Mesut Uçakan’la Sinema ve Şiir Üzerine Söyleşi

296
Görüntüleme

Tarkovsky’nin sinemasını şiirsel bulanlar onun yolculuğunu anlamamışlar!

“Reis Bey”,”Yalnız Değilsiniz” ve “Kelebekler Sonsuza Uçar” filmlerinin yönetmeni Mesut Uçakan, sinemaya verdiği dokuz yıllık uzun aranın ardından yeni bir uzun metraj projesi için kolları sıvadı. Son olarak 1995 yılında “Ölümsüz Karanfiller” filmine imza atan Uçakan, senaryosunu kendisinin yazdığı ‘”Anka Kuşu”nun çekimlerine başlamak üzere. 35 mm formatıyla drama türünde çekilecek filminde, yabancılaşma sorunu yaşayan bir yönetmenin yaratılışının hikmetini kavrama sancıları sonucunda kendi ile yüzleşmesini beyazperdeye aktaracak olan Uçakan, sinemaya verdiği uzun aranın nedenini, sinema – şiir birlikteliğini ve “Anka Kuşu”nda yapmak istediklerini Ay Vakti için yanıtladı.

Başörtüsü sorununu gündeme getirdiği “Yalnız Değilsiniz” filmiyle beşyüzbini aşkın kişiyi sinemalara toplayan Mesut Uçakan, ne oldu da en verimli döneminde, hem de dokuz yıl gibi uzun bir süre film çekmeye ara verdi?

Ekonomik olarak sıkıntılı bir döneme girdik. Ülke de biliyorsunuz, siyasal krizlerden, ekonomik krizlerden başını kaldıramadı. Bizim projelerimize daha çok inançlı yöneticilere sahip finans kuruluşları giriyordu. Geride bıraktığımız dönemde hepsi de büyük badireler atlattı. Hayatta imtihan sırrı içinde bütün hareketlerimize ahlaki bir kaygıyla yaklaşmamız, hareket alanımızı daraltıyor. Örneğin, pek çok yönetmen gibi filmimize sponsor olması için bir bira fabrikasına gidemiyoruz. Ülkedeki hâlâ süregelen klişe yaklaşımlar, dinci, İslamcı ayrımları, sponsorluk noktasında bizi sıkıntıya sokuyor. Daha ilgincini söyleyeyim mi, bu  ayrımı daha çok kendi insanımızda görüyoruz. Hepsi garip korkular içerisinde. Açıkçası projemizi değerlendirecek sponsorlar bulamadık. Ayakta kalmak için reklam ve tanıtım çalışmalarına kendimizi kaptırdık, o da bizi aldı götürdü.

Bir dönem “Yalnız Değilsiniz”, “Kelebekler Sonsuza Uçar” tarzında, seyirciye aktarmak istediği mesajı direkt olarak ulaştıran filmlere imza attınız. 2000’li yıllarda bu tarz filmlerin artık pek çekilmediğini görüyoruz. Sizce bu tür filmler, dönemin beklentilerine göre çekildi ve artık işlevi olmadığı için mi rağbet görmüyor?

