Kırk Birinci Oda

220
Görüntüleme

Her şeyimle sokulmuştum buraya,bir daha çıkmamacasına.Bir böcek; evin ortasında, sokak ortasında, dünyanın ortasında nasıl savunmasız kalakalıyorsa başını sokacak kadar da olsa bir küçük taş arası bulana dek; ben de annemlerin yaşadığı minik kuytu yere gelene kadar, öyle hissettim insanların arasında kendimi. Bir böcek gibi… Küçücük başımın olmayacak dertlere girmesinden, kötü, çok kötü insanların beni bir köşe başında sıkıştırmasından, Kızılay Caddesi’nde, öyle karşımdan benim tarafıma akıyorken yüzlerce insan, ayaklarının altında çiğnemesinden korkar, betim benzim solar, kendimi evlerin en kuytularına saklardım hep. Onun için de okulu bitirir bitirmez baba evine sokuldum.

Genç bir kız için baba evi; aslında benimkine benzeyen böceksi fobilerin dışında bir önem arz eder. Sıcak aşın sorgusuz hep kaynadığı, elektrik ve su faturalarının bir şekilde muhakkak ödendiği, hastalıklar için ıhlamurların, ak zencefillerin, sirkeli suların hazır beklediği, en sevilen yemeklerin bilindiği, ekmeğin taze, sorunların çözümünün bir baba tanıdığı kadar yakın, gözyaşlarına anne merhameti ile deva olunan tek yerdir. Arada bir ocakta kaynayan geçim derdinden ve baba hiddetinden payını alsa da çocuklar, şuncacık şeyin, el oğullarının ve el kızlarının zehir zemberek lafları kadar ciğerlerine sokulamayacağını derler kendilerine, yeni bir baba evi kurmak için gittiklerinde baba evinden.  –hem başka hiç kimseden korkmamak için babadan korkmak gerekir.-

Yine genç kız en olmadık hayallerini, dünyanın bin bir türlü hallerinin hiç biriyle karşılaşmadığı, demir santurlu baba evinde kurar. Gerçeği, en gerçeği, buz gibi bir mutfak sabahı, iliklerine kadar üşürken kahvaltı hazırlamanın gerekliliğiyle fark edene kadar. Çünkü anne hep erken kalkar. O kadar ki, en hastalıklı en yoğun günlerin sabahında bile uyanıp da onu uyuyor görmek mümkün olmaz. Belli ki anneler uyumaz.

Benim böceksi fobilerimi baba evