Yok Cesaretim

250
Görüntüleme

“Bak işte akşam oldu
Ve suskundur bütün sokaklar”
Bir feryat gibi çıkıyor ismin dudaklarımdan. Unutulmuş bir eski zaman şarkısının tozlanmış sesi sarıyor aniden ortalığı. Direnmek fayda etmiyor ve içimdeki sesin dediği oluyor yine. Geceyi yırtan feryat eşliğinde kendimi sokaklara atıyorum. “Sokakların gün batınca neden boşaldığını/ Ve yüreğimin neden kabardığını bilmiyorum.”
Büyüdükçe büyüyor kararsızlığım; iki ayrı düşünce iki yandan çekiyor: “Konuşsam: sessizlik/ gitsem: ayrılık” Darmadağın sözler, unutulmak üzere olan anılar eşliğinde, koşar adım loş ışıkların altından geçiyorum. “Kentin pakettaşı kaldırımlı sokaklarında,(…)konuşulanlardan hiçbiri, insanın üç temel sorunundan-inanç,sevgi ve umut-söz etmiyor nedense? Kimseler haberli değil,bu eski erdemlerden.” Aklıma, Konfüçyüs’ün “Seçme Konuşmaları”ndan bir söz geliyor erdemle ilgili ve belki bir çok şeyi özetliyor bu söz. “Kadınları sevdiği kadar erdemleri de seven birine hiçbir zaman rastlamadım.”
Ve tabii ki; “(…) Bu yüzden insanlar,gittikçe harcından kopmuş yapı taşlarına benzemekte. Bölük pörçük. İşlevsiz. Yalnız. Bu arada kimi Tanrı’ya yakarıyor, kimi savaşıyor, kimi de çalışmakta durmaksızın.” (Uğur Kökten, Anı Kentler, s.7)
Peki, kaç kişi biliyor neyi, niçin yaptığını? Ya da neyi, niçin yapmadığını? Bir şair giriyor araya; “Ter döküp soru sormak nereye sürüklemiş kişiyi” diyerek. Soruların ağırlığını bilmektir bu mısrayı şaire söyleten.

Koşar adım geçiyorum caddelerden. Bir şeylerden, birilerinden uzaklaşmak için belki de. Yorulduğumda anlıyorum ancak, çabamın sonuç vermeyeceğini. Dönüp geliyorum o küçücük kahvehaneye. Aynı yollardan, aynı loş ışıklar altından geçerek. Bu şehir hiç aydınlanmadı ki zaten. “Kimi kez durup yakarma ihtiyacı duyuyor(d)um: Ey zamanın ve kum tanelerinin sahibi yüce Tanrı, yok olmuş uygarlıklardan dersler çıkarmamıza yardım et!”

Kahvehane hep aynı. Kendine özgü bir samimiyet ve sigara dumanıyla yüklü. Elimde kitaplarla, her zaman olduğu gibi en dipteki masaya geçiyorum. Çayı getiriyor o güleç yüzüyle garson, “Hoş geldin beyim!” diyerek. Ara sıra uğradığım bu küçücük mekanda, ara sıra gerçekleşen bir seremonidir bu. Hep aynı sözlerle karşılar beni garson  ve hep iki çay içtiğimi bilir.Kaygılar ve kavgalar çoğaldığında, şehrin dağdağasından yorulduğumda gelirim buraya daha çok. Oturanları ben pek tanımasam da, onların ekserisi birbirini tanır. Konuşmak için birbirlerini tanımaları da gerekmez ayrıca. Aralarında bazıları da vardır ki; onlar, “dudağa iliştirilmiş buruk  gülümseyiş” ve  “yalnızlıkları içinde kendi gölgelerini eskitiyorlar.”

Benim derdimse, sohbet etmek değil zaten. Biraz okumak, biraz kendi içimde dolaşmak ve belki içimden gelirse biraz yazmak. Bunları yapmak için, etrafla ilgilenmemeye çalışsam da, bazen ahengin bozulduğu, içine girmeye çalıştığım atmosferin dağıldığı olur. Ya bir tanıdık rastlar konuşmak zorunda kalırım ya da, telefonun çağrısı bozar kendime ayırıp, kendimce kullanmaya çalıştığım bu anın büyüsünü. Gündemden söz edilir,eleştiriler yapılır, seyredilen bir habere değinilir ve benim bu vakitte yapacaklarım da güme gitmiş olur böylece. Müşteriler çekilir, kahvenin kapanma vakti gelir ve ben, içimde bir pişmanlıkla evin yolunu tutarım. Sebep olanların haberleri yoktur tabii ki durumumdan. Onlar, rutin değerlendirmelerini yapmış ve kurtulmuşlardır sıkıntılarından. Şair boşuna söylememiştir; bizler ki;
“Âvareler, felekzedeler, müptelâlarız
Âlemde bir muhabbete kalmış gedâlarız.”
Bazen de, işler istediğim gibi gider, daldığım rüya uzar; o rüyada peşine takıldığım bir hatıra, bir söz, bir şiir, bir olay alır götürür beni başka iklimlere. Yazıp da yaşayamadıklarımın, yaşayıp da yazamadıklarımın peşine düşerim. Arada; bir haykırış tutturmak isterim, “Dinleyin bendeki kırgın ikindiyi” diye. Ve nice “kırgın ikindi”lerin yüreklerde mahpus kaldıklarını bilirim.
Böyle zamanlarda geçmişin ufuklarını tarar gözlerim. Her bir kesiti; bir güzelliği, bir gerçeği, bir düş yorgunluğunu, bir düşünceyi, bir hüznü dile getiren ufukları… “Geride kalmış yitik zamanların sesiyle dolu”yum belki ben. Onun için de, “Eskiyi seven ve onu aramayı zevk” edinen biri gibiyim. Ve belki de;
Ben bir korkağım
Zamana ilmiğini atmış gerdikçe geren
Hep özlem türküleri söyleyip
Harcanmış bir eski sevdanın anlattıklarını dinleyen
Yok cesaretim
Kendimi seren direklerinden çılgın denizlere atmaya…

Paylaş

Bu Sayının Diğer Yazıları

Zakkum Hanım yahut Çıkmaz Şiir / Yasin Uzun
Batum Günlüğü / Ahmet Eroğlu
Bir Çığlıktır Sesime Siperlenmiş / Selami Şimşek
Anne / Hasan Tiyek
Otobüs / Nurcan Kara
Tümünü Göster