Yitik Tohum

415
Görüntüleme

Turnikelerin tek tek saydığı insanlar, yığınlar halinde iniyor tramvaydan. Yolculuk boyunca tek kelime edemeyenler, şikâyetlerini savuruyor etrafa şimdi. Kimi engelli yerindeki pazar arabasına sayıyor, kimi de ayakkabısına basan adama. Art arda gelen sinir nöbetleri ayyuka çıkıyor. Kimse göğe bakmıyor…

Herkes bir yere yetişmeye çalışıyor, önemli toplantılarına, gelecek vadeden görevlerine koşuyorlar. Okula, hastaneye gidenler de bu hengâmenin içinde kayboluyor. Yere de bakan yok zaten. İşte biri daha basıyor üstüne. Hem de hınçla, bütün hırsını çıkarıyor. Belli hazmedemiyor olanları…

Ben duruyorum öyle tam da önünde… Bir çocuk da duruyor, uzatıyor elini… Annesi “Pis o, alma!” diyor. Çocukla bakakalıyoruz. İkimiz de söylenene inanmıyoruz çünkü. Annesi tutup kolundan götürüyor. Durağın müdavimi tekir kedi de kokluyor, etrafında dolanıyor. Başını kaldırıp göğe bakıyor, usul usul uzaklaşıyor.

Cesaretimi toplayıp ıssız bir zamanda çekiyorum kâğıdı. Dağ köylerinin ayazı sarıyor yanımı yöremi. Hastane geceleri kadar kara bulutlar kaplıyor durağı. Hüznü ve acıyı resmeden bütün renkler sarıyor başımı. Ebemkuşağı beliriyor elimde, okuyorum “Selam!”…

Hapishanede bulutları uçurtmaya benzeten çocuk gibi, unuttuğu yüzleri çalan hırsızı arayan ihtiyar gibi, insanlığının farkında -hizmetçilik ve kutsallıktan arınan- her kadın gibi, merhamet kuşanan muktedir her erkek gibi, şevk ve gayret kanatlarıyla dertli yüreklere ulaşan her genç gibi bir selam…

Teşhir ve röntgencilik ikileminde kürke paha biçilirken, açgözlülük kınından kibir kılıçları çekilirken, cimrilik askerleriyle bereket ve iktisat kaleleri kuşatılırken, bencillik kuyularından nefret ve öfke kıvılcımları taşarken ihtiyacımız olan bu, taze bir selam…

Menfaat için verilen, lazım olur diye saklanan, mevki ve makama göre ayrı ayrı söylenen selamlara inat dinine, diline, rengine bakmadan ta gözlerinin içine bakarak söylenen selam…

Ümitsizlik girdabında kaybolmuşlara, bahtına küsmüşlere, taklide takılıp aslını unutmuşlara şifa
niyetine selam… “İnsanı insanın kurdu” görenlere, iradesini başkasının eline verenlere, heveslerinin peşinden ruhunu sürükleyenlere derman bu selam…

Sancısı bedenini ve ülkesini aşanlara, iyi niyet ve samimiyetle gönüller yapanlara, demir yığınlarına karşı ten siperini geçenlere, kınamadan ve küçümsemeden aynı heyecanı paylaşanları birleştirecek bu selam…

Bir çocuk gülüşüdür selam, annenin kokusu, vatan toprağıdır. Ana dildir; ilk kelimesi vefadır. Sevgi, selamla ete kemiğe bürünür. Sevgi, vefayla can bulur. Gönül ikliminde huzuru, birliği ve kudreti hissetmek için sevgi, bu sevginin harekete geçmesi için selamdır ilk muştu, ilk tohum…

Önce selam… İlkin kendine selam… Kendimizi aradığımız bu yolculukta “ben”i tanımak için selam… Noksanları tamamlamak, sivrilikleri törpülemek, iyilikleri çoğaltmak için selam… Aynalara, mağaralara, kuyulara, zindanlara ve ruhlara selam…

Elimdeki kâğıdı öpüyor, alnıma götürüyorum. Tuz ekmek hakkına… Tekrar tekrar alnıma götürüyorum. Biliyorum bu selam sıcak ve içten… Ayağa kalkıp kalabalığa kâğıdı gösteriyorum:

“Durun, bu kimin diye sormayacağım! Bu hepimizin yitiği… Kaybettiğimiz anahtar, terk ettiğimiz dua, unuttuğumuz edep…”

“Önce biz inelim!” diye bağıran genç, trafiğe lanetler yağdıran adam, bebek arabasını turnikeden geçiremeyen anne hepsi duruyor ve bana bakıyorlar. Şaşkın şaşkın, telaşla bakıyorlar… Yüzümde en masum ifadeyle “Selam!” diyorum. Göğe bakıyoruz hep birlikte.

Gök dolandı dolandı; bulutlar yağdı. Ağaçlara şavkı vurdu yağmurun, çiçekler patladı. Toprak sıktı tohumu, asuman çatladı. Kökler ulaştı damara, ova sulandı. Baharın adı selamdır şimdi…

Ümitten harfler, manadan kelimeler, hayattan cümleler saçar. Dağınık zihinler, gayretsiz neşeler, aşksız yüreklere bir nefes gibi selam yağar. İhtiyacımız olan bu şevke çağıran nida, bahar gibi, yağmur gibi, bereket gibi… Evet, bu heyecanla coşacak gönüller, kabaracak göğüsler! Selam toplayacak çocuklar sarı çiğdem yerine dağlardan, selam üfleyecek anneler evlatlarına, selam dağıtacak dedeler bayram şekeri niyetine… Sakladığımız, gömdüğümüz, çıkıladığımız selamları çıkarma zamanı şimdi. Evlerden naftalin, bahçelerden yağmur kokusu gelecek. Sandıklar öbek öbek, toprak kabarık… Küçülen bir önlük gibi, unutulan bir günlük gibi selam şimdi. Eski bir dost aşinalığı ile ilk şaşkınlığı atlatıyoruz. Tel dolaplar, sergenler, divan altları selam doluyor.

Kelamı ve taamı güzelleştiren selamla neşeleniyoruz. Kendi karanlık kuyularımıza sarkıtacağımız, birbirimize uzatacağımız halat oluyor. Anlaşılmazlık dehlizlerini aydınlatan kandil, tenha vakitleri nihayete erdiren hilal oluyor.

Selam olmadan ne bahar geliyor ne de yar… Selam olmadan ne bayram ne de ihtişam… Selam heybemizde, selam dengimizde; katar katar gideriz mana ülkesine. Selamdan geçen kervanlar ulaşır ona sadece. Tuğla tuğla öreriz kalemizi sevgi ve güzellikle.

Selam duamız; zırhımız ve kalkanımız. Selam yazgımız; aşkımız ve azığımız…

Paylaş

Bu Sayının Diğer Yazıları

Birlik / Ay Vakti
Kandillerinde Yakılmak Üzere / Şeref Akbaba
Göklerin Yeryüzü Kederi / Necmettin Evci
Kudüs, Mısra-ı Bercestedir -Kudüs Şiirleri Üzerine... / Salih Uçak
Tüm Saatler Kıyamete Kurulmuştur / Mehmet Baş
Tümünü Göster