Şehir, İstanbul ve Benjamin’in Meleği

203
Görüntüleme

Şehir; yolların kenarında, efsane ve masalların yatağı dağların yamacında veya ovaların içinde kurulmuş köylerin ıssızlığına doğmuş çocukların zihninde, sağı solu kestirilmeyen bir şey olarak belirir. Evleri, evlerine doğan çocukları, çocuklarının hayatını yoğuran oyunları, güneşin doğuşu ve batışı arasına sıkışmış hayatıyla köy; kıyısını bucağını ve dününü bugününü yaşayarak öğrendiğimiz, avuç içlerimiz kadar bize tanıdık gelen yerdir. “Köylü” çocuklar büyüdüklerinde, kendileri için köyün el değmemiş tek bir gizi kalmaz. Köylerini keşfettikçe, keşiflerinin kıvrımlarında dolaştıkça, dolaşmanın da cazibesi kalmaz, sonunda adımları heyecansızlığa saplar.
İlk kez görülen yerlerin heyecanında dolaşmak istedikleri için adımları yavaşlar. Çünkü insan, kendini şaşırtıp duran mekanları arzular; her daim güven ihtiyacı duysa ve köy bu ihtiyacını karşılasa da yine de kendini, kendine yabancı yüzlerde saklı heyecanların cazibesinden kurtaramaz.
Aynada kendini seyredip duran yüzüne aşık insanlardan söz edilse de asıl olan, yüzü(nü) farklı yüzlerle zenginleştirmektir. Zaman içinde tek bir yüze dönüşen, farklı gibi görünen tonları da, o çoğu zaman dışarıya kapalı evreninde eriten köyde, yüzün öznelliğini korumak mümkün olmaz; Taşköprülü Köyü’nden Ahmet olmaktan çıkıp, Taşköprülü Ahmet olunur. Köy, o belirgin ve durağan yüzünü şahsa özel yüze taşıyarak, yüzün şahsîliğini gölgeler. Artık heyecan vermeyen köy yolculuğunda yavaşlayan adımlar, birbirlerine yabancı kalıp ortak bir heyecanı çoğaltan şehirlilerin yurduna doğru yöneltilmezse, kısa bir süre sonra, gölgeliklerde ya da kış güneşine bakan duvar diplerinde yolculuklarını bitirmiş ihtiyarların arasına karışır.
Köy; hali, tavrı ve havasıyla ihtiyar amcaların mekanıyken, şehir, daha çok yeni şeylere gebe delikanlıların resmi geçit yaptığı bir bulvardır. Gençler ki, renksizdirler; yolun çok sonraki aşamasında, sırtlarına binen tecrübenin ve zihinlerine yığılmış birikimin içinden başını çıkaran renge bürünürler. Kökleri uzak bir geçmişe uzanan şehirlerden ve bu şehirlerin renklerinden bahsedilse de, şimdiki şehirlerimiz genç ve renksizdir. Biz caddelerinde yürüye yürüye gençlikten soyunup rengimizi bulduğumuzda, onlar da, rengimizden düşen ışıltıları giyinir; rengimiz, şehirlerimizin rengi olur.
Ancak şimdilik şunu söyleyebiliriz: Şehir; “yabancı”ların, köklerinden kopmuş ya da bütününden fışkırmış sürgünlerin yatağıdır. Birbirinin aynısı ağaçların kümelendiği bahçelerden, yani köylerden kopup gelen farklı sürgünlerin, kök salacakları bir toprak parçası edinmek için uğraştıkları bir yer… Farklı ağaçların oluşturduğu bir bahçe… Köy bir tek meyvenin hoşluğunu tattırıp kısa bir süre sonra bu tatla sıkarken, şehir, insanı yüzlerce tat arasında yolculuğa çıkartır.Şehirleri dolduran her birimiz, birbirinden bağımsız bütünlerden kopmuş parçalarız; ait olduğumuz bütünün kodlarına yaslanarak yürüyoruz yan yana. Yanından geçtiği nesneye çarparak boyasını bırakan bir araba gibi, şehrin isimsiz caddelerinde “sana” teğet geçerken, üzerine kendimden renkler bırakıyorum. “Sen” ve “ben”, teğet geçişlerin toplamından bulamaçlı renkler ediniyoruz.
Şehir, bütün gizlerini bir seferinde açmaz. Her caddesinde ve sokağında, bizi hep yeni yüzler bekler. Bindiğimiz vasıtalarda bize yabancı insanlar içinde kalırken; kendilerine vakıf olduğumuzda, bizi şaşırtıp zenginleştirecek hikayelerle yan yana olduğumuzu farkeder, bu farkedişle içimizdeki keşif merakı dirilir, böylelikle alışkanlığın ölü yüzüyle örtülmekten kurtuluruz. Hikayemiz, yabancı hikayelerle daha bir zenginleşip ayrıntılar kazanır. Karşıtlarımızın bolluğunda hissettiğimiz gerginlik içinde, yüzümüzün öznelliğini koruma yolları ediniriz.
Köklerinden taşıdığı renkleri şehir dediğimiz yerde yitirip renksizleşen, kendi olarak var olmayıp başka sürgünlere sarılarak varlığını devam ettiren sarmaşık ruhluların yıkılış hikayelerinden de bahsedilebilir. Evet şehir, biraz da ölümlerin ve yıkımların adresidir; merkezinde yükselttiği gerilim hatlarına çarpıp düşen insanların mezarıdır. Ancak hayat da, var olmanın ve var kalmanın güç olduğu bir çatışma ortamı değil mi? Kutsal metinlerin,”iyi ile kötüyü belirleyen imtihan” dedikleri şey, insanı varlığıyla yüzleştirme ve kendini gerçekleştirme imkanını zorlayan köyü değil, çatışma içinde yol aldıran şehri işaretliyor.Evet, şehir şimdi, Habil ile Kabil’i belirliyor.

