Hıçkırık

176
Görüntüleme

Kuşkusuz, insan ne yaptığını bilir. Attığı her adımın neden ve niçinini de bilir. Konuşmaya başladığımız andan itibaren kelimelerde bu anlamıyla kullanılmak üzere sıralanmışlardır. İrade, burada devreye girerek kelimeler arasından uygun olanı seçip kullanma özgürlüğüdür. Bilinir ki kelimelerde, nefeslerde sayılıdır.

Seçtiklerinizden de sorumlu tutulursunuz, tercihlerinizden sorumlu tutulduğunuz gibi. Hayat bu tercihlerle birlikte yaşanılmış olanların toplamıdır. Toplayıp durduğumuz bu tercihlerin de elbette bir nedeni, niçini mutlak surette vardır. Demek oluyor ki burada bilinç dediğimiz husus devreye giriyor ve iradeyle birlikte bilincin şuura dönüşmesi söz konusu oluyor. Seçmek, tercihte bulunmaktır. 

Günler, aylar ve yıllar geçip gittikçe seçtiklerimizi değerlendirebilme olasılığını da elimizde bulunduruyoruz. Kuşku yok ki bu değerlendirme önümüzdeki seçki anlarında bize daha duyarlı, dikkatli, erdemli, vasıflı olmamıza yollar açıyor. Bu tecrübenin ne kadar kıymetli olduğuna işaret eder. Tecrübe, yaşadıklarımızla elde edilebilen bir değerdir. Genç kuşak, kendisinden evvel yol alanların tecrübelerini pek fazla kullanmaz. Çünkü hayatın sunduğu seçkilerde kendi insiyatiflerini kullanarak yanılgılarla, doğrularla birlikte pişerek değerin-değersizliğin kadrini ve kıymetini bilebilecektir. Tecrübe ne var ki böyle kazanılmaktadır.

Oturup gençleri başınıza toplasanız, onlarca saat biriktirdiklerinizden bahsetseniz, tecrübelerinizi anlatmış olsanız, onlar yine bildiklerini yaşayacaklardır. Elbette ki anlatılanların, tecrübelerin mutlak suretten nakledilmesi bir geleneğin de sürmesine işaret eder. Dindeki nasihat unsuru böylece toplumsal birikime katkıda bulunmuş olur. Anlatılan hayat hikâyeleri, öyküleri, anıları, tarihe tanıklık edildiğinin

de bir kanıtı olarak belirginleşmiş olur. Bu birikimler ya da yaşanmışlıklar gelecek kuşakların hafızasından mutlak surette seçkiler için, tercihler için, iradi kararlar için ilham vericidir. Asla ihmal edilmemelidir.

Toplumun hafızası olan büyüklerin tekrar ede ede bitiremedikleri bu anılar dünyası aslında tecrübeler dünyasıdır. Öyle birikim sahipleri vardır ki onları dinlerken yüzyıllar öncesinden başlayarak tarihe tanıklıklar ettirirler. Bunun kıymet ve değeri kaybedildikten sonra anlaşılsa da artık zaman geçmiştir. Zaman elimizdeyken, kaçırmadan, değerler yok olmadan, kıymetler elimizdeyken, yanı başımızdayken bilinmelidir, dinlenilmelidir. Kapıları çalınmalı, hal ve hatırları sorulmalı, ihtiyaçları giderilmeli, hizmetleri görülmeli, birikimlerinden mutlak surette faydalanılmalıdır.

İşte bu anlatıp durduğumuz birikimleri daha çok edebiyatçıların güncelerinde bulabilirsiniz. Tarihçilerin sıra dışı kayıtları, notları da avantajlı unsurları içinde barındırır. Günceler, doğal hal üzre kaydedilmiş sahici, yalın, yapmacıksız, essahlı, içten, sıcacık ifadeler bütününe denir. Endişesiz kaydedilmiş notlar bütününe de günlük diyoruz. Dostlukların essahlısı da böyle kayıtlarda tutulur. Hayatı yaşarken sahteliklerden, yapmacıklardan uzak yaşamak, insan karakterini belirleyen en önemli unsurdur.

Doğal yaşamayı başarabilen kalemler, etkileyici kalemlerdir. Doğal sözcüklerin sahipleri muhataplarını kuşkusuz etkiler. Çünkü hayatın doğallığı sözcüklerin doğallığına çarparak muhatabına ulaşır.

Kuşkusuz “insan ne yaptığını bilir” hüküm cümlesi şöyle bir sonuca götürüyor bizi; insan ne yaptığını biliyorsa düşünüyor demektir. Düşünen insanın arayışı, sorgusu söz konusudur. Düşünenler, cevapları olanlardır. Eğer bir konuda cevabınız varsa mutlak surette bir düşünce atmosferinden geçerek o bilgiyi, cevabı bulmuşsunuz demektir. İçinde yaşayıp durduğumuz seküler dünya kendi atmosferini oluşturmuş bir dünyadır.

