Cezada Elif Meşakkati

203
Görüntüleme

sübûtu fâni olan tagyîre fârık olamaz

Şâh her gün sarayında ağırladığı on aile ile yakından ilgilenmeye, onların dertlerini bizzat onların dilinden dinlemeye başlayalı aylar olmuştu. Saray efrâdı her gün ‘bugün sondur’ diyerek uyandı sabaha. Hizmetliler, çalışanlar, yüksek mertebeliler, düşük sınıftan kabûl edilenler; kim varsa sarayda ikâmet eden, ‘bu sefer tâk edecek de vazgeçecek’ diye bekledi durdu elbet heyhât. Şâh’ta aksi mânâda bir geriye dönüş hiç olmadığı gibi belirtisine dahî rastlanmadı vazgeçişin. Astığım astık, kestiğim kestik melîk, bir derviş yumuşaklığına bürünmüş etrafa muhabbet ve ölçü saçıyordu. Günler böyle geçti. Yavaş yavaş alışmaya başladı duruma tüm memleket. Şâh şehre râm olmuş; mahallelere, sokaklara, hâne hâne halkın evine sessiz sadâsız dolan bir sis gibi şefkatle şehrin üzerini kaplamıştı. Ahâlinin kâbusu rüyâya tebeddül etmiş, Şâh gönül kırmak yerine gönül yapar olmuştu. En önemlisi de, anlamaya başlamıştı Şâh, ‘saray’ denenin sadece gönüllerde kurulabileceğini ve dîl sarayına kurulmanın verdiği tadı hiçbir şeyin veremeyeceğini.

Halk hayretten hayrete akarken bir garîb bağlılık hissetmeye başlamıştı Şâh’a. Ahâli hürmetten nasıl davranacağını şaşırır hâle gelmişti. Yoluna baş koyacak, bir sözüne serden geçecek mertebeye yükseldi insanlar neredeyse. Öyle ki, her biri onun bir neferi olarak görmeye başlamıştı kendisini. Dilden dile gezinen sadece Şâh’ın cömertliği, mütevâziliği, bilgeliği, hükümdarlığı değildi üstelik; adına hikâyeler, medhiyeler, şiirler dizilir sokaklarda gülbankları okunur olmuştu. Ancak Şâh’ın bu övgüleri ne umursadığı vardı, ne de duyduğu. Onun derdi çok derindeydi. Ailesi olmayan birinin Şâh da olsa, bırak Şâh olmayı hadi varsayalım dünyaya da hükmetse ne önemi vardı ki. İki günlük dünya, iki günden ibâret kalırdı, o kadar.

Her şey iyi güzel hoştu hoş olmasına da, Şâh’ın içinde kanayan yara çok başkaydı tabiî. Aklı Ayşemin’e, yüreği biricik kızına takılı kalmıştı onun. Elbet boş durmadı Şâh olarak. O konuda da elinden ne geliyorsa yapmaya karar vermişti sonunda. Bulacaktı naz ve nâzenîn ve nazlı kızını. Bulacak, gerekirse o gidecekti kızının ayağına. Özür dilemek için, af dilemek için, yalvarmak için, hatasını anladığını göstermek için. Bir kere daha görebilmek, onu sıkı sıkı sarabilmek için. Bu sebeple işte düşürdü yollara iz sürücüleri. Dergâh’tan sonra izini kaybettiği kızının ardına salıverdi şahin bakışlı, kartal gibi avcı, tilkiden kurnaz, panterden hızlı, kedi misâl dokuz canlı, kaplan kadar sessiz yiğit cengâverleri. Biliyordu bulacaktı kızını, bulacak ve bu dünyadan göçmeden hatasını telâfî etmek için son bir hamlede bulunacaktı. Beş eşsiz fedâî, ne yapıp edip evlât hasretini dindirmenin çaresine bakacak ve Şâh’ın alev almış yüreğine buz gibi su serpecekti. Velhâsılı, ya verilen görev başarıyla tamamlanacak, ya da bu uğurda can verilecekti.

bir yüce seray semt-i Süleymân’da
hâk ile yeksân Hüdhüd ana konanda
dîl üzre binâ’ olunmayan
harâb iki cihanda

Boş boş beklemekle geçmezdi günler. O yüzden verdi kendini halkın ellerine Şâh. O yüzden bunca yıl neden olduğu acıyı silmeyi, insanların aklına kazıdığı kötü, acımaz, vicdansız Şâh imajını bir yenisiyle değiştirmeyi yeni meşgale olarak belirledi. Böylece zamanın nasıl geçtiğini anlamıyor, kederle kıvranmak yerine yüreğini deşen acıyla bu şekilde mücâdele ediyordu. Gündüzler gecelere karıştı, günler haftalara, haftalar aylara. Her gün güvercinlerin biri gidiyor biri geliyordu. Hergün adım adım yaklaşıyordu kızına. Bazen bir kelime yetiyordu yüzünü güldürmeye bu güvercinlerin taşıdığı, bazen de bir cümle yer ile yeksân ediyordu umudunu.