***
Bütün bunlar,  sözü İstanbul’a getirmek içindi. Çünkü İstanbul, yani “Yeni İstanbul” Habil ile Kabil’i içinde yaşatan şehirlerin başında geliyor. Bir yığın karşıtlığın çoğalttığı hayatın başkenti… İyi ile kötüyü birbirine komşu yapan şehir.
***
Yeni İstanbul’a gelmeden, Eski İstanbul’a şöyle bir uğrasak diyorum.
***
Eski İstanbul, biraz Abdülhak Şinasi Hisar’ın “geçmiş zaman”la başlayan metinlerine oturuyor. Biraz da Mümtaz ile Nuran’ın konuştukları şey… Cağaloğlu yokuşu mesela… Küllük… Çınaraltı sohbetleri… Boğaz’ın etrafına dizilmiş köşklerden denize düşen şenlikli bir kahkaha… Mehmet Rauf’un Eylül’ü… Suad’ın iç geçirmeleri…
Eski İstanbul’u kitaplardan okuyan birinin zihnine bunlar düşüyor.
Başka bir İstanbul var mıydı, eski İstanbul’da?
Abdülhak Şinasi’nin metinlerine girmeyen, Mümtaz ile Nuran’ın konuşmadıkları…
İstanbul’u Boğaz’daki İstanbul’dan ibaret görenler için, “öteki İstanbul” biraz sisler içindedir. Ve ne yazık ki İstanbul’u okuyarak öğrenen bizleri, “öteki İstanbul”a götürecek çok fazla metin yok.
“Mor Salkımlı Ev” bütün bir İstanbul’u ele vermiyor ki!Biliyoruz ki, öykülerdeki İstanbul, kuşbakışı çekilmiş bir fotoğraf bile değil.

***
Eski İstanbul’da “bütün bir İstanbul”u bilme şansını bulmazken, şimdi de karşımıza “Yeni İstanbul” gerçeği çıkıyor.Bu başka bir İstanbul!
Yeni İstanbul’da yine Cağaloğlu olsa da, o daha çok Taksim demek… İstiklal Caddesi’ne dökülen, orada kendini pazarlayan şey… Gazeteler, dergiler, yayınevleri… Söyleşi, dinleti, sergi… Televole; manken, futbol ve aşk… Üçüncü sayfa haberleri…
***
İstanbul ne ki, bu kadar yüz değiştiriyor? Kendisini oluşturan insanlardan bağımsız canlı bir organizma mı? Efsaneyle bir akrabalığı var mıdır?

***
Eğer tarih, karşıtların birbirleriyle yüzleşmesinden doğan hareket(ler)in adıysa, İstanbul bir “tarih kent”tir. Ve eğer hareket, içinde gerçekleştirdiği mekanı biteviye dönüştürüyorsa; İstanbul dediğimiz mekanda da, “hareketten bol ne var? “diyorsak, Eski İstanbul’dan Yeni İstanbul’a geçiş şaşırtıcı olmamalıdır. Eskilerde kalmış yüzümüzü oturduğumuz masaya döken sararmış fotoğrafların, bizi hüzne karışmış bir nostaljiyle tanıştırması da garip değildir. Olur böyle şeyler.

