Nasır

195
Görüntüleme

Haykırarak gözlerini açtı. Yatağın içinde oturmuş, kırmızı gözlerle sağa sola bakınıyordu. Sırtındaki acı dudaklarını ısırttı. Biraz toparlayınca kalktı banyoya gitti. Üzerini çıkarıp aynaya bakınca sırtındaki kızarıklığın tahmin ettiğinden büyük olduğunu gördü. Bu mevsimde Sabah vakti evin içi buz keserdi. Yatağı radyatörün yanına koymak iyi bir fikir gibi gelmişti, değilmiş… Soğuk suya tutmak lazım. Tekrar dudaklarını ısırıp düşünmeden buz gibi suyun altına girdi. Yanmakla donmanın arasında dalgalı gelgitler yaşatan bu tecrübe çokça Allah’ı zikrettirdi. Buzdolabı kapağında gezindi elleri. Acıdan gözleri yaşarmıştı. Yumurtaların üst rafında merhem olacaktı. İyi de kim sürecekti şimdi bunu. Bari Hasan Okula gitmemiş olsun… Kapıyı tıklayıp ranzalara sığamayan arkadaşına seslendi. Ayakları demirlerin arasından dışarı çıkmış gıdıkla beni der gibi duruyordu. Ah şimdi canı yanmasaydı…

– Hasan kalk oğlum yaa.
– Ne?
– Sırtımı yaktım oğlum, kalk da şunu sürüver.
– Nasıl becerdin?
– Gülme ya! Canım yanıyor zaten.

Sürüldü, sıvandı; gazlı bezle de tampon yapıldı, yoksa elbise giymek bile eziyet… Okula mı gitsem? Gitmemek için bahane hazır, işleri de var zaten. Tamirciden telefon alınacak, sonra DSİ de çalışan bir hemşerisi varmış, o ziyaret edilecek… Gerçi babası tembihleyeli iki sene olmuştu ama olsun “Gittin mi? Gittim.” O kadar.

Devran iş hanının üçüncü katında merdivenin hemen sağında alüminyum çerçeveli, küçükçe bir dükkândı. Pek göz önünde değil ama işi olan arar bulur. Bu dükkâna ikinci gelişiydi. Üstü delik deşik olmuş büyükçe bir masa, üzerinde cihan harbinden yadigâr bir masa lambası, onun altında da kutuplardan basık, ekvatordan şişkince tökelek bir adam. Masanın üzerine yumulmuş, gelip giden müşteriler de dâhil, tüm dünya ile irtibatı kesik… Rahatsız etmemek için bir süre uzaktan izledi. Bu arada içerideki dünyayı keşfetmeye koyulmuştu. Arkada fokurdayan emaye çay makinesi, sararmış bardaklar, iki rezistanslı elektrik sobası, ucuz iskemleler, Demir raflarda düzensizce istif edilmiş karton kutular… Ortamın isli havasına kapılıp içi hurda telefon dolu kutularını karıştırmaya yeltenmişti ki “Buyur, ne istedin?” sözüyle irkildi.

– Şey… Benim telefon vardı da.
– Hangisi.
– Şuradaki.
– Onun filmi değişecek, daha olmadı. Öğleden sonra alırsın.
– Beklesem yapamaz mısın?
– Otur o zaman, elimdeki bitince bakarım.

Otururken adamı izlemeye koyuldu. Hurdalardan sök, öbürüne tak. Ne güzelmiş vallahi! Biraz çalıştıktan sora havyenin ucundaki lehim artığını eliyle temizleyip işine devam etti. Adamın elleri dikkatini çekti, kısacık parmakları vardı. Uçları nasırlaşıp kararmış, yer yer derin çatlaklar oluşmuş hissiz parmaklar… O sırada elektrik sobasına çok yakın oturduğunu anladı. Sobanın ısısı sırtına vurmuştu. Kıvrak bir hareketle yönünü değiştirdi, böyle de olmadı, dayanılacak gibi değildi. Sonra cama dayanmayı akıl etti. Onun soğuğu biraz olsun ferahlık vermişti. Adam havyenin ucunu tekrar eliyle temizleyince, laf olsun diye sordu:

– Elin yanmıyor mu?
– Nasıl yansın aslanım, şu ellere baksana.
– Doğuştan mı?
– Ya seninki?
– Ne?
– Saflık diyorum, doğuştan mı?
– Yok değil…

– Hay Allah müstahakkını versin! Bak, şu elimdeki sıcak alet var ya, ona havye derler. Dikkat etmezsen elini yakarsın, biz de ister, istemez yakıyoruz tabi. Bu yanıklar iyileşmeden tekrar tekrar yanınca da, aha böyle mısır somağı gibi oluyorlar.

