Devran

312
Görüntüleme

Usulca doğruldu. Sese kulak kabarttı. “…….. vefat etmiştir. Cenazesi ikindi namazını müteakip…”

Bütün cenazeler merkez camiinde kılınırdı. Çok nadir olsa da, iki cenazenin namazı bile merkezde kılınırdı. Diğer camiler, namaz sonrası tesbihatı kısa tutarlardı ki cemaat merkez camiine cenazeye yetişebilsin. Öldü demeyi sevmezdi. Göçtü derdi, vefat etti derdi. Sohbetten anlayan biriyse eğer konuştuğu, sakladık derdi bazen. Eskiler, ince insanlardı.

Oturduğu koltukta hafifçe yana döndü. Güneş, zemheri kışını bir nebze olsun yumuşatıyordu. Eski arkadaşlarını düşündü. Önceden, yıllar önceden, çok arkadaşı vardı. Peki şimdi? “İhtiyarların arkadaşları olmaz; torunları olur.” diye söylendi kendi kendine. Eve vardığında torunlarını kucağına alır, halleşirdi bir müddet. Sonra aç olduğu aklına gelir, sinirlenirdi. “Şekerim çıkıyor bak. Hadi yiyelim artık.” Sonra geçerdi siniri. Anlatması, dinlemesi, konuşması, sevmesi, kızması hayli güzeldi. İnsanın içini ısıtan, yüzüne tebessüm olan bir hâli vardı.

Çocukluk yılları. Çok eski zamanlar. İhtiyarlamanın belki de en kötü tarafı, sırtında çocukluğunu taşıyor olmak. İnsanın sırtında çıkan o kambur da belki çocukluk yılları. Gençliği olsa taşıyamaz.

İlk görünce onu insanlar, biraz çekinirlerdi. Sert gibi görünürdü. Kaşları çatık gibi dururdu. Aslında çatık değil, düşünceliydi.

Düşünecek ne çok şey var. Eve giderken marketten öteberi alınacak. Bahçede domatesleri kırağı vurmuş. Ne iyi ettik de ziyarete gittik amcamları. Cemaat, gitgide azalıyor camide. Bu kahvecinin çayı lezzetli. Bazen çiğ getiriyor ama ekseri iyi. Bunları düşünürken de kaş çatılıyor demek ki. Aynanın karşısında denesem; çatılır mı?

Sırtında yılların yükü. Kendini bildi bileli çalışırdı. Çocuklar okumuş, evlenmiş, iş güç, ev bark, çoluk çocuk sahibi olmuşlardı. Kendisi de torun torbaya karışmıştı. Bir zamanlar çocuktu. Oynadığı oyunları düşündü, pek yoktu. “Eskiden oyun oynanmazdı ki.” Çocuğun aklının ermeye başlamasıyla işe başlaması bir olurdu. Tarla tapan, bağ bahçe işleri; ahırda hayvanlar; dağda odun… Bütün bunlar olurken oyuna vakit kalmazdı elbette.

Hiç mi yok oynadığım oyun? Sürekli çalışmakla mı geçti ömür? Hayvanları otlatırken dut ağacının dallarından düdük yapardım. Baharda yapmak gerekir tabi. Ağacın dalları yaşken yapmak en doğrusu. Guguk ötünce, duttan düdük yapılır, derler. Tekerlemesi vardı bir de.

Mak mak mavladı mavladı
Kedi sıçan avladı avladı
Dağlar taşlar kopuşmuş
Sen de kopuş, sen de kopuş
Kurtlar kuşlar ötüşmüş
Sen de ötüş, sen de ötüş

Kabuğun dışından ayrılması için bıçağın sapıyla vurmak gerek biraz. Tekerleme de bu sırada okunur.Tekerleme söylenmezse ötmez düdük. Hatta daha kabuk içinden ayrılmadan kabuk yarılır. Söğütten, cevizden de yapılır ama iyisi duttan olur.

İlk gençlik yıllarında da çalışmayla geçmişti hayat. Yavaştan bıyıkları terlemeye başlamıştı ve tuttuğunu koparan bir delikanlı olmuştu. Elinden çok iş gelirdi. Hepsi de emek gerektiren işlerdi. Şimdilerde zanaat denilen işler… Çobanlık, demircilik, marangozluk…

Sığırları yaylıma çıkarırdım. Hayvan, sürekli ahırda durunca olmaz. Temiz hava, taze ot, güzel su ister illa ki. Yorulmazdım o zamanlar. Şimdi yoruyor bizi her şey. Yol yoruyor, hayatı kolaylaştırmasını beklerken. İş yoruyor, çoluk çocuğun rızkını temin etmeye çalışırken. İnsanlar yoruyor en tuhafı. Gidip dertlerini dökeceğin kimse kalmıyor. Dinlemiyor çünkü kimse. Dinlemediği için de dinlenmeyi vermiyor insana, yormayı veriyor.

