Nizar Kabbânî’nin Şiirlerinde Ortadoğu

178
Görüntüleme

Yenilikçi Arap şiirinin öncülerinden olan Nizar Kabbânî, 1923’te Şam’da tüccar bir ailenin çocuğu olarak dünyaya gelir. Hukuk eğitimi alan Kabbânî; karşımıza şair, diplomat ve yayıncı kimlikleriyle çıkar. Gençlik döneminde romantik-lirik şiirler kaleme alan şair, özellikle İsrail-Arap savaşından sonra siyasal şiire yönelir. Lübnan ve Suriye üzerine yazdıklarıyla dikkat çeken şair, 1967’den sonra şiirde anti-otoriter diyebileceğimiz temaları işler.

Amacımız özgün adı : “Kasaidu Mağdubun Aleyha” olan ve Türkçeye “Gazaba Uğramış Şiirler” adıyla çevrilen şiirlerinden yola çıkarak şairin Ortadoğu’ya bakışını daha çok politik çerçeveden görmeye ve göstermeye çalışmaktır. Doğu’yu ve Batı’yı ‘doğru okuyan’ ender sanatçılardan biri olan Kabbânî, ironik ve politik imajlarla yazdığı bu şiirlerde insan, coğrafya ve kader çizgisinde bize net bir Ortadoğu fotoğrafı sunmaktadır.

“Yazıyorum/ Hülagü’nün azıdişlerinden kurtarmak için dünyayı / çetelerin yönetiminden / Kabile şeflerinin çığlıklarından…/ Yazıyorum/ Kelimeyi kurtarmak için kontrol mahkemelerinden / Yazıyorum / Karanlığı yensin diye ışık…” Bu mısralar, Kabbânî’nin yazma eylemindeki amacı kadar, onun ‘edebi duruş’unu da özetleyen bir göstergedir. Şiiri, ikonografik bir çağrıya dönüştüren şair, kullandığı zengin imgelerle güçlü bir anlam dünyası oluşturmaktadır.

Ortadoğu’yu doğru okumak için ‘doğru referanslar’a ihtiyaç vardır. Tarih boyunca ‘ilgi odağı’ olan Ortadoğu’yu farklı pencerelerden okuyup anlamak, konum itibariyle bir hak ve sorumluluk olarak görülmelidir.

Şiirin hakkını şairce veren Kabbânî, bugün şiirin ayağa düştüğünü söyleyenlere karşı şu mısraları terennüm eder:

Şarkıcı nasıl söyler şarkısını
Dudakları dikilmişken efendim?
Bir Arap şairi ölünce bugün 
Kim dua eder ona? 
El öpmez benim şiirim
Doğrusu sultanlara düşer 
Şiirimin ellerini öpmek…

Şair, etkilenme endişesi kadar patrimonyal endişeyi de yaşar. “Şair ve patron” konusunda yazılıp çizilen her şey şiirin imkân ve imtihanı olmuştur. Kabbânî, şiire en üst apoletleri takarak onu kendi sınırları içerisinde hiçbir şeye boyun eğmeyen bir konuma taşır. Bu bakımdan ikinci dönem şiiri, hicve yaklaşan politik bir duruşun bütün özelliklerini bünyesinde bulundurmaktır.

1- Kabbânî’nin Şiirlerinde Tarih Dersleri

Tarihin tozlu rafları arasında gezip çağdaş olanı yorumlayan şair, belleklere Ortadoğu’nun değişen, dönüşen ve “kaybeden insanı”nı dramatik bir tablo ile resmeder. Kabbânî’nin tarih ve insan bağlamında resmettiği Ortadoğu, kan kaybeden ve mistik kadim medeniyetten uzaklaşan bir coğrafyadır:

Ne Ebubekir kaldı onlardan ne Osman 
Hepsi zaman müzesinde büyük heykeller
Habire eyerlerinden düşüyor atlılar
Hadımlar devletçiği ilan edildi 
Evlerinde hapsedildi müezzinler
Adet görüyor hepsi, gebe kalıyor
Emziriyor
Atlarını boğazladı hepsi
Kılıçlarını rehin verdi
Kadınlarını Rum komutana armağan ettiler

İlga edildi ezan… 
Hepsinin irileşti göğüsleri
Kadınlaştılar 
Şam beldeleri anılmıyor bugün
Coğrafya kaldı
“Yahudistan” deniyor 
Allah… Vay zaman! 

