Ölümcül

162
Görüntüleme

Ben öldüm. 17 kasım günü ikindi üzeri, geniş asfalt yolun kaldırımında giderken hem de. “Hooop” diye bir ses duydum önce.Arkama bakacaktım ki ensemde kalın bir tomruk hissettim. Küçük, çok küçük bir sızıydı duyduğum; eskilerin pire ısırığı dediği cinsten. Daha da bir şey hissetmedim. Yani acı cinsinden. O da, enseme düşen tomruğun üzerindeki iyi yontulmamış bir budak çıkıntısından olacak…
Hemen öldüğümü tahmin ediyorum, sonraki acıları duymayışımın nedeni bu olmalı. Yoksa bir tomruk kamyonunun, üst asfaltta kapağının açılıp, tüm tomruğun üzerime dökülmesini başka türlü yorumlayamıyorum. Normalde insan, vücudunun arkasında hissettiği bir etki sonucu, belini içeri doğru çekme tepkisi gösterir. Olay o kadar ani oldu ki, buna bile fırsatım olduğunu zannetmiyorum. Dolayısıyla, boynuma inen tomruğun da tesiriyle, yüzüstü yere yapıştım.
Öldükten sonra uzun süre enseme düşen o koca şeyin karnıma düşmesi gerektiğini düşündüm. Hani tersime geldi derler ya aynen öyle… Bu durumda belki o tomruğu kucaklayarak onu yakalayacak, ölümümü on saniye geciktirebilecek, dünya gözüyle dünyayı son defa görebilecektim; kaldırımdaki çizgilerle ilgili bu kadar büyük takıntılarım olmasaydı. Şimdi şimdi bunun daha kötü olacağını düşünüyorum. İnsanın karnı daha hassastır çünkü, daha çok acır. Öyle olmasa bile, bir şeyin karnıma düşmesi yerine sırtıma düşmesini tercih ederim. Halbuki eskiden uyurken, boşluğa sırtımı dönemez, karanlıkta sırtımı bir yere dayamadan yürüyemez, hasılı sırtımdan darbe almaktan çok korkardım. Sonrası, sonrası ölmekten… Ölmekten de çok korkardım. Kaldırım çizgilerine basmayışımın asıl nedeni buydu. O çizgilere basarsam kötü bir şey olacağından, daha kötüsü öleceğimden korkuyordum. Hastahanelerden, kesici ve delici her şeyden, mikroplardan, çaresizlikten, kadınlardan, terk edilmekten de hep bu yüzden korktum. Ama bir işe yaramadı, çünkü korkunun ecele faydası yok. Ama daha anlamlısı; ecelden sonra korkunun bir anlamının kalmayışı…
Ben öldüm. Ölüm meleğini görmedim. Belki de karşılaşmadık. Ruhumu teslim etme olayında o kadar acele ettim ki, hayattan kovulmuş gibiydim. Acı çekmekten o kadar çok korkuyordum ki, onu bile bekleyemedim. Tutunduğu herhangi bir el sayesinde  boğulmaktan son anda kurtulan adamın, su yüzüne çıkışı gibiydi hayattan çıkışım. Kim bilir, ölüm meleğiydi belki korkularım nedeniyle beni diplerine sokulduğum hayatın köklerinden sıyıran el… Garip bir sızı bu sefer cesedime değil ruhuma aitti. Üzerimden derim sökülüyor gibiydi. Cesedimin ayaklarından biri tutuyor ve ben habire suyun yüzeyine doğru bocalıyordum. Ve o an ruhum sıyrılıverdi cesedimden. Hani uykuya dalarken, yüreğini bir serçe kuşu alıp da havalanıyormuş gibi olur da, ruhunun yürek boşluğundan garip bir sancı çekersin ya onun gibi bir şey. Ne acı, ne değil… Zaten ölüp de acıdan bahsetmek, gayet anlamsız. Bu dipsiz karanlıkta cesedimin her vakit bir parçasını yitiriyor oluşumun kahverengi bir boşluktan ötesi yok. Acı yok, ama tatlı da yok. Geçmiş günleri özlemiyorum, gelmesi muhtemel günleri de… Acıkmıyorum, canım sigara içmek de istemiyor. Aslında ben hiç sigara içmedim. İlkokulda öğrenci tuvaletinde bizi sigara içerken yakalayan müdürün önce dövüp, ardından, “oğlum bu kadar erken sigaraya başlarsanız 25’i çıkaramadan ölürsünüz.” öğüdünden beri yani! Ölüm korkusu öyle küçüklerde başlamıştı ki  bir daha sigara içmedim. Müdürün öğüdünü ciddiye aldığımdan değil, o dayağı bir daha yersem öleceğimden.
