasını vurgulu tonlamalarla öne çıkarır. Anımsatmak babından o ifadelerden bazılarını buraya almak istedim: “Şiir, ulvi bir idrak makamı halinde karşımızda âbideleşiyor.”, “Şiirde başlıca iki büyük unsur vardır: His, fikir”, “Şiir tek kelimeyle üstün idraktir.”(2)
Her bilinç varoluşsal bir karakter içerir. Şiirin gerçek varlığa, varlığın derin duyuşlarla en kapsamlı sezgisel bilgisine yönelmek amacı vardır. Yüksek, asil ama insanın yükünü ağırlaştıran bir amaçtır bu. Şiiri bu amaca yönelimden uzaklaştırmak, varlığını zorunlu kılan zemini ortadan kaldırmak olur. O zaman sözün de şiirin de ne önemi ne gerekçesi kalır.
Şair kelimeler dünyasına girerek kendi anlamını inşa etmeye çalışmaktadır. Basit bir cümle oldu bu. İyi ki de basit oldu. Belki şöyle bir eleştiri getirilecek: Şiir her şeyden evvel bir söz sanatı olduğuna göre şairin kelimeler dünyasına girmesi hatta o dünyadan çıkmaması gerekmez mi? O bir kelime ustasıdır. Tek malzemesi kelimelerdir ve meramını kelimelere yükleyerek kendini ifade eder. Doğrudur. İllüzyon zaten burada başlıyor.Üzerimizde hipnoz etkisi bırakan bu illüzyondan çıkabilirsek müthiş bir şaşkınlık kalacaktır geriye. O nedenle şiire her şeyden evvel şuur penceresinden bakmayı öne çıkarmak gerekmektedir. Şiirin gerektirdiği şuur seviyesi yitirilmişse; şiire dolaysız olarak varoluşa ilişkin anlam derinliği yoksa ya da sığsa önümüze ne tür yazınsal metin konursa konsun fazla düşünmeksizin laf kalabalığıyla karşı karşıya olduğunuzu anlayacaksınız. Orada ne vardır bilinmeyebilir ama şiir adına sanatın, sanat adına şiirin olmadığını anlamak pek güç olmayacaktır. Sanatçı da sokakların senfonisine katılmış, fıtratın en nadide cevheri olan körpe dimağlarımız üzerinde körebe oynamaktadır. Orada sanat aktüel heyûlanın yığıntılarıyla oluşan kabuğu kırıp iç alemi, oradaki bilinci uyarma vazifesini terk ederek çözülmenin, yozlaşmanın çılgın akıntısına kapılmıştır. Sanatın yalana teslim olduğu, bayağı zevklerin güdümüne girdiği an, toplumun can evinden vurulduğu andır. Tarihin bir çok döneminde bu trajedinin hazin öykülerini yaşadı insanlık. Her yapılanın mutlaka aklî ya da akla uydurulmuş izahları vardı. İşte etkisi geçince sizi şaşkınlıklar deryasında bırakacak illüzyon budur.
Yoğun ve derin bir şuur halini gerektiren şiir mevcutla yetinmez. Hatta görsel (aktüel) dünyada var olanı inkar eder çokluk. Şairin gerçekliği görünürde var olanın, daha doğrusu sentetik oluşumlarla var kılınanın gerisinde, ötesindedir. Onun ilk serüveni düz bakışlıların göremediklerini görme, gizleneni bulma, duyurulmayanı duyma becerisi ve cesaretini göstermekle başlamıştır. Kurulu dünyada her şeyi, herkesi biçimlendiren ele kendini teslim etmemiştir. Doğal, kendiliğinden, içten bir karşı duruşun sahibi olmuştur. Hem birey olarak tekil kalmanın kaçınılmaz sonucu, hem de bütün bir verili dünyanın naylon yaşantısına direnmek için savunma mekanizmalarıyla mecburen içine kapanıp kendi derinliğine sarkarken bilinci(ni) yeni donanımlarla çoğaltmıştır. Bazen toplumdan kendine bazen kendinden topluma koparken doğallıkla, sözlüklerin sınırladığı anlamları aşıp, onlara farklı anlamlar katarak seçtiği kelimelerden yeni bir dil kurar. Daha doğrusu dilin yeni ifade imkanları aranmaktadır. Şairin yaptığı, imkanların dilini kullananlara dilin imkanlarıyla söylemekten ibarettir.Dilin imkanı; düşüncenin, duyuşun, felsefenin de imkanıdır. İnsan kelimeler ve kelime kombinezonlarıyla düşünür. Düşünmek, kelimelerin tekabül ettikleri anlamları açığa çıkarmaktır bir yönüyle. Her kelime kendi anlamında, her anlam kendi yerinde olduğunda pek problem kalmayacaktır. İnsan düşündüğü her şeyi önce kelimelerle  sembolleştirir. Akıl kelimelerden düşünceye, düşünceden kelimelere sürekli salınımlarla zenginleşir. Bilinç bu zenginlikle birlikte vardır.
