İyi Çocuğun Rüyası¹

123
Görüntüleme

De ki: “Hak geldi batıl zail oldu.” İsrâ-81

Üçü birden kollarıma sarıldı.
Hadi, annemi, dayımı anladım da bu kadın kimdi? Kapı açıldı, ayaktaki yolculardan biri indi. Şoför kapıyı kapatıp yola devam etti. Kafamı kaldırıp yukarı doğru baktım. Gökdelenler içinde tek başına kalmış müstakil ev gibi duruyordum. Hepsinin boyu benden uzundu. Çevremde annem, dayım, tanımadığım iki adam, bir valiz, iki halı rulosu ve H…….. isimli marketten alınmış erzak poşetleri vardı.

Elimi kapının camlı bölümüne uzatıp dışarı bakmaya başladım. Gözümün önünden şeritler, bariyerler, irili ufaklı binalar, ağaçlar geçmeye başladı. Ufuk çizgisi, kamelyalar, sahil kenarındaki gösterişli restoran da gördüklerim arasında idi. Annem hastalanmasa bunları görmeyecek miydim acaba? Şimdi annem ve dayımla hastaneye gidiyoruz. Üst geçidin altında üç kişi, şoför içerisi dolu işareti yapıp geçiyor. O arada dayım, anneme yandaki kocaman binaları göstererek “üniversiteyi burada okudum diyor”

Arkadan iki ablanın kahkahası geliyor, kulaklarını takmış müzik dinliyorlar. İki koltuk ötede iki adam isimler üzerine hararetli bir tartışmaya girmişler. “Ya -Kafiye- diye isim mi olur o şiir terimi değil mi?” Kafasının üzerinde güneş gözlüğü olan beyaz tişörtlü kırklı yaşlarda diğeri cevap verdi. (Adamın bakışlarından kliması çalışmayan, koltukları birbirine geçecek kadar yakın olan, eski model bu dolmuşa beddua okuduğu belli oluyordu.-ben hariç bunu kaç kişi anladı bilemiyorum- ) “Şiirle uzun yıllar haşır-neşir olmuş bir topluluğun fert isimlerinde elbette şiirle alakalı terimler bulunur. Üstelik bir kadının isminin kafiye olması kadar güzel bir adlandırma yok. Uyum noktasında.” (ikisi birden gülüyorlar, çok da kaliteli bir espri değil, fakat algı durumlarımız ve kelimelerin bağlamı farklı sanırım)

Böyle gidiyoruz, kalabalık, klimasız, sohbet muhabbet içinde. Ben onlara göre üç yaşlarında dünyadan haberi olmayan bir çocuğum hatta bebeğim. Çevremdeki insanların nadir kullandıkları tebessüm kırıntılarından nasibimi almaya çalışıyorum. Ben de onlara gülüyorum.

Otomatik kapı açıldı, bizle beraber dört kişi daha indi. Hastane şehir merkezine 100 m., beyaz üzerine mavi giydirilmiş camlarla örülü. Dışarı bakan yüzlerce pencere, on katlı, beş bloktan oluşuyor. (bu yaşta bunları bilmiyorum tabii ki ileriki on yılda asansör firmasından katlarda poliklinik dağılımına kadar her şeyi öğreniyorum) içeride bir hengâmedir kopuyor. Her tipten her yaştan insan var. Her kapının önünde onlarca insan, beyaz, yeşil, kırmızı, formalı insanlar etrafta dolaşıyor. Bunların hepsinin işleri ve birimleri farklı. Yüzleri asık, hareketleri çabuk, bazılarında kibir, bazılarında umursamazlık, insan görmekten bıkmış bir halleri var.

Acil servisten giriyoruz. Gideceğimiz birim üç kat yukarda asansör bozuk, baya bozuk, biri servis dışı, birinde insanlar mahsur kalmış -bip bip- diye belirli aralıklarla uyarı zili çalıyor. Merdivenler kareler çizerek bütün katları dolaşıyor, yukarı doğru bakıyorum bulunduğumuz kattan en üste sekiz kat var. Koridorun ortasında maviler giymiş sırtında İ… Temizlik yazan temizlik görevlisi yerleri paspaslıyor. Sadece yanından geçenin duyabileceği tonda bir türkü mırıldanıyor. İpekten mendilini/ Yıkadım kırışmıyor./ Yar elimde resmin var./ Gülüyor konuşmuyor. Bizde geçerken kulak misafiri oluyoruz. Merdivenlere yöneliyoruz. İlk basamağı adımlamadan basamakları tek tek tıklayarak inen gümüş yüzüğün bize doğru yaklaştığını görüyoruz. İki basamak çıkıyoruz. Bir kadın oğlunun elinden çekiştiriyor.

