Dört Kardeş

197
Görüntüleme

Dedem geldi dün akşam, babamın huzuru kaçtı. Karşılaşmamak için erken çıkıp, geç döndü ama dedem inatla onu bekleyince çaresiz geçti yanına oturdu.

– Oğlum ne var ne yok?
– Ne olsun, borca battık bir daha çıkamıyoruz, sen de bilmiyor gibi soruyorsun.
– Aslında fena para da vermiyorlar size.
– Lafta öyle ama… Neyse boş ver.
– Namaz abdest ne âlemde, başlamıştın geçen?
– İşten güçten kafamı toplayamıyorum ki. Yine başlayacağım ama hele şu işler yoluna girsin.
– Peki, çocuklar siz nasılsınız?
– Babam odanın ampulünü söktü.
– Benim de harçlığımı kesti.
– Sus kız! Bak deden masal anlatmaz yoksa.
-Demek masal istiyorsunuz.
– Eveeet.
– Dört kardeşi biliyor musunuz?
– Yoo!
– Gitsem ben. İçeride şey yapacaktım…
– Gitme, otur!

Bir varmış bir yokmuş çocuklar. Evvel zaman içinde, güller pazar içinde, gül hanenin birinde mutlu bir şekilde yaşayan dört kardeş varmış. O dönemleri bilenler bilir, bilmeyenler de sorup öğrenir, Padişahlar sevdikleri kişiye işlesin diye toprak verirmiş o zamanlar. Toprağı alanlar, vergilerini ödeyip artanıyla da gül gibi geçinirlermiş. Amma seferberlik vakti de kılıç kuşanıp padişahın yanında harbe gitmeleri lazımmış. Böyleymiş yani eskiden. İşte bizim kardeşlere de Padişah mülkünden cennet gibi bir köşe düşmüş. Kardeşlerin en büyüğü, uslu bir oğlanmış, Sultan onu çok severmiş. O yüzden ne vakit istese Padişahla görüşebiliyormuş. Memurlara falan takılmaz doğrudan çıkarmış huzura. Kimse “dur” diyemez, O da ailenin tüm dileklerini Padişah’a arz edip ne lazımsa alır gelirmiş yukarılardan. İkinci kardeş, hesap kitaba bakmakla görevliymiş. Hasattan sonra padişahın hakkını, vergisini iyice hesap eder, hatta yağışa veya kuraklığa göre ne ekilecekse onu iyi düşünür, hep verimli işler yaparmış. Üçüncü kardeş ise ticaretin erbabıymış. Zararlı işleri hemen sezer, böylece zarar edecekleri ticarete kardeşlerini sokmazmış. Mahsulâtı en karlı elden çıkarırlarmış onun sayesinde. Ama en küçük kardeş var ki serseri dedikleri tipten, yaptığı işlerin sonunu pek düşünmez canı nasıl isterse öyle yaparmış. “Nasihati dinlemez ki anlasın. Bari biraz yola gelse de güvenseler. Yoksa itimat olunmayacağı herkesin malumu…” Çarşıyı pazarı görmek, evin ihtiyaçlarını almak gibi basit işleri vermişler ona da. “Ah, keşke yapsa…” Olacak ya, olmuş işte. Küçük kardeş başlarına öyle bir çorap örmüş ki çıkaramamış kimsecikler. Odun alacağım diye pazara gitmiş. İyi gitsin, zaten işi ne? Ama zannediyorlar ki iki kucak bir şey alıp gelecek. Ne bilsinler evdeki tüm parayı gizlice alıp hepsini oduncuya kaptıracağını. Oduncu çakal zaten, bir de “Bunun kadar kolay kanana rastlamadım.” Diye caka satmış arkasından.

