Vehmi Zindan

43
Görüntüleme

Ses: Bekleniyorsun.

Bekliyor musunuz, hâlâ bekliyor musunuz? Oysa ben çoktan bırakıp gideceğinizi sanmıştım. Saatler toplanıp gitmiş, defalarca günün ışıkları toplanıp gitmiş, gelen gitmiş ve gelen gitmiş, siz hala bekliyor musunuz? Kapının kolunu tutmuş bekliyor musunuz? Unutmuş muyum beklediğinizi? Hayır. Hep unutmuş olamam, ancak gecikmeli olarak aklıma geldiğinde artık bekleyebileceğinize dair umutsuzum. İnsan bir kere yolu yitirdiğine karşı (hani sözü yitirdiğine karşı söz bulamayışı gibi) artık öyle kolay yol bulamıyor. Şu adımı atsa, ondan başlasa, hayır ondan başlamasa; geç midir erken midir, bekleniyor mudur beklenmiyor mudur, bekleyen öylesine gidişini nasıl karşılar, yoksa artık öylesine içinden geldiğinde içinden geldiği gibi gidemez mi? Bir kere tereddüdün eli değdi mi, en akla gelmeyen uçta köşede kalmış olanlar bile işin içine girip şüpheyi büyütüyor. Dağ dağ oluyorlar, artık dağları aş ki aşabilesin. Güneşse yanıp söndü çoktan. Bu kadar kendi içimde alıp verdikten sonra bugün de geçti diyorum, artık yarına. Peki, buradaki ve bu haldeki yarının penceresi nereye bakar? Bu pencereden baktığımda hangi dünya kucaklar beni? Perdesi kalkar mı karanlığın? Şu eriyen-tükenen kandilin sıkıntı duvarını aşar mıyım? Tükenenler tükenenlere eklenirken, yarın da bunun bir benzeri olacak muhakkak. Bu kesinliğe nereden mi vardım? Düşündüklerimden. :

“Bu kadar’’ diyorum “bu kadar çok zaman geçmiş, çoktan vazgeçmiş ve beklemeyi bırakmıştır.’’ Bu kadar zaman gelmeyen, bir yokluğa dönüşmüş değil midir artık? Evet, belki de yoklukla eş anlamlı olmuşumdur. Belki de görür görmez der ki “Beklenmiyorsun artık, kandilin yağı bitti. Kör bir karanlığa git haydi.’’

Bu kadar uzun bir süre gelmeyen için hep kapı açık tutulur mu?

Sonradan anlıyorum ki tutulurmuş. Süre değil, beklenenin kendisiymiş kapının açık ya da kapalı olmasını belirleyecek olan. Ben sadece aradan geçen zamana bakmışım. Ve baktıkça baktıkça uzayan mesafe gibi şerit şerit başını alıp giden ve dönemeçte karanlığa ve boşluğa el veren zaman, imkânsız kılmış dönüşü. Sanki de bir çıkmaz sokak, geriye dönen tek çıkar yolunu da kaybetmiş. Dönüş, umutsuzluklardan umutsuzluklara olmuş.

Sözümün zamanı geçti nasıl dönerim? Gün batıyor nasıl dönerim? Belki de kapı kapandı nereye dönerim?

Ansızın kapı açılıyor ve buyur ediliyorum.

– Girmeyecek misin?
– Şey… ben sandım ki…
– ne sandın?
– Sandım ki kandilin yağı bitti her yer kör karanlık.
– Gün bitse de güneşin ışığı biter mi hiç?
– Ama hala zindan… değil mi yoksa?

Kalbimdeki perde gözümdeki perde miydi? Söz ve eylemlerim arasında bu uçurum, bu tutarsızlık neydi? İçimdeki dinmeyen mücadeleden doğan bir hoşnutsuzluk bütün kandillerin yağını bitirecek kadar karanlık devşiriyordu. İçerdeydim daha ne? Dışarıda olsam daha mı iyiydi, hiç değilse buranın kandiline dokunmamış olacaktım, ama hayır burada kandil değil, güneş söz konusuydu. Yine de bütün hallerime sirayet etmeliydi doğruluk. Kimi kandırıyordum? Kapı kanmazdı. Öyleyse kendimi. Belki de ak pak bir nehirdi burası, biraz sabredebilsem… biraz sabredebilsem arınacaktım belki de. Ama nasıl sabredilebilirdim buna, zindandaydım. Nereye gitsem zindanımı da beraber mi götürüyordum? Hem kandilin bittiğini görmüştüm. Hayır görmemiştim. Görmüştüm. Neden güneşi unutuyordum ki?

– Perdeyi açayım mı beyefendi, güneş doğdu.
– Hayır. Hem ne zaman girdin içeri? Kimsin sen?

– Zindan bekçisiyim, gerçi aksi de olabilir, aydınlığın bekçisi. Her gün güneşin doğduğunu haber vermek için başınızda bekleyeceğim. Sadece hatırlatmak için.

– Bekleme. Kimse beklemesin beni. Bekleyenler yüzünden kötüyüm. Bekleyenler yüzünden mücadele içindeyim. Bekleyenler yüzünden halimle hakikati karşılaştırıp duruyorum, ya da hayır hepsi benim yüzümden, ya da hakikatin kendinden dolayı, neyse işte karıştırıyorum. Bekleyenler yüzünden sayısız aynalardan bakıyorum kendime. Bu kadar yüzüm mü var? Yok, perdeyi çek.

– Zaten açamamıştım. Ama yaşıyorsunuz ya efendim, bu mezardan, pardon zindandan çıkmanız, pardon yani zindanda olmadığınızı hatırlatmam lazım. Hem zindan niçin? Galiba kendinize karşı yasaklarınız biraz fazla. Üstelik kanun ve yasalar bir suçunuzu tespit edememişken… Yani zindana ne sebep ne gerek var. Ama bakın ahlak kitapları ne diyor bilemem.

– Çık dışarı çabuk.
– Ben bir yere gidemem ki, ben bekleyenim. En uzak kapınızın önündeyim.
– Senin gibi birini tuttuğumu hatırlamıyorum.
– Ben tutulacak biri değilim, gönüllü buradayım, zindan varsa ben de varım.
– Tamam, tamam bari kapının önüne çık.

Çıktı, kapıyı kapadı ve ardından hemen kapıyı açtı:

– Güneşin doğduğunu hatırlatayım mı?
– Hayır.
– Yani bugün güneş doğdu perdeyi aralarsanız görürsünüz.
– Kapat kapıyı, kapaat.

Zindandan kurtulursam zindan bekçisinden de kurtulurum. Neler diyorum ben ya, sorun zindan bekçisi mi? Asıl sorun benim bu zindanı vehmetmiş olmam. Hem de bu kadar çerağ yakıp, geceye kandil taşıyıp, güneşe pencere ve perde açanlarıma rağmen. İyi ki bekleyenlerim varmış. En azından onlar için birazcık kendimi değiştirirsem (umutlu bakabilirsem), belki benim için de bir şeyler değişir.

– Zindan bekçisi çabuk gel buraya perdeyi aç. Gel dedim sana. Gel! Gel!

Gelen olmadığından kalktım kapıyı açtım kapı önünde yoktu, etrafa baktım, hayır yoktu. Odaya dönüp kapıyı kapattım ve perdeyi açmak için pencereye yürüdüm. Her adımımla, zindan adım adım geride kalıyordu ve Ses: “Seni hep beklemeseydik ve çağırmasaydık aydınlığa, vehmini gerçek sanmaz mıydın?’’ diyordu.

Paylaş

Bu Sayının Diğer Yazıları

Saklı Mektuplar | 91 / Şiraze
İnşirah Kapıları / Selami Şimşek
Turnike / Nurullah Genç
Dilimde Uzayıp Giden İmren, Ağır Ağır Kıvranır Dol... / Ali Yaşar Bolat
Her Şeyi Değiştiren Bir Şey / Necmettin Evci
Tümünü Göster