Bu sekülerlikten kurtuluş için kendi atmosferini oluşturmak ve böylece düşünce sistemini sistemleştirmek mecburiyeti söz konusudur. Değilse seküler algı, kavrayış, tavır ve kabulleniş sürüp gidecektir. Öyle olunca de kapitalist bir yaşayışın dışındaki haller bir yere oturtulamayacaktır.

Düşünce başlı başına büyük bir atmosferdir. Düşünce ikliminde yer edinmek fikir sahibi olmayı, iddia sahibi olmayı, idea sahibi olmayı gerekli kılar. İlim, bilim ve irfan sahibi olmak gereklidir. Bunlar varsa yeni bir anlayış oluşturulabilir, yeni söylemlere ulaşılabilir ve yeni bir dil bulunabilir. Burada kast ettiğimiz dil; inandığımız, yaşama gayretinde olduğumuz, savunduğumuz anlayışın dilidir. 

Ana dilimizden bahsetmiyorum. Ana dilden bahsedeceksem eğer; anne karnında ekimi yapılan, doğduğumuz andan itibaren harflerin, hecelerin ve kelimelerin dünyasında var olan bütün kıymet ve değerlerin ana dilimiz Türkçemizle izdivaç edildiğini ifade etmeliyim. Bu izdivaç, Kâbe’den getirilen Kevser kadar asildir. Doğru telaffuz ve anlatımla cennet meyvelerinden ikram ettiğimiz unutulmamalıdır. 

Çünkü dilimizle dinimizi, örfümüzü, meşrebimizi, mektebimizi, mahallemizi, bayrağımızı, sancağımızı, tarihimizi, ülkümüzü öğrenebilir ve öğretebiliriz.

Diyelim ki yıllar tozu dumana kattı, geçip gitti. Ne kaldı geriye? Elimizdekilerden ne kadar mutluyuz? Giden yılların hesabını vermeye kalksak altından kalka-bilir miyiz? Yapmadıklarımızdan sorgu kesin, lakin yapamadıklarımızdan-gücümüzün yetmediklerinden hesap yok, sorgu yok, o da kesin.

Yapabilme imkânlarımız olduğu halde yapmadıklarımızın durumu nedir peki? Sorgu burada da kesin gözüküyor. İmdi diyelim ki yazı, çizi, okuyuş ve bilumum kabiliyet ediminin üzerinde yeterince durmamış ise bir kul, bundan hesap yok mudur? Bence kesin hesap sorulur. Elde bulunan kabiliyet kullanılmak üzere verilmiştir. İhmali, yalnızca kendimizi değil, toplumumuzu, bütün insanlığı ihmaldir. 

Bu sorguyu şundan dolayı yaptım; insan, yaşadığı hayatın bütününden sorumludur bunu bilir. Yanlış yaptığını, yanlışı kimi zaman isteyerek yaptığını, günah işlediğini, kimi zaman bilerek günah işlediğini kişi bilir. Dolayısıyla eksik kalan yönler, aksayan taraflar, bilinçle geliştirilen tavırlar, duruşlar, konumlar, bunlarda topluma yapılması gereken hizmetlerin aksamasına neden olunduğu için affedilme şansları yoktur. Bu bir bilinçtir, şuurdur.

Şiirin şuurla olan orantısı vaz geçilmez bir gerçeğe işaret eder. Şiir, şuurun atardamarındaki kandır. Şiirin, istikamet verici yönü şuurun aradığı ana unsurdur. İstikamet vericilik ise sanat yolculuğunun asıl meselesi, büyük sanatkâra yolculuktur. Yeryüzündeki bütün yollar gerçek sanatkâra gider. İşte bunu idraktir şuur dediğimiz husus. Şiiri idrak, kişiyi hikmete ulaştırır. 

İrademizle zaman oluyor alay ediyoruz. Zaman oluyor irademiz bize hükmünü geçirerek dediğini yaptırıyor. Bu türden edimlerin nefisle, şeytanın vesvesesiyle bir irtibatı olabilir mi diye düşünmeden de edemiyorum. Örneğin sahiplenme içgüdüsü ya da duygusu öylesine şiddetli bir arzudur ki, bir başkasına bırakabileceğimiz, kendi yeri-mize onun tercih edilmesini sağlayabileceğimiz durumlarla bitimsiz karşılaşmalara sahibiz.