Kullanılan gündelik dilin aklımızı zorlamayan özelliği, esasen düşünce eksenli ilişkilerden uzak bir yaşam kurmuş olduğumuzdandır. Üstad Necip Fazıl, kelimelerin mânâyı sınırlayan simgeler olduğu düşüncesindedir; Çile’nin bir yerinde şu dizeleri okuruz: “Kelime, mânâyı boğan bir gömlek! /Paralıyorum!”(s.131) “Zaman kesik ve çabuk;/Her kelime bir kabuk,/ Deliyorum!”(s.133)  Madem kelimeler anlamı sınırlıyor o halde yüksek mânâ mimarının dizeler boyu tüm benliğiyle zihnini zarif, zorlu kıvrımlardan süzerek sonsuz hakikate vuslatı, dilin imkanı nasıl kullanılmalı ki mümkün olsun? Ruhun maverasına sözsüz mü varılacak? “Harfsiz ve kelimesiz düşünmek Yaradanı.” “Bırakın uyuyayım, yandım kelimelerden!”(s.270) Gündelik dil adeta anlaşma, düşünme aracı olmaktan çıkmıştır. Kelimelere vurulan kelepçeler çilingir maharetiyle açılmalı, anlam sınırları sonsuz hakikate yönelme hassasiyetiyle yeniden belirlenmeli. Belirlenmeli, çünkü kelimeler her birimizin zihninde aynı karşılıklara tekabül etmiyor. Şair, tılsımlı kelimeleriyle yüksek idrakin üzerine kapatılmış paslı kapılara dayanmalıdır.Açıl susam açıl! Ve açılacaktır yol gösterici yıldızlarıyla gökler kapısı.  
Gündelik dil düşünce üretmez. Çünkü rutin işleyişinde akıp giden yaşam, düşünceden çok alışkanlıklarla sürdürülür. Kendini günlük işleyişin düzeysiz tekdüzeliğine teslim etmiş yaşam; şuursuz, peşin hükümlerin,genel geçer kabullerin belirleyici olduğu yaşamdır. Bu belirleyici kalıplara her kategoriden zevkler, beğeniler, siyasetler hatta düşünceler dökülür. Moda dediğimiz kuşatıcı, baştan çıkarıcı fenomen bu kalıba girmekten, kalıba dökülmekten başka bir şey değildir. Ekranlar,reklamlar renginde allanıp pullanan hayatları özgürlük sanırsın. Biçare gönüller, gönülsüz akıllar, lâl olmuş diller ne yapsın? Akıl da dil de bu kalıba dökülmüştür. Düşünmek bir bakıma varlığın kalıplardan çıkma çabasıdır. O zaman taş bloklar arasında kendini kurcalarsın.
Hardt ve Negri’deki anlamıyla(3) her iktidar, egemen oldukları zaman ve toplumlarda çeşitli alışkanlıklar ihdas eder, moda empoze eder. Moda düşünceler, moda siyasetler, moda söylemler –espri bu ya, moda deyişle- entel takılmalar konjonktüre her zaman uygundur. Herkes, her kesim konjonktüre göre sıraya sokulmuştur. Sıradışılık bir tehlike olarak değerlendirilir. Kurulu düzenin, egemen paradigmanın dışına çıkılmamalıdır. Bu denetim alanının dışına çıkış aynı zamanda sıradan çıkış, baştan çıkış, giderek karşı çıkıştır. Uygun adım marş düzeninde yürüyüş bozulmamalıdır. Uyumlu insan görünme hatırına içinizle çatışmaya mı girmeniz gerekiyor? Girin öyleyse, şimdi kamu yararını gözetmeli, kamu düzenini bozmamalıdır!
Öte yandan istenilen tarzda bir uyumlu vatandaş olarak gündelik yaşama istenilen tarzda katılmanız durumunda düşünsel, duygusal faaliyetlerinizi ertelemek giderek eriyip yok oluşlarını görmek durumunda kalabilirsiniz.