“Oğlum burada misket oynanmaz. Eve gidelim arkadaşlarınla oynarsın.” Çocuk dört yaşlarında benden daha kilolu, mavi gözlü, kısa şort, sarı sıfır kol tişört giyiyor. Kolunda uzun bir bandaj var. Gözlerinden yanaklarına süzülen yaşlar arasında elindeki misketleri merdivene bırakıyor. Misketler demin yanımızdan geçen gümüş yüzüğün ardından koridora yayılıyor.

Basamakları çıkmaya devam ediyoruz. Boğazında stetoskop olan beyaz önlüklü bir abi, sarı önlük giyen bir abla ile konuşmaya çalışıyor (abla hemşire galiba)

“Nevin bak herkes bize bakıyor, tamam bütün istediklerini alacağım ama evi nasıl taşıyalım. Muhiti temiz, dubleks ev, bir yıllık kirasını peşin verdim. Biliyorsun araba aldık.”

“Ben Bilmem, Hakan, ben bilmem, annem o evi beğenmedi. Beyaz eşyayı da seçerken neden bana sormadın”
“Bitanem, bak, biraz mantıklı ol, hepsini yenileyelim de aldığımız onca şey var, bak arabanın taksitleri de var. O kadar borcun altına girdik. Neden durup dururken kendimizi zora sokalım.”
“Sen böyle konuşmaya devam et Hakan”

Onlar orada tartışırken geriye doğru bakıyorum. Koridorda yürüyen hastalardan biri yerdeki misketleri fark edemeyip üzerine basıyor. Sırtüstü yere düşüyor. Elindeki serum poşeti yere düşüp patlıyor. Bu sırada asansörün teknik servisi asansörde kalanları kurtarmak için giriş yapıyor. Görevlilerden biri elindeki anahtarı asansörün üst kısmındaki yuvaya yerleştiriyor. Kapalı olan kapı açılıyor. Kapı açılınca millet rahat bir nefes alıyor ama yaklaşık on beş kişinin yarı beline kadar olan görüntüsü ile karşı karşıyayız. Görevliler asansör kabinini yukarı çekiyor. İçerdekiler koridora doluşuyor. Sırtüstü düşen adam halen yerde, temizlik görevlisi doğrulup elini beline koyuyor.

“Bak Hakan, ben annemin tek kızıyım, annem ne derse o, evi de taşıyacağız, o eşyalar da değişecek işine gelirse, şu yüzüğü de koridorda bırakma” (Asansörden kurtulanlar sesin geldiği yöne doğru bakıyor. Temizlik görevlisi yere düşen adamı kaldırıp tekerlekli sandalyeye oturtuyor. Elinden misketleri bırakan çocukla annesi yanımızdan geçiyor. Biz basamakları çıkmaya devam ediyoruz. Hakan Abi’nin yüzü yerde –hadi abi ya bu kadar prim vermeyin bunlara ne olacak halimiz- “Tamam, Nermin, tamam. “ yüzüğü almak için merdivenleri iniyor.

Ne merdivenmiş ya kısa film gibi, merdivenleri çıkıp annemin tedavi olacağı polikliniğin önüne geliyoruz. Sırası gelince içeri giriyor. Ben dayımla koridorda bekliyorum. Doktor bazı tahliller istiyor. Kan, tomografi, solunum testi… Hepsini yaptırmamız epey zaman alıyor. Annem “öğleden sonraya kaldık” diyor. Tahlil yaptıracak diye sabah kahvaltı yamamıştı. Kantine inip tost ve ayran alıyoruz. Ben sadece ayran istiyorum. Annem yemeğini bitiriyor. Bekleme salonuna geçiyoruz. Ayranımı bitirdikten sonra üzerime bi ağırlık çöküyor. Bi uyku bastırıyor. Annemin omzuna yaslanıp uyuyorum.