Kabbânî, raşit halifeler dönemine atıfta bulunarak kendi kimlik ve kişiliklerini unutan Araplara kadim dönemi hatırlatır. Bu hatırlatma ders alanlar için öfkeli bir uyarı, sitemli bir çığlık ve trajik bir vaveyladır. Şam’ın İsrail – Arap savaşı dönemindeki hali ile bugünkü durumu karşılaştırıldığında daha kötüye giden bir manzara söz konusudur. Kadınlaşan Arap erkekleri ile erkekleşen Arap kadınların çağdaş panoraması, Kabbânî’nin hayıflanmasına sebep olan vahim bir durumdur:

Tarihin defterlerinde
Ne kılıç kaldı ne at
Nallarını bıraktı hepsi 
Mallarını kaçırdı 
Arkalarında çocuklarını bırakıp 
Ölüm ve unutuş kahvelerine çekildiler 
Kadınlaştı hepsi 
Sürme çekti
Koku sürdü
Kamış dallarına yöneldiler
Öyle ki Halid’i Suzan sanırsın
Meryem’dir Mervan
Allah… Vay zaman

Tarih, ders almayanlar için tekerrür eder. Ortadoğu, medeniyetlerin beşiği olduğu kadar daima büyük olayların ve yıkımların da merkezi olmuştur. Bağdat, Kerbela, Şam, Filistin… Eksen şehir ve beldeler olarak en eski dönemlerden bugüne kadar en şaşaalı en tantanalı düğünlere şahit olduğu kadar; en trajik, en korkunç, en hüzünlü cenaze merasimlerine de eşlik etmiştir. Bugün bu beldeler dünden daha farklı değil: yine kan, yine gözyaşı, yine barut kokusu… Şam’ı terk eden Halid, Suzan /Meryem, Mervan oldu” çağdaş Batı sokaklarında!

Şair, an’ın dayanılmaz kaybını, tarihin şanlı sayfalarında gezinerek unutmaya çalışır. İslamî literatürde Ortadoğu’nun kalbi Kerbela’dır. Ve Hüseyin’dir diriliş güncesinin baş mimarı… Onurlu bir duruş, elifçe bir imgedir… Adalet ve özgürlüğün sembolü, İslamî dimağın eğilmeyen, bükülmeyen miladıdır Hüseyin… Kabbânî, “Beşinci Güney Senfonisi”nde kılıç ve kurban imgeleriyle Hüseyin’e atıfta bulunur ve şöyle der:

Adını güney koydum
Ey Hüseyin’in abasını
Kerbela’nın güneşini giyen
Ey kurbanlığa can atan gül ağacı
Ey gök devrimine bitişen yer devrimi
Ey toprağından buğday 
Ve nebiler doğan toprak….

Kabbânî, Araplığın onurunu kurtaran Hüseyin’i “güneyin efendisi” olarak görür. Şehadeti, parlak bir milat ve parçalanmış ümmete ürpertici bir mesajdır. Yurtlarını bırakıp giden Araplara “Zeynep’in topuğuna inen” hüznünü hatırlatır. Bugün yaşananlar kaybedilen “haysiyetin” bir sonucu değil midir? Şam’ı Halep’i Bağdat’ı bırakıp Batı bulvarlarında sefil olan Mervan’ın Meryemleşmesi’nden başka ne denebilir ki?