Dergâh’tan kuzeybatı’ya doğru dörtnala sürdüler atlarını bu fedâîler. Bir tek gözleri görünüyordu başlarına doladıkları kefiyeden. O gözler de alev alev yanıyordu hedefine kilitlenmiş. Atların savurdukları toz etraflarında bir bulut oluşturuyor, uzaktan bu toz bulutunu gören, bir ordu ortalığı yaka yıka geliyor zannına kapılarak güvenli bir yer bulup gizleniyordu. Kervansaraylarda konaklıyor, konaklarken de insanların ağzını yokluyor, avına kilitlenmiş bir av köpeği hassasiyetinde her bir fısıltıyı duyup, her bir işareti özel incelikle okuyorlardı.

Ayşemin sabahın er vaktinde, bir kadırgayla açıldığında yeni topraklara, pek yakınındaydılar onun. Aradıklarını bulmuşlardı bulmasına da, hiç beklemedikleri ansızın çökecekti az sonra tepelerine. Ne kimse mes’ûldü, ne de dışındaydı aslında olacakların. Tabîata söz geçirmenin de kul işi olmadığını herkes gibi bu fedaîler de bilse de, bir ümit içinde çırpınırdı her can kurtulmak için ölüm çukurundan. İnsan insandı işte. Kendisini her şeyi mağlûb edebilecek güçte hissederken çaresizliğin ortasında buluverirdi. Bir bilinmeze doğru yol alırken usul usul, bir avuç kul aynı kaderin merkezine düşüverecekti.

Güneş yükselmiş, maviyi alabildiğine gözler önüne sermişti çarşaf misâli. Aşkla bakıyordu Ayşemin bu güzelliğe. ‘İnsanın içini yumuşatıyor bu koku’ diye mırıldandı. Ses karşılık vermedi. ‘Bu manzara insana hayâl etme isteği veriyor’ dedi. Ses yine karşılık vermedi. ‘Bir daha toprağa hiç basamayacağım korkusunu da salıyor içime lâkin’ dedi. Ses oralı olmadı. İşte o an patladı deniz. Yarıldı gök bir anda. Bu kadar hızlı nasıl değişirdi ki görüntü, durum, resim, çerçeve! Tufan koptu. O ma’sûm mavi, karanlık bir canavara dönüşmüş; kadırgayı beşik gibi sallıyordu şimdi. Mesmeray kalın bir halata dolanmış sıkı tutunmaya çalışıyordu denizin dev dalgaları üzerine her yönden dökülürken. Ayşemin tam o sırada külçe gibi düştü dizlerinin üzerine. Bir eliyle koluna yapışıverdi Mesmeray, gönlü de tutunuverdi ona ansızın farkedince kader yoldaşını yanıbaşında. Meş’ûm geleceğin korkusu yüreğini sardı, gönlüne bir yıldırım gibi düştü ayrılık, sarsıldı ve sarıldı hayatına dostunun kolunda. Tutunurken tutuyordu, tutarken de tutunuyordu. Bırakmamalıydı onu. Kaç saattir uzaktan gözlediği bu güzeller güzeli kız dizlerine uzanmıştı şimdi ve bıraksa koynuna almakta tereddüt etmeyecekti onu deniz. Emindi bundan. Direnmeliydi. Zor olsa da dalgalara karşı durabilmeliydi. Ya ikisi beraber yutulacaktı dalgalar tarafından, ya da ikisi bir kalacaktı geriye bu tufandan.

Ömründe böyle korkunç sesler hiç duymamıştı Mesmeray. Çocukken ninesinin anlattığı gulyabanili hikâyeler, masallar bile onu böyle bir dehşete düşürmemişti hiç. O vakitler, korkudan uykuya dalamaz, dalsa da karabasanlarla sık sık ter içinde uyanır, lâkin gecenin sessizliğinden başkasını duymazdı her uyandığında. Gökten yağan bu ses, ölümün sesiydi sanki. ‘Son’ böyle bir şeydi demek. Daha fazla dayanamadı bu sarsıntıya. Kadırga çatırdamaya başlamıştı. Ortadan ikiye yarılcak, denizin bir parçası olacaklardı birazdan. Kurtulmanın imkânı yoktu belli. Ve o an karardı her şey.

kim bile vakt-i mevti
kim ünleye Azrâil’i

Paylaş

Bu Sayının Diğer Yazıları

Muhkem Olan / Ay Vakti
İstila ve İmtina / Şeref Akbaba
Bekliyorsun / Nurettin Durman
Balıklar Bu Yüzden Kalabalıklar / Nurullah Genç
Ayrık / Recep Garip
Tümünü Göster