“On kadar çocuk ahşap bir köprünün üzerinde yürüyoruz. Göğe bakıyorum, üzerimizde kocaman iki kara bulut, kafamı sola çeviriyorum, deniz görünüyor, ufukta basamaklar halinde üç kara bulut daha, on kadar çocuk üzerimizde bembeyaz kocaman atletler, -sadece atlet, tek parça başka bişe yok- diz kapağımıza kadar, ayağımızda zincir, çocukların hepsini tanıyorum, bizim mahalleden, en önde siyahlar giymiş bi adam, elinde asası, diğer elinde bizi bağlayan zincirlerin anahtarları, yüzü görünmüyor. Yürüdükçe ahşap köprü sallanıyor, bastığımız eski çürük tahtalar çatırdıyor. Gene göğe bakıyorum iki siyah bulut…

İyi de nereye gidiyoruz? Çocuklardan üçü korkuyor yanaklarından süzülen gözyaşları derenin suyuna karışıyor. Bu şekilde uzun süre yürüyoruz. Duvarları siyah, pencereleri küçük, etrafı demir parmaklıklarla çevrili bir binanın önünde duruyoruz. Adam ayağımızdaki zincirleri çözüp bizi içeri bırakıyor. İçerisi ana-baba günü, bizim gibi bir sürü çocuk var, yüzleri solgun, gözleri yaşlı, elleri yumuk, üstte yok başta yok, ayakları çıplak, kimi hasta, öksürüyor yüzünü siyah lekeler bürümüş –salgın hastalık- kiminin ayağı sakat, kimi korkudan bi köşeye büzüşüp kalmış konuşamıyor, ağlamıyor bile, sadece donuk gözlerle etrafa bakıyor. Burada iki yüzden fazla çocuk var.

İçerisi dışarıyla aynı, duvarlar siyah, bir köşede siyah cam kırıklar ve yanan ateşten kalmış kül, üzerinde erimiş plastik parçaları, tavuk kemikleri, ateşin yanında içinde alkol olduğu anlaşılan şişeler, yerde belirli aralıklarla kan lekeleri, bu geniş salondan üç kapı, üç odaya açılıyor, kapılardan biri aralık, beyaz paravan görünüyor, makas neşter, keskiler, adını bilmediğim başka eşyalar. Etrafta saçı sakalı birbirine karışmış, yüzü insanlıktan çıkmış, kocaman göbekli, yırtıcı havyalar gibi bakan üç bekçi var. Bizi buraya kapattılar.

(Anne “bu nasıl rüya” uyandır beni!)

Bu bekçilerden biri bizi baştan ayağa inceliyor. Dişlerimizi, el ve ayak tırnaklarımızı, gözlerimizi, bu işlem bittikten sonra yer gösteriyor “gidin yatın zıbarın, yarın sizi çok eğlenceli dakikalar bekliyor” diyor. Gösterdiği yere gidip yığılıyoruz kimi korkudan ağlıyor, hepsi tanıdığım çocuklar…

Taş zemin üzerine serili hasırlar, çocuklar tıkış tıkış, bu taşların üzerinde uyumaya çalışıyor. Bize gösterilen yere gidip yatıyoruz. O siyahlar giyen adam bizi ne kadar yürüttü bilemiyorum. Kafamı yere koyar koymaz uyuyorum.

Bu sefer yine o ahşap köprünün üzerindeyim -tek başıma-, karşıdan başında kasketi, üzerinde yeşil yeleği, ayaklarına dolanan yeşil geniş pantolonu ile çiftçiye benzer bi adam geliyor. Adam yanıma yaklaşıp elinde bulunan yarım çay bardağı yoğurdu verip “biliyorum o “Siyah kale”ye esir düştünüz, oradaki hasta çocukları iyileştirmek ve esir çocukları kurtarmak senin elinde bu yoğurdu al, “Süt deresi”ni bulun, dereyi mayalayın yoğurt olsun, mayalanan yoğurttan üç kase ayırın –bu üç kaseyi bekçiler yiyecek ve uzun süren bir uykuya dalacak- diğerini beyaz kaplara doldurun, önce kendiniz yiyip güçlenin, kalanını “Siyah kale”de hasta olan çocuklara götürün o yoğurdu yiyen iyi olacak” dedi. Kısa bir süre sonra ahşap köprünün üzerinde yürüyüp kayboldu.

Adam kayboldu, ben uyandım, vakit sabah namazına yakındı. Yarım çay bardağı yoğurt yanımdaydı. Önce bizim çocukları uyandırdım, sonra durumu anlattım. Gidip “Süt Deresi”ni bulmalıydık. Ne kadar kalabalık gidersek bizim için o kadar iyiydi. Arkadaşlarım pek anlamışa benzemiyordu fakat buradan çıkmak istiyorlardı. Bekçiler uyuyordu. Kapılar açıktı, sadece en dışta bulunan demir parmaklıklı kapı kapalıydı. Herkesin aklında aynı soru vardı. Bekçileri uyandırmadan o kapıyı nasıl geçecektik. Gün aydınlanıyordu. Bekçiler uyanacak ve bizim için zor anlar başlayacaktı. Bunun bilincinde olan arkadaşlarımın birçoğu ağlamaya başladı. Böyle durumlarda birinin soğukkanlı olması beklenir. Onlar ağlarken ben etrafı gözlüyordum. Acaba buradan nasıl çıkarız? Baktım ki yerde bulunan bir zincir halkasının üzerine düşen gözyaşı damlası o demir zinciri eritmeye başladı. Buradan nasıl kurtulacağımızı buldum. Bütün arkadaşların gözyaşlarının bir şişe içinde biriktirdik. Hep beraber demir kapıya doğru yürüdük. Şişedeki gözyaşını demir parmaklıklara doğru savurduk. Bir çocuğun rahat geçebileceği büyüklükte bir kapı açıldı. Teker teker o karabulutun içinden kurtulduk.