Yurtları yok yurttaşlar
Kuşlar gibi kovuldular zamanın haritalarına
Belgesiz yolcular
Kefensiz ölüler
Biz çağın fahişeleri
Her yönetici satar bizi
Bedelimize el koyar!
Sarayın cariyeleriyiz biz
Gönderir bizi o odadan öbürüne
Bir pençeden öbür pençeye….

Son birkaç yıldır Ege’de Akdeniz’de boğulan ve kefensiz kalan “ölü Araplar” manzarasını görmüş gibi yazan Kabbânî, kendi halkını “satan” otoriteye öfkeyle bakar. Hiçbir kıymet-i harbiyesi olmayan, oradan oraya sürüklenen insanları “çağın fahişeleri” olarak tanımlar. Bu tanımla anti-otorite karşı duruşunun kemikleşmiş ifadesidir. Arap devletlerinde yönetici otoritenin kendi halkına reva gördüklerini “satılan ve kiralanan bir kalem” olmadığı için daha cesur bir tavırla sergileyebilmektedir.

2- Kabbânî ve Şiir

Şair, ‘şiir vadilerinde boş boş dolanan kişioğlu’ değildir. Şair, kendisine bağışlanan “söz”ün hikmetini ve hakikatini haykıran kişidir. Kabbânî, şiirin ne olduğu konusunda nettir. Ona göre şiir, otoriteye karşı çıkan, başkaldıran bir çağrıdır. Şiir, asla otoriteye boyun eğmez. Şiir, “evet, isyan” diyebilmektir belki de… Kisra Nuşirevan’ın başındaki tacı yere çalan şeydir” şiir. Şiir, zaman ve mekânda sarsıntıya neden olan bir “zelzele”dir:

Dostlarım,
Başkaldırmıyorsa nedir ki şiir?
Azgınları ve azışları devirmiyorsa nedir ki şiir?
Zamanda ve mekânda,
Sarsıntı yapmıyorsa nedir ki şiir?
Kisra Nuşirevan’ın başındaki tacı
Yere çalmıyorsa nedir ki şiir?

Şair, sesi çıkmayan halkın çığlığı, görmeyen toplumun gözü, duymayan ümmetin kulağı ve halkı adına konuşan “sözcü”dür. Şair, otoriteye karşı duran hakikati haykıran kişidir. Şairin var olması taşıdığı kimliğin “başkaldırı” sıfatı ile aynı değerdedir. Şair, en çok şiircedir:

Ey seçkin dostlarım,
Dudaksızların dudağıyım ben,
Gözsüzlerin gözüyüm ben
Okumazlara denizin kitabıyım ben
Hapishane kaşalotlarına gözyaşıyla kazınan yazıyım ben
Bu çağ gibiyim ben sevgilim,
Çılgınlıklarla karşılarım çılgınlıkları
Kırarım nesneleri çocukluk içre
Kanımda devrim ve limon kokusu
Hep bildiğiniz gibiyim ben 
Hoşlanırım yasa çiğnemekten
Hep bildiğiniz gibiyim ben 
Şiirleyim… Yoksa var olmak istemem…

Kabbânî, sadece çağdaş Arap şiirinin değil, başkaldırı ve isyan ruhunu taşıyan Doğu’nun biricik ve cesur sesidir. Sözün ateş ağacı, özdeyişlerin kâhinidir. Kabbânî, satın alınamayan yüreğiyle Batı’ya meydan okuyan diriliş eri “Taha”, belki de “Doğu’nun yedinci” oğludur. Kabbânî Batı’ya varıp zehirli sulara alışmayan ve değişmeyen ruhuyla var olan şairdir.

Paylaş

Bu Sayının Diğer Yazıları

Saklı Mektuplar | 91 / Şiraze
İnşirah Kapıları / Selami Şimşek
Turnike / Nurullah Genç
Dilimde Uzayıp Giden İmren, Ağır Ağır Kıvranır Dol... / Ali Yaşar Bolat
Her Şeyi Değiştiren Bir Şey / Necmettin Evci
Tümünü Göster