Dünya hep döner. Her dönüş yeni bir rüzgar oluşturur ve toplumlarda algı biçimleri, söylem dili hep yeni rüzgara göre değişir. Bu, yaratılışın zenginliklerinden biridir. Bu değişimi yakalayamayan bir sanatçı, bir siyasetçi kendini dondurmuş demektir ve zamanın o noktasında donmuş olarak durur. Bu felakettir. Herkesin çok iyi bildiği gibi bir dönem ülkemiz büyük bir anarşinin, sağ sol kavgasının, ideolojik çatışmaların tam orta yerindeydi. Ele aldığın her konu alana göre ideolojik olarak yaftalanıyordu ve herkes kamp tutuyordu. Kendinizi eğer sistemin yok emek için yıllarca uğraştıklarını savunan bir öz kültür savaşçısı olarak görüyorsanız, Batılılaşmak için çıldıran insanların arasında Batının pisliklerine direniyorsanız, işiniz çok zordu elbette. Biz sinemaya başladığımızda yazılarımızla olsun, filmlerimizle olsun yıllarca küfredilen inancımızı dillendirmeye çalıştık. Ama o her şeye klişe bakan malum tipler, bunu nasıl dillendirdiğimizle, sanatsal yetkinliğimizle ilgilenmek yerine, hep “vurun abalıya” taktiği güttüler. Oysa biz “Herkesin kendine göre bir inancı vardır “dedik. Yanlış olan o değil, yanlış olan o inancını sanatında propagandaya dönüştürmektir. “Yaptıklarımızı o yönden inceleyin” dedik. Şunu açıkça ifade edeyim ki bu açıdan baktığımızda, örtüsü yüzünden okuluna alınmayan kız öğrenci, şapka yüzünden bir müderrisin idamı gibi siyasal, ideolojik kulvara mahkum edilmiş konuları ele aldık ama hiçbir zaman bir sanatçı olarak  ideolojik davranmadık. Şimdi de tavrımız bu.

Yabancılaşma, günümüzün en temel problemlerinden biri. Yabancılaşmaya yaratılışın hikmetini kavrama penceresinden bakabilmek; değil edebiyatın, felsefenin bile üzerine gitmekte zorlandığı bir konu olarak ortada dururken sinemayla ne kadar mümkün?

Yabancılaşmadan kasıt, insanın kendi gerçeğinden uzaklaşması ise toplumun büyük kesimi bu yabancılaşmanın içerisinde. Üçyüz, beşyüz kelimeyle yaşamaya alışmış insanlarla metafiziği konuşmak gerçekten de dediğiniz gibi zor. Ne ki nice aydın geçinen var ki, karanlığın tam orta yerinde. Hakikat, maddenin ve madde ötesinin sırrıdır. Bu sırrı bir yere kadar belki bazı cümlelerle anlatabilmek, sihirli bir şekilde örülmüş kelimelerle hissettirebilmek mümkün; ama görüntüye dönüştürmek zor. O iddiada da değiliz zaten. Bizim yapmaya çalıştığımız, planlarımızı sihirli birer kelime gibi kullanmaya çalışmak, radarı çalışanlara birkaç sinyal gönderebilmek, ya da herkesin içinden geçtiğine inandığım metafizik tele dokunabilmek. Kiminin teli çok karanlıktadır arar bulamayız, kiminin radarı kapalıdır davul da çalsak duymaz.

“Anka Kuşu “nda, Ayhan karakteri üzerinden kent eğlencesine ayak uydurmuş sanatçı tipine yoğun bir eleştiri getirdiğinizi söyleyebilir miyiz?

Ayhan karakteri başrollerden biri. İki ayrı tipi yaşıyor şahsında. Biri, sözünü ettiğiniz kent eğlencesine ayak uydurmuş, son derece sığ olduğu halde ‘entel’ takılan, popülist, kadın düşkünü bir yönetmen. Diğeri ise gizemli laflar eden, ötelerden gelen bir kimlik. Onun şahsında elbette bir toplumsal eleştiri var. Ama ilginç yanı, insana bakışta şok edici bir yaklaşım. “Her anını son an, her gördüğünü Hızır bil!” deyişini veren bir yaklaşım. Hiç kimse ve hiç bir şey aslında gördüğümüz gibi değil. Savaşırken, saldırırken, bakarken, yorumlarken dikkatli olalım; kötü insan değil, davranış vardır. Her şeyin failin Allah olmak mantığıyla baktığınızda, en azından meçhule hürmet hissi gereği insana buğz etmek, kötülük yapana saldırmak yerine, o kötü davranışın ortadan kalkmasını sağlamalı. Bunun ölçüleri edep çerçevesinde bizim inancımızda da var.