Ben önde çocuklar arkada “Süt dere”sini aramaya koyulduk. Soluma doğru baktım, denizin üzerinde üç kara bulut -bu sefer ok şeklini almış- bize yol gösteriyordu. Bu ok işaretini takip edip dereyi bulduk. Elimde bulunan yarım çay bardağı sütü dereye döküp mayalama vakti geldi. Bu işi yapmak için ağzı dualı, alnı secde görmüş bir çocuğa ihtiyaç vardı, hepimiz az çok camiye cumaya gitmiştik fakat istedim ki aramızda hafız varsa dereyi o mayalasın. Tutsak çocuklardan biri el kaldırdı ve yapabileceğini söyledi. Besmele çekip, fetih suresi okudu, elleri havaya kaldırdı. Bizde dua için avuçlarımızı semaya açtık. Şimdi yaklaşık kırk çocuk elleri göğe çevrilmiş dua ediyordu. Yarabbi, bize kapılarını aç, kalplerimizi din, iman ve itaat üzere sabit kıl, kötülerin tuzaklarını üzerlerine çevir, arkadaşlarımızı kurtarmak için bize fırsat ver. Sen Rahman ve Rahim olansın. Âmin

Hafız dualar arasında “Süt Deresi”ni mayaladı. Saat epeyce geç olmuştu ve mayanın tutması için on iki saate ihtiyacımız vardı. Dereyi ararken epeyce yorulmuştuk. Derenin kenarında dinlenmek için uykuya daldık. Bir kısmımız nöbet bekledi, bir kısmımız gece yarısı uyanıp namaz kıldı. Sabah uyandığımda guruptaki çocuklardan Metin yanıma geldi ve gördüğü rüyayı anlatmaya başladı.

“Bizim mahalledeki parkta arkadaşlarla oynuyorduk,.yanıma takım elbiseli siyah gözlü, kare çerçeve gözlüklü bi adam geldi. Elimden tuttu, banka oturduk. Gözlerime baktı. Saçlarımı okşadı, gözlerinden sevgi taşıyordu.

‘Amca sen kimsin, benden ne istiyorsun?’
‘Ben Arif Nihat deden evladın şimdi beni iyi dinle, sana bir şiir ezberleteceğim bu şiiri ileride
kullanacaksın.’
(Yelkenler dikilecek, yelkenler biçilecek/Dağlardan çektiriler, kalyonlar çekilecek/Kerpetenlerle surun dişleri sökülecek… Yürü hala ne diye oyunda oynaştasın/Fatih’in İstanbul’u fethettiği yaştasın ) O okudu ben dinledim, Ben tekrar ettim o dinledi, baktı ki şiir yanlışsız okuyorum, beni anlımdan öptü.” Uyandığımda gün yeni ışıyordu.”

Metin rüyasını anlatmayı bitirdi bu sefer elinde davulu andırır bir çalgıyla Mahir geldi. “Gece uyku tutmadı esnek fındık ağaçlarından yaptığım kasnakları birleştirdim ve üzerine asma yaprağı gerdim. Gerilen yapraklara dokunduğumuzda tok ve gür bir ses çıkarıyor. Tasarladığım bu alete “DUN” adını veriyorum Bunlardan on kadar hazırladım. Arkadaşlarımızı kurtarmak için yola çıktığımızda ayak seslerimize karışan DUN sesleri kötülerin yüreğine korku salsın istedim.”

“Süt Deresi”nin yanına vardık. Mayaladığımız dere tamamıyla yoğurda dönüşmüştü. Önce üç kaseyi yoğurtla doldurduk. Sonra yoğurtlarımızı yedik. Elimizde yoğurt kaplarını doldurduk. Artık gitmek için hazırdık. Kırk kadar çocuk elimizde yoğurt kapları dilimizde Metin’e öğretilen şiir, ayak seslerimize karışan DUN sesleri ile ilerliyorduk.

