Oltanın Bağı

402
Görüntüleme

Alabalık mı? Hiç sevmem tatlı su balığını. Ben çinakop hastasıyım… Bazı vakit ya Yalçın’ı ya Mustafa’yı yanıma alıp, doğru Amasra limanına… Tek gidilmez, gidilse tadı olmaz. İkisi beraber gelse ne âlâ. Bilirsin her adamın muhabbeti çekilmiyor.

Bana bu balık merakı kardeşimden bulaştı ama onun da muhabbeti çekilmez. Hırslı adam bir kere, sen tutarsın, o tutamaz ya işte o vakit deli olur. Durduk yere “sıktı, ben gidiyorum” deyip kalkar gider. Peşinden koşarken takımları bile yolda toplarsın. Balığı bıraktığın yetmez yolu da burnundan getirir. Yok, acemi şansıymış, yok onun iğneler kalınmış… “He Paşam sen haklısın!” diyene kadar susmaz, konuşur. Balıkçının yoldaşı geniş insan olacak, tutacağım diye kendini kasmayacak, kısmete inanacak bir kere. “Dağ O’nun, deniz O’nun, ister verir, ister vermez” hırslı adam işi değil oltacılık.

Hırs dedim ya, ah şu Metin’in başına gelen… Çocukluk arkadaşım, kopmadık, kopamadık. Masum bir tarafı var keratanın. On yıl görmesem bıraktığım yerde duracak gibi, şamandıra gibi bir adam. Babamı aldık bir de bizim iki afacan; atladık sandala ver elini Yılanlı Koyu. Hava iyi, poyraz yok. İkindi üzeri biraz lodos üfürdü sonra o da kesti. Bulutlar da gölge etti azıcık. Tam balık havası… Çünkü sıcakta sandal çekilmez. Deniz yüzü, olan sıcağı yansıtıp karadan beter yakar. Balık hevesiyle anlamazsın da. Akşam eve gelince fark edersin. Artık yüzüne yoğurt çalsan da kar etmez. Kafayı buzlu suya sokarsan belki…

Metin diyordum, işte o gün sandalla açıldık. Babamın eline ucu kırık bir sırık, bir de eskilerden düzme kötü bir çapari tutuşturduk -oyalansın işte, zaten tutacağından değil- bende yaldır yaldır parlayan, çok pahalı güzel bir olta takımı, Metinde de benzerine az rastlanır güzel bir takım. Almancılardan hatıra kalmış. Sonra başladık nasibimizi aramaya.

Daha kurşunlar dibe dokunmadan babamda bir heyecan ki sormayın. Çocuklara çırpına çırpına sesleniyor. “Oğlum yardım edin balık var balık” Gözlerde artık iyi görmüyor ki kendi çıkarsın balıkları. Sonra bir daha bir daha derken, “Hoop ya ne oluyoruz!” dedik hep birden. “Bu sana gelen balıklar bizim oltaya hiç mi uğramazlar?” Onun kova doldukça doldu ama bizde hala tıkırtı yok. Sonra ben de bir iki almaya başlayınca Metin’in surat iyice asıldı. Sandalın kıç tarafından kalktı babamın yanına oturdu. Ama yok, “olta ayırt ediyor mübarekler.” Belki çaparidendir deyip babamınkini inceliyor.

Çantadan gün görmemiş ördek tüyü, kaz yelesi takımları çıkarıp bağlıyor ama nafile. Adam deli oldu yahu. Sonra bir ara babam “namaza” deyip oltayı bırakınca zıplayıp kaptı hemen. Babamın kırık oltasını salladı durdu. Ama yok, yine yok. Bu defa da bizim oğlan onun oltayla tutmaya başlamaz mı? Mırıl mırıl bir şeyler söyledi sonra sustu. Sorsan kayıktakilerin en ustası, ama kısmet böyledir hiç hırs etmeye gelmez, hırs edince bütün bütün kaçar. Şimdikiler kısmet nedir pek bilmiyorlar, ama oltacılar iyi bilir. Allah rast getirirse gelir balıklar. “Nasipte yoksa dayak bile yenilmezmiş.” Hakikaten, gerçek. Bir ara arkaya döndüm, baktım bizim küçük oğlanla fısır fısır bir şeyler… Sonra da onun küçük oltaya dadandı.

Olta dediğim de oyuncak gibi bir şey. Balıklar talimli sanki. Oltanın sapını Metin tutuyorsa gelmemeye yeminli hepsi de. Biz yiyecek balığı tuttuk o gün, çoğunu babam tuttu. Metin yalnız beş tane tutabilmiş. Eh ona da şükür, ben oltayı denize düşüreni de bilirim, ziyan ki ne ziyan… Akşam için yarısını al dedik, hiç olmazsa çocuklar yiyecek kadar al. Kızmış, istemedi. Kime kızıyorsa? “Nasibim yok benim” dedi. “Elimi attığım kuruyor zaten.” O sıra işten çıkarıldığı zamanlardı iyi hatırlıyorum. Güzel bir bekçilik işi vardı on yıldır yaptığı, patronu hapse mi girmiş, ne olduysa bununla iki arkadaşını işten çıkarmışlar. İş yok, güç yok, balık yok. Anlayacağınız nasip yok nasip. Kızmış kızarmış. Kime kızıyorsun be arkadaşım. Yer O’nun, gök O’nun bize mi soracak? Hem adabıyla istedin mi bakalım?

– Oltacılığın kârını söyleyeyim mi sana?

Ama suratı öyle asık ki göreceksiniz bütün kıvrımları yay yay olup aşağıya çekilmiş. Başını kaldırıp kaşlarının altından bana baktı.

– Söyle bakayım.

–  Oltacılık, sabrı öğretir. Geldi, gelmedi, gelecek… Az iş değil ki sabrı öğrenmek. Sonra tevekkül dersi verir, oltayı denize salmaya kadar senin işin, gerisi nasip, kısmet. Sen işini yap gerisini Allah’a havale et… Oltam iyiymiş, çaparim güzelmiş filan hepsi hikâye, bunların ötesinde o sebeplere tesir veren biri var. Vallahi anlarsın. Hatta sarhoş adamları besmeleyle olta atarken gördün mü? Gördün. İşte sarhoşa bile el açtırır dua ettirir. Ona böyle ettiriyorsa sen gibisini ne makama çıkarır artık sen düşün. Verse şükür, vermese sabır… Oltacılığın hakkını versen evliya olursun evliya…

Gözleri kısıldı dudakları yukarıya kıvrıldı. Bir güzel güldü sonra.

– Bunu oraya bağladın ya, âlemsin vallahi.

– Ben ne bağlayacağım, ip O’nun, urgan O’nun. Bağlayan bağlamış. Tabi anlayana arkadaşım, anlayana…

Paylaş

Bu Sayının Diğer Yazıları

Birlik / Ay Vakti
Kandillerinde Yakılmak Üzere / Şeref Akbaba
Göklerin Yeryüzü Kederi / Necmettin Evci
Kudüs, Mısra-ı Bercestedir -Kudüs Şiirleri Üzerine... / Salih Uçak
Tüm Saatler Kıyamete Kurulmuştur / Mehmet Baş
Tümünü Göster