Askerlik yaşı geldi sonra.

O zamanlarda da askere gitmeyene kız vermiyorlar mıydı acaba? Kim bilir?

Gitmişti o da askere. Kız vermezlerse diye değil. Gidildiği için gitti. Giderken cebineki para neyse o. Sonra para gelmedi hiç. Nasıl gelsindi? Hâliyle askerde de çalıştı. “O zamanlar fotoğraf çekmek şimdiki gibi kolay değil.” Elindeki parayla fotoğraf makinesi aldı. “Asker ocağı, hatıralarla dolu.” Birçok gencin belki de köyünden ilk çıktığı, dünyayı gördüğü, farklı hayatları öğrendiği tek yerdi burası. Her anı değerli oluyordu haliyle. Mektuplar, fotoğraflar, yavukludan gelen mendiller…

İnsan, insanda yontulur. Asker ocağı, her çeşit adamın bir arada bulunduğu yer. Beni de yontan çok adam oldu burada. Hırlısı, hırsızı; dinlisi, dinsizi; edeplisi, edepsizi. Ne çok insan vardı. Trenle gidip dönmüştüm. Üç gün sürmüştü varması. Hey gidi kara tren. Yavaş giderken tıkıtık, tıkıtık; hızlı giderken tıtık, tıtık diye türkü çağırırdı. Ninni gibi gelirdi o sesler.

Evlenmişti. Çocuklar, büyüyordu. Çoğalıyordu ailesi. Zenginleşiyordu. Okullar, önlükler, defterler, ilaçlar… Küçük kızın forması, büyük oğlanın kitapları, ufak oğlanın ağrılı dişleri, büyük kızın görücüleri, hanıma basma etek… Hayat gailesi, olanca hızıyla devam ediyordu.

Ana baba olunca, kendine vakit ayıramıyorsun. Önceden bir çalışırken, şimdi beş çalışmak gerekiyor. Yemeyip yedirmek, giymeyip giydirmek gerekiyor kimi zaman. Evlatlar, fark etmesin sıkıntı varsa da. Hayat böyle demek ki. Onlar da ana baba olunca aynısını yapacaklar. Adem’den beri değişmez kural bu olsa gerek.

Onlar da evleneceklerdi. Onlar da zenginleşeceklerdi. Onların zenginliği, kendi hanesine yazılacaktı. Öyle de oldu. Birer birer evlendiler. İlk torunu doğduğunda anladı ki yaşlanıyor. Belki aynı gün birisi öldü. Dünya bu; biri doğacak, biri ölecek.

Benim doğduğum zaman da biri ölmüş müdür acaba? Benim için yeni başlayan hayat, başka biri için son olmuş mudur?

Usulca doğruldu. Sabah namazı sonrası gibi hem bir sükunet, hem bir dinginlik hem yumuşak bir hava hâkimdi kasabaya. İkindi vakti, sanki yeni bir gün doğuyordu. Kediler, daha sakin, kuşlar daha coşkuluydu. Kuşların ötüşü, güneşin şavkına şavk katıyordu.

Kuşlar ötmez, ötüşür. Aslında doğrusu budur. Bir kuşun ötmesi için karşıdan, belki çok çok uzaktan başka bir kuşun ötmesi gerekir. Kuş, karşıdan gelen ötüşe karşı öter. Böyle olunca da ötüşme olur elbet. İnsanların konuşması gibi. İlla ki karşıdan bir ses lazım. İnsanoğlu kuş misali diye boşuna dememişler. Karşıdan ses veren olmayınca konuşma da olmuyor, ötüşme de.

Usulca bir kedi yanaştı yanına. Yoldan geçen ihtiyar adam, selam verdi. Elini havaya kaldırıp başına doğru götürdü ve aldı selamını ihtiyarın. Sakince ve acelesiz. İhtiyar adam, elini arkada birleştirmiş ve yavaş yavaş gidiyordu. Kasabada hayat böyleydi. Sakince ve acelesiz. İhtiyar adam, daha köşeye varmamıştı. Köşeye varınca durdu ve bekledi.

Paylaş

Bu Sayının Diğer Yazıları

Birlik / Ay Vakti
Kandillerinde Yakılmak Üzere / Şeref Akbaba
Göklerin Yeryüzü Kederi / Necmettin Evci
Kudüs, Mısra-ı Bercestedir -Kudüs Şiirleri Üzerine... / Salih Uçak
Tüm Saatler Kıyamete Kurulmuştur / Mehmet Baş
Tümünü Göster