(Yelkenler dikilecek, yelkenler biçilecek/Dağlardan çektiriler, kalyonlar çekilecek/Kerpetenlerle surun dişleri sökülecek… DUN DUN DUUUN DU DU DUN DUN, DUN DUN DU DU DUN DUN DUUUN, DUN DUN DU NU DU NU DUN)

Uzun süre yürüdükten sonra bir ormana vardık. Ormanda ceviz ağaçlarının bulunduğu bölümde dinlenmek için mola verdik. Uzun zaman sonra yeşil yaprakları görmek bizi sevindirdi. Bir ceviz ağacı bize nereye gittiğimizi sordu. Ona “Siyah Kale”de olanları anlattık. Arkadaşlarımızı kurtarmaya gittiğimizi söyledik. Anlattıklarımız karşısında “Ceviz Ağaçları” çok duygulandı. Hep bir ağızdan “Biz de sizinle geliyoruz” dediler. Ormandan ayrılmadan bize ceviz ikram ettiler. Dinlendikten sonra, biz önde, ardımızda “Ceviz Ağaçları”, dilimizde şiirimiz, ardımızda DUN sesleri yürümeye devam ettik.

Yürüdüğümüz yol üzerinde papatyalara rastladık. Papatyalar söylediğimiz şiiri çok beğendi. İçlerinden biri bana biz de şiir okuyoruz. Kendimizi bildik bileli Yunus’un bize öğrettiği “sordum sarıçiçeğe/ annen baban var mıdır/ çiçek eydür (der) /derviş baba, annem babam topraktır” şiirini okuruz.
-Siz nereye gidiyorsunuz”
“Biz “Siyah Kale”den arkadaşlarımızı kurtarmaya gidiyoruz.
(papatyalar köklerini topraktan söküp) “Biz de sizinle gelmek istiyoruz. Sonra tekrar toprağa döneceğiz. Topraktan geldik, toprağa döneceğiz. Bizleri var eden Allah’a hamd olsun.”

Papatyalar da ardımıza takıldı. Bir zaman sonra bizi takip edenler arasında bir grup “Mavi Kelebeğin” olduğunu fark ettik. Kelebekler papatyaların önünde kanat çırparak ilerliyordu. “Siyah Kale”ye arz kalmıştı. Aramıza yeni katılan kelebeklerle birlikte –biz- büyük bir ordu gibi ilerliyor, şiirimizi okuyorduk.

Biz elimizde yoğurt kapları, ardımızda mavi kelebekler, papatyalar ve yeşil ceviz ağaçları, dağı taşı titreten fetih şiirimizle ilerliyorduk.

(Yelkenler dikilecek, yelkenler biçilecek/Dağlardan çektiriler, kalyonlar çekilecek/Kerpetenlerle surun dişleri sökülecek… DUN DUN DUUUN DU DU DUN DUN, DUN DUN DU DU DUN DUN DUUUN, DUN DUN DU NU DU NU DUN)

“Siyah Kale”ye vardık. Üç kase yoğurdu bekçilerin önüne koyduk. Yoğurdu yiyen bekçiler uykuya daldı. Elimizdeki yoğurtlardan içerde olan arkadaşlarımıza yedirdik. Yoğurdu yiyen çocukların yüzüne can geldi. Biz, -yüzlerce çocuk- bir daha uğramamak üzere “Siyah Kale”den ayrıldık.”

(…)
Annemin sesiyle uyandım. “Hadi oğlum, gidiyoruz, burada işimiz bitti.” Hastaneden ayrıldık. Şimdi ben ne zaman ayran içsem “Süt Deresi”ni, “Siyah Kale”yi, ceviz ağaçlarını ve ezberimde kalan şiiri hatırlıyorum.

___________________________

1- “İyi Çocuk” isimlendirmesi olumsuz çağrışımı olan zıddına tepki/eleştiri/alternatif olarak düşünülen bir isimdir. Hikayede de anlatıldığı gibi “İyi Çocuklar” sonunda bütün batıllar karşısında muzaffer olacaktır.

Paylaş

Bu Sayının Diğer Yazıları

Birlik / Ay Vakti
Kandillerinde Yakılmak Üzere / Şeref Akbaba
Göklerin Yeryüzü Kederi / Necmettin Evci
Kudüs, Mısra-ı Bercestedir -Kudüs Şiirleri Üzerine... / Salih Uçak
Tüm Saatler Kıyamete Kurulmuştur / Mehmet Baş
Tümünü Göster