***
Yıllar sonra karşılaşılan eski bir dostun yüzündeki çizgilerden, geçip gitmiş yılların hüznü  hissedildiği gibi, bir şehrin geçmiş zamanına duyulan nostalji de, doğup büyüdüğü yerlere yıllar sonra tekrar dönen bir adamın notlarından okunabilir.
Elimde bir kitap var: Bir Başka İstanbul…
Kitap; eski İstanbul’da doğan; genç yaşta, biraz da eski İstanbul demek olan edebiyatın ara sokaklarını, bu sokakların sakinlerini genç yaşta keşfeden, bir edebiyat hocası olarak Anadolu’da geçirdiği uzun yıllar sonrasında tekrar İstanbul’a dönen, ama bu sefer kendi İstanbul’unu bulamayan Orhan Okay’ın, “Bir Başka İstanbul” üzerine yazdığı yazılardan oluşuyor. Okuyucuyu, “Eski İstanbul” ile “Yeni İstanbul” arasındaki boşlukta asılı bırakan bir kitap bu; eski İstanbul ile yeni İstanbul arasında götürüp getiriyor.
Orhan Okay, kitabın girişinde; meyvesinin çalınmasıyla birlikte bir canavarın peşine düşen ve geri döndüğünde kendi köyünü ve insanını bulamadığı gibi, şahsının da efsaneleşmiş olduğunu hayretle öğrenen bir çocuğun, Unkama’nın hikayesinden bahsediyor. Orhan Okay’ın, Yitik Düşler Dergisi’ne (Ocak 2003. Sayı: 27) verdiği söyleşiden, kendisinin de, Unkama’nınkine benzer şeyler yaşadığını anlıyoruz: “Doğup büyüdüğüm şehirle şu an yaşadığım şehir arasında kendimi kaybolmuş hissediyorum. Bunu söylerken İstanbul’un tabii, tarihî ve sosyal dokusunun kayboluşuyla beraber, kendimden gelen kusuru da itiraf etmeliyim. Bu kayboluş duygusu, biraz da benim 1955’ten sonra Anadolu’ya gidişim ve orada kaldığım kırk yıl zarfında İstanbul’un değişmesini iyi takip edememiş olmamdan kaynaklanıyor. Yani kırk yıl içinde İstanbul’un yaşadığı yıkım ve çarpık yapılaşmayı tedricî bir şekilde göremedim. Kırk yıl sonra yeniden döndüğüm ve bildiğim yerleri tekrar gezdiğim zaman, kitabımın başında da anlattığım gibi, köyünü ve insanlarını kaybeden Unkama’nın ruh halini yaşadım. Kırk yıl evvel çok iyi tanıdığım mekanı ve orada yaşayan insanları kırk yıl sonra birdenbire yok olmuş gördüm. Halbuki içinde olsaydım bu değişmeye o mekan ve insanlarla beraber şahit olacak, belki bana bu kadar çarpıcı görünmeyecekti. Şimdi ise Mehmet Akif gibi, ‘Sorarım kendime, gurbette mi, hayrette miyim?’ Mesela kitabımda sur içi kültüründen bahsettim. Yani Bizans’tan ve Osmanlı’dan beri gerçek İstanbul olan sur içinden. Bugün ben İstanbul’da yaşadığım hâlde oralarda oturmuyorum. Eğer o kırk yıllık ayrılmam olmasaydı belki yine oralarda yaşamak isterdim.”
***
Walter Benjamin’in “şehir meleği”ni düşünüyorum.Hani şu yüzü ileriye ama vücudu geriye bakan meleği…Sanki İstanbul biraz da bu melektir.Coğrafi yerleşimi kendisini tarihine mahkum ederken, içinde yaşattığı kalıntılar da, kendisine geçmiş seslerini tekrarlatıyor. Bir gerçek olarak yaşadığı “bugün” ise, yüzünü yarına çevirtiyor; şimdiki zamanının içine doluşan onca yüz onu yarına sürüklüyor.

Paylaş

Bu Sayının Diğer Yazıları

Üç Analık Kız / Naz Ferniba
Zakkum Hanım yahut Çıkmaz Şiir / Yasin Uzun
Batum Günlüğü / Ahmet Eroğlu
Bir Çığlıktır Sesime Siperlenmiş / Selami Şimşek
Anne / Hasan Tiyek
Tümünü Göster