– Acı hissetmiyor musun?
– Sadece acı olsa, dokunduğum hiçbir şeyi hissetmiyorum ki.

Orada işi bitene kadar adamın parmaklarından gözünü ayıramadı. Ateşle dost olmanın hediyesi hissiz parmaklar olmuştu. Daha ne olsundu ki. Sırtının acısı yeniden ben buradayım derken usta da işini ancak bitirmişti. Orada geçirdiği birkaç saatin ardından DSİ’ye gitmek ile eve dönmek arasında kararsız kaldı sonra limandaki kıraathanelerden birine oturmak daha cazip geldi. DSİ’ye sonra da giderdi. Çayı geldiğinde yan masadaki gazeteye uzandı. Arka sayfadaki ilginç haberlere bayılırdı. “Neymiş efendim dünya benzeri yaşanabilecek başka gezegenler keşfedilmiş.” Haberi okurken gözü sağ üst köşedeki uygunsuz fotoğrafa ilişip duruyordu. Ama, onun amacı sadece haberi okumaktı, kasten bakmıyordu ki.

Arkadaki masada oturan gençlerin sesleri iyiden iyiye yükselmeye başladı. Önce ufak gibi gözüken şakalaşmaları çok geçmeden büyümüştü. İtekleşmeye başladılar. Bizimki hala gezegenlerle resim arasında göz seğirtme talimlerinde. Kısa boylu olanı hışımla ayağa kalkıp arkadaşını alnının ortasından geriye doğru itti. Kolay mı kurtulmak, kalkmaya çalıştı, ama nafile. Kerestelik kavak gibi, iki masanın arasından geçen garsonun üzerine doğru gerisin geriye… On yedi bardak kaynar çay taşıyan garsonun üzerine… Daha gazeteden başını kaldırmamıştı ki ensesinden aşağıya doğru dökülen çaylar kinci kez haşladı boydan boya. Yanmanın acısıyla attığı naradan sahillerde kanadı tüylü kuş kalmadı.

Olduğu yerde hopladı, zıpladı üzerini çıkarmaya uğraştı. Ama kurtulamadı. Gazlı bez emmişti bir defa. Debelenmesi kazancının içeriden gelip bir sürahi su dökmesiyle son buldu. Masanın üzerine yığılıp kalmıştı. Sonunda Pes edip her şeyin ucunu bıraktı. Dudakları çaprazca öne uzanmış, ağzı yarı açık, sağ göz sol gözden hafif kısık, sağ kol aşağıda, sol kol masanın üzerinde… Böyle pozu arasan bulamazsın, kasketli bir adam makineyle birkaç kare kaydedip gözden uzaklaştı. Yapıştığı yerden gözü tekrar gazetedeki kötü resme ilişti, ama bakmak istemedi. O resim bu defa vicdanını rahatsız etmişti, kalbinde derin bir acı hissetti.

Eliyle itekleyip gazeteyi aşağı düşürdü. Gözünden birkaç damla yaş, dilinden hamd-ü senalar çıktı. Kazancı gencin haline hayretle bakarken, hüzün dolu bakışlarının arkasında başka şeyler keşfetti. Kulağını yaklaştırıp sözlerini dinledi. “Acıyor, hala acıyor, demek nasır tutmamış. Elhamdülillah!” Cümlesini işitti. 112 ambulansının sireni limanı çınlatırken ahali tavla masalarına dönmüştü bile. Bir Kazancı, iki kedi, bir de meraklı bakışlar şahit oldu gidişine. Ama sadece melekler gıpta etti gözyaşlarına.

Paylaş

Bu Sayının Diğer Yazıları

Muhkem Olan / Ay Vakti
İstila ve İmtina / Şeref Akbaba
Bekliyorsun / Nurettin Durman
Balıklar Bu Yüzden Kalabalıklar / Nurullah Genç
Ayrık / Recep Garip
Tümünü Göster