İlk defa ölümden korktuğum zaman daha önceydi.Toprakla oynuyordum; cesedi karıncalar tarafından istila edilmiş bir karga ölüsü buldum. İlk defa böyle bir şeyle karşılaşıyordum. Bütün vücudumu bir kaşıntı almıştı. O gün karınca neslini tüketmeye yemin ettim. Artık her gün yanıma bulduğum üç-beş çocukla, karınca yuvalarının başına çöküyor, yuvadan çıkan karıncayı tek tek eziyorduk. Annelerinden, karınca öldürmenin çok günah olduğunu duyan çocuklara yaptığım açıklama, gayet evrenseldi; “oğlum bu hayvanların neslini ölene kadar tüketemezsek, mezarda bizi çekirdek gibi çitleyecekler.”
Bu katliamın sekiz-beş mesaisi, ölen kedimin karıncalar yemesin diye yüksek bir duvar üzerine koyduğum cesedinin, kurtlar tarafından delik deşik edildiğini görene kadar devam etti. Artık ölümden korkmaktan başka çarem yoktu.
Ben öldüm! Sorgu meleklerini göremedim. Bu uçsuz karanlıkta pek de mümkün değil. Hem ne gerek var? Ninemin, ben henüz ölümden korkmazken kendine has makamıyla bellettiği tüm o soruları içimden yokladım, zaten; sorularını bildiğim her şeyin, cevapları yoktu. Burası cehennemim olmalı. Öyle demişti ninem, “cehenneme gidenler yanacaklar, tekrar diriltilip tekrar yanacaklar.” Ben de eriyip eriyip yine burada kalıyorum. Ama yine boşluk. Karnesi eline verilmiş bir çocuğun çaresizliği bile değil bu. Yok olmuş bir cesede rağmen duyuyor, hissediyor, görüyor ama yine de burada kalıyorum. Bir mezar hırsızı, kemiklerime göz dikmiş bir köpek, üstüme koca bir plaza kurmaya niyet eden bir dozer bile daha kurtarıcı, daha ferah geliyor. Ya da iri bir yılan deliği, şu küçük cehennemime küçük bir pencere…
Ne çaresizlik ama, tıpkı onunla olmak gibi, yani onunla olamamak… Ölmedin bir yıl evvel kendisi tarafından terk edildiğim –o buna ayrılık diyor- sevgisiz sevgilim de böyle hissettirmişti bana kendimi. Kendine gelen yolları öyle ustaca tıkıyordu ki, ölüm bile daha anlamlı gelmişti o zaman. Değil mi ama? Dünyalı olup, kaldırım çizgilerine dair yaptığım hesapları bile sevimli bulan o kız artık olmayacaksa… Şimdi hangisini daha anlamlı bulduğumu bilmiyorum. Bildiğim bir şey varsa, o zamanlar intihar etmeyişimin tek nedeni ölüm korkusuydu.
Ben öldüm; annemin ağladığını duydum, daha öncesi, en son üzerime düşen tomruğun, önce üzerimdeki tomruklara, sonra asfalta yuvarlanırken çıkardığı sesi, geç gelen ambulansı, burnumun dibinden geçerken işittiğim cesedimin şeklini çizen tebeşirin fışırtısını, tıkanan trafiği, cesedimi teşhis eden abimin kusmasını, komşu kadınları, annemden sonra birinin yanağımı öptüğünü… O muydu? Ne önemi var? Beni mutlu eder mi? Ölüler mutlu olur mu?

Paylaş

Bu Sayının Diğer Yazıları

Güldü de / Feride Sezer
Sûfi ve Şiir / Bilal Kemikli
Alnımızdaki Uçurum / A.Vahap Dağkılıç
Yaşıt Adımlar / Eyüp E. Akyüz
Yalnızlık Manifestosu / Taner Taştekin
Tümünü Göster