Böyle durumlarda irademiz kuşku yok anında kendi benini öne çıkararak tercihini beklemeksizin uygulama alanına koyuveriyor. Siz yalnızca tercih yapar yapmaz kendinizi haklı

görmenin haklılığı içerisinde taarruzunuzu başlatmışsınız demektir. Heyecana gerek yok. Yaslanın bir iyice arkanıza baklalım ve bir anlık düşünelim. Az önce söylediğim husus aynıyla vaki değil midir hayatlarımızda? Hani söyleyip duruyorduk ya kardeşimizi nefsimize tercih edecektik? Ne oldu peki? Neden bu tercihi kullanamadık, hemen kendimizi uygun gördük? Buradaki gizli savaş-kavga sence kimle kim arasında peki? Bu tercihi nefis terbiyesinde merhaleleri kat edenlerin yapabildiği ifade edilir. Kendi nefsinden kardeşini üstün tutabilmek üstün bir özelliktir. Mesele nefsi terke girer. Nefsi terk ise Ebu Bekir’i (ra), Ömer’i (ra) halife seçme ittifakıdır.

Hayatın bütününde bulunan sorgu sürüyor.

Sorgu; bireyin hesaba çekilmezden evvel kendisini hesaba çekmesidir. Sorgu aslında büyük güne hazırlıktır. Bir başka anlayışla; “ölmeden önce ölmek” nefsi hesaplardan hesaplara çekmektir.

Sosyolojik bir betimlemeye girelim; toplumsal hareketlilikler tetikleyici olduğu kadar bulaşıcıdır da. Kimi zamanda bir tek bakış yeterlidir olayın başlaması için. Bazen bir tek hareketi bekler kalabalıklar. Öyle an gelir ki bir tek söz yeterlidir.

On beş temmuz iki bin on altı bir kalkışmaydı, darbe teşebbüsüydü. Bir tek işarete hazırdı toplum. O işaret, o söz, o davranış, o bakış ya da o eylem toplumsal birlikteliğin hareketini sağlamıştır. Bireysellikten toplumsal tavra, davranışa, duruşa, yürüyüşe, kıyama kaldırmıştır. İşte sözde var olan büyü etkisi budur. Sözü yerinde ve zamanında uygun şekliyle kullanabilirseniz en büyük gücü elinizde bulundurmuş olursunuz. 

Söze özü katmak, şiire tutunmaktır. Sözün özle buluşmasıdır şiir. 

Söylemeye çalıştığımız asıl mesele; üstlendiğimiz kalemin ve kelamın namusunu meleklerin asaletiyle taşıyabilmektir.

Böyle bir belirlemeyse; nefsin dizginlenmesini, terbiyesini, sözün özlenmesini, davranışların üslup kazanmasını sağlar. Sözü kendinize söyler gibi söyleyin.Göreceksiniz ki şiir, deneme ve hikâye orada sizleri beklemektedir.

Savaş sonrasında-şehitler ve yaralılar bir aradayken su iste-yen amcaoğluna suyu tam ikram edecekken su isteyen başka bir arkadaşına suyu götürmesini İşaret eder. Bunun üzerine oraya doğru yönelir, tam suyu ağzına götürecekken su diye inleyen bir diğer kardeşine götürmesini işaret eder.

Oradan diğerine doğru yönelir vardığında şehit olduğunu görür ve sırasıyla tekrar geriye doğru döndüğünde her birisinin şehadetine tanıklık eder. Her birisinin son nefeslerinde bile kendi nefsine kardeşini tercih etmesi örneği, her zaman beni yaralar, yüreğimi kabartır ve hıçkırıklarla kendi vasıfsızlığıma ağlamak isterim.

Sanırım edebiyat ve şiir daha çok içe dönmektir. İçe döndükçe söz ustası, toplumun daralmış anlarına, karanlık gidişlerine feraset elbisesiyle sesler verebilecektir.

Daha güzeli gördüğünde onu tercih edebilecek bir feraset işidir şiire tutunmak, yazıya, sanata doğru yönelmek. 

Dergi ve dergicilik, boş bir tarlayı mamur hale dönüştürme sanatıdır. 

Her türlü cüruftan, fazlalıktan, taştan temizleyerek, işlemeli, sulamalı, bakmalı, ihtiyacı olanı vermeli ve sonra ekim için mevsiminde tohumu, bitkiyi ekmeli ki baharda istenilen elde edilebilsin.

Aksi takdirde tarladan ürün elde edemezsiniz. İnsan evladı da böyledir. Verdiğiniz emek, er ya da geç karşılığını mutlaka verecektir.

Paylaş

Bu Sayının Diğer Yazıları

Saklı Mektuplar | 91 / Şiraze
İnşirah Kapıları / Selami Şimşek
Turnike / Nurullah Genç
Dilimde Uzayıp Giden İmren, Ağır Ağır Kıvranır Dol... / Ali Yaşar Bolat
Her Şeyi Değiştiren Bir Şey / Necmettin Evci
Tümünü Göster