Zamana egemen anlayış, zamanın egemen olduğu anlayıştır. Tüm kuralları (ya da kuralsızlıkları), içeriği (içeriksizliği), amacı (amaçsızlığı) ile kendini dayatan anlayış, çokluk akıl ve akılcılık olarak karşımıza çıkar. Akıllıca bir söz, akıllıca bir davranış, sürüp giden yaşamı ve bu yaşamın üretip tedavüle soktuğu kuralları benimseyip benimsememekle orantılı, alakalıdır. Değerler, kabuller, yargılar toplamı olarak kodlanmış, uyumlu, sosyalleşmenin var kıldığı formel akıl, aynı güzergâhı izleyerek bu dünyayı yüceltmeyi adeta bir ontolojik borç olarak görür. “Uyuşma ihtiyacı gerçekliğe hükmeder” derken bir realitenin pek fark edilmeyen acı yanını tespit eder Gündüz Vassaf, “Güvenlik uğruna mutabık kalırız ve gerçeği feda ederiz. Uyuşmaya varmakla, toplu olarak her şeyi paylaşmış ve doğrulamış oluruz.” “Anlaşma bir süreci durdurur. Şeyleri dondurur. Yaratıcılığı durduran bir frendir o. Eleştirel düşünce, uyuşmazlığı körüklemek demektir.Anlaşmazlık yerine anlaşmayı teşvik ettiğimizde, totaliterce ve kendimize karşı saygısızca davranmış oluruz. Doğa, çatışma içinde ve çatışma sayesinde ahengini sürdürebiliyorsa, biz de anlaşmayabiliriz. Kendi kendimize böyle bir borcumuz var. Anlaşmamak suretiyle yalancılıktan kurtulur, özgürleşiriz.”(4)
İnsanı, evreni, yaşamı konu eden  illüzyon etkisini böyle sürdürür. Yaşanılan hayatın ve aklın gerçeklerine uymak… Bu gerçekliklerin ölçüsü nedir? Ne kadar insanîdir, kimin gerçekleridir, niçin gerçektir, sorgulanmaz. Gerçek ile yalanın yer değiştirdiği korkunç bir büyünün sarmalında bir letarji hali yaşanıyor. Yaşam bir illüzyon baygınlığı içinde sürdürülmektedir.Bizi içten ve dıştan çepeçevre kuşatan sahteliğin gerçek mahiyetini algılayamayışımız, algı yeteneğimizi yitirişimiz sebebiyledir. Kendi gerçekliğimizi keşfetmemizi sağlayacak şuur toplumsal baskıyla kişiliğimizin gizlenmiş, karanlık mahzenlerine kıstırılmıştır. Şuuraltı… Özellikle tarihsel, kültürel kopuşlar yaşadığımızdan bu yana hemen her birimiz iç dehlizlerimizde kendimizden habersiz bir benlik uyutmaktayız.
Büyü nasıl bozulacak? Bir Musa’nın çıkıp, üzerimizde ejderha etkisi uyandıran bu sicimlerin üzerine asasını atması mı gerekiyor? “Musa kim, asa nerede?” soruları şimdilik bir yana şu aşamada büyünün nasıl bozulmayacağını bilmek bile nasıl bozulacağının ipuçlarını ortaya çıkarabilir. Bir kere mevcut dil, mevcut akıl, özetle mevcut dünyanın normatifleri ile bu bilmecenin çözülemeyeceği anlaşılmıştır. Belki de yeni bir akla, yeni bir şuura ihtiyaç duyulmaktadır. Aydın, şair, sanatçı; uyuyan bilincin uyanık bekçileri olarak pembe düşler karanlığını hakikatin yakıcı ateşiyle aydınlatmalıdırlar. İçimizdeki Uyuyan Güzel uyanmalıdır. Şiirin derinlere işleyen sesi ve nefesi tüm uzun sürmüş uyku mahmurluklarını mahur beste gibi nostaljinin tül perdesine saracak asilikte ve asilliktedir.
Genel kimliğiyle sanatçı, özel olarak şair belki bu büyüyü çözmez ama yalanın perdesini aralayarak gerçeğe işaret edebilir.Yalanlarla dokunmuş karanlığın ipini kesmek, gerçeğin aydınlığına yaklaştıran en ciddi katkıdır. Sanatçı bu katkısıyla insanı gerçek akla ve aşka karşı kışkırtır. Akıl da kalp de insanı iflah etmez ondurur bir işaret almıştır. Zamanın toz dumanı içinde insanı alıp kendinden götüren aynı anda insanı kendine getirecek olan yürüyüşün, kopuşun işaretidir bu. Biraz sarsma, biraz dokunuş… Doğrudan doğruya ruhumuzun atar damarlarına, tüm hasarlardan sonra kusursuz kalabilmiş en insan yanımıza bir dokunuş. İçimizin en gizli katlarına sıkışıp kalmış hakikatin devinimiyle beraber şuur uyanmış,varoluşa doğru ciddi bir atılım başlamıştır. Bütün yaşananlar rüyaymış meğer. Bin yıl olsa da yürüyüş, bu ulvî menzile değer. Aydınlığın ritmini vuran yüreğinle yürürsün. Yürürsün. Kurtuldu sanırsın ruhun gölgeler istilasından. Harap olsan da vazgeçme varlığın sılasından.
Belki içinde yaşadığım hayata karşı henüz derin bir şuur sahibi olmadığımdan şimdilik şiir yazmaya yeltenmedim. Bu iyi yaşadığım anlamına gelmez. Arkamda kasvetli mor zamanların karanlık ürküntüsünü bırakmayı seçme çaresizliğiyle başımın belada olmadığı anlamına gelir. Yaşamla birbirimizi imha aşamasına gelmediysek ve bu nedenle şiir yazmayı seçmediysem, şiir yazmama bilincim var demektir.

Paylaş

Bu Sayının Diğer Yazıları

Çizgi-6 / Behice Kolçak Şark
Hikmet Burcunda Bir Şair / Şahin Taş
Gecenin İçindeki Aydınlık / Hasan Tiyek
Öptüğüm Etekler / Sami Uluğ
Ölüm Çıkınları / Selami Şimşek
Tümünü Göster