Mesut Uçakan, aynı zamanda şiirleri olan bir yönetmen. Hatta “Sıkı Tut Ellerimi” adlı bir şiir kitabının da yazarı. Sinemayı, edebiyatın en güçlü kolu şiirden ibaret görür kimileri. Sizce sinema – şiir birlikteliğinin önemi nedir?

Şiir sadece kalemle yazılan mısralar değildir. Baktığın her şeyde şiir vardır. Estetik en güzel kemalini şiirde bulur. Estetik duygusuna sahip olanlar kamerayla da şiir yazabilirler. Şiir söz konusu olduğu için böyle bir ifade kullanıyorum. Resim söz konusu olsa kameranızı bir fırça gibi kullanarak bir filmi mükemmel bir tabloya dönüştürebilirsiniz derdim. Bütün bu kavramlar aslında aynı şeyi ifade ediyor. Nasıl ki fikrin bir hakikat serüveni varsa, estetik çabanın da, yani o en güzele ulaşma eyleminin de zirveye ulaşmak için bir yolculuğu vardır. Bunu kimi kamerayla yapar, kimi kalemle, kimi fırçayla, kimi notalarla. Sonunda ortaya konulan ne olursa olsun şiirdir, tablodur, bestedir, filmdir. Bu yüzden iyi bir yönetmen aslında iyi bir şairdir, iyi bir besteci ise ressam. Yönetmen kamerayı kullanmayı öğrenmiştir; kalemi kullanmayı öğrendiğinde şiirini onunla yazar. Fırçayı ya da notayı öğrendiğinde de onlarla.

Tarz dediğimiz söylem biçimi ise, o değişir. Değişmeyen ise üsluptur, kişiliktir. Ben hece vezniyle de şiir yazabilirim, serbestle de. Veya yeni bir başka biçimde de. Bu konuda sanatçının kendini kısıtlaması elbette doğru değil. Sanat, bir duygunun dışavurumu ise, bu o andaki şartlara göre çok farklı şekillerde tezahür edebilir. Bunun mantığa indirgenecek, daha işin başında kurallarla çerçevelenebilecek bir yanı yok.

Rus yönetmen Andrei Tarkovsky’nin düş sinemasını şiirsel bulur pek çok eleştirmen. Sinemanız ondan esintiler taşıyor mu? Ya da en azından onunla birlikte anılmak ister misiniz?

Benim sinemamın ondan esintiler taşıması sözü, bana biraz komik geliyor. Siz eğer bir yolculuğa çıkmışsanız, elbette aynı yolculuğa çıkmış olan insanlarla karşılaşırsınız. Tarkovsky’nin fikir ve estetik sancısı malum. Artık klasikleşmiş eserleri var. Ama o başka bir arabada yapıyor bu yolculuğu. Kimin arabası kimi nereye kadar götürür bilinmez. Onun yaptıklarına düş sineması diyenlerin ve şiirsel bulanların da onun yolculuğunu doğru anladıklarından şüphem var. Ayrıca herkes ayrı şiirlerden hoşlanır. Düş ve şiir kavramları gerçeklikten uzak bir sinemanın çağrışımlarını yapıyor. Oysa Tarkovsky, gerçeği arayan bir yönetmen ve son derece gerçekçi filmler yapma çabasında. Onunla birlikte anılmamın ne önemi var anlamıyorum. Her insan bir başkasıyla teğet geçen ya da örtüşen yanlara sahiptir. Tarkovsky’le kimi açılardan fazlaca sürtünüyor olmamız çok önemsenecek bir şey değil.

 

Paylaş

Bu Sayının Diğer Yazıları

Adı Bende Saklı İnadına Hâlâ / Hakan Özbek
Taraflı Tarafsız Ölüm / Mehmet Yüzücü
Geceye Yıldız Değdi / Nesrin Çaylı
Alın Çizgilerimi / Gıyasettin Yiğiter
Mor / Feride Sezer
Tümünü Göster