Meşe, kayın fiyatına sattığının çoğu kavak dalı, yanar geçer yel gibi… Bizimki yaramaz odunlarla öküz arabasını tıka basa doldurup evin yolunu tutmuş. Arabaya haddinden fazla odun yükleyince yan yan gitmeye başlamış öküzler ve nitekim vadideki asma köprü biraz sallanınca araba tepetaklak olup, köprüden aşağıya “güp” diye yuvarlanmışlar. Kendi de arabanın altında kalmış zavallı. Ağabeyleri duyar duymaz yetişip çıkartmışlar ama gel gör ki her yanı yara bere; kırık, çıkık… O günden sonra küçüğün bakımını en büyükleri üstlenmiş. İlacı, yemeği, derken neredeyse tüm vaktini kaplamış bu işler. Hasta diye kardeşini sırtında taşıyormuş. Artık saraya falan gidemez olmuş o yüzden. İkincileri, ufak kardeşin evdeki işlerini üstlenmiş. Odun kırmak çarşıya gitmek olmuş artık işi gücü. Üçüncü de kurtarabildiği odunlarla pazarın yolunu tutmuş. Bunları satabilse belki bir nebze ziyandan kurtulacaklarmış. Bu yüzden büyük kardeşlerin gördükleri önemli işlerin çoğu yapılmamış bazısı da unutulmuş. Bağ bostan kurumuş önce, sonra da Padişaha gönderilmesi gereken vergi ödenmemiş. O da almış ellerinden emanete verdiği tarlasını, “Layık olan gelsin ona vereyim.” Demiş.

– Vay be ne masalmış ama. Acıklı son yani…

– Hoşuna gitti herhalde.
– Güzeldi ama sonu kötü bitti, pek çocuk masalı gibi gelmedi bana.
– Çocuk masalı değil ki zaten, seni anlattım ben.
– Beni mi?

– Masaldaki o ev var ya, o sensin işte. O dört kardeş de senin kalbin, aklın, vicdanın ve nefsin. Padişah da Hak Teâlâ Hazretleri… Nefisin, kardeşlerini nasihatini dinlemeyip büyük bir hata yapmış.

– Nasıl yani?

– Nefsin, Kalp, Akıl ve Vicdanını dinlemeyip lüks şeylere heves etmiş. Onlara sormadan heves satıcısına aldanıp lüzumsuz borcun altına girmiş, sonra da altında ezilmiş.

– Eee?

– O zaman ne yapmış diğer kardeşler? İşi gücü bırakıp ona yardıma koşmuşlar. Sonra bir bakmışsın Kalp nefsi sırtına almış dünyada gezdiriyor, Akıl basit işlerinin peşinde, Vicdan’sa ince muhasebeyi çoktan bırakmış günü kurtarmanın telaşında. Sultanın hakkı olan namaz da unutuldu mu, al sana katmerli bela.

– Tarla, tapan gidecek yani. Peki, nasıl kurtaracağız malı mülkü.

– İktisat edeceksin oğul. Lüzumsuz yüklerin altına girmeyeceksin. O zaman kalp kendi işine bakar, Allah ile olan bağı kopmaz, Hediyeleri alır gelir ötelerden. Akıl, kârı zararı hesap eder, Vicdan da zararlı işleri sezip hatadan vaz geçirir. Burada bereket, orada cennet olur…

– Olur, mu ki?

– Olur tabi… İktisat eden bereket bulur. Geç oldu haydi yatalım artık. Hem şu ampulü de takıver, Çocukların yanında yatacağım bu gece.

– Dede, babam yeni telefon alacakmış, öyle dedi…

– Kız ne çok konuşuyorsun sen gece vakti. Sus bakayım herkes yatacak. Evde bereket de kalmamış zaten …

Paylaş

Bu Sayının Diğer Yazıları

Saklı Mektuplar | 91 / Şiraze
İnşirah Kapıları / Selami Şimşek
Turnike / Nurullah Genç
Dilimde Uzayıp Giden İmren, Ağır Ağır Kıvranır Dol... / Ali Yaşar Bolat
Her Şeyi Değiştiren Bir Şey / Necmettin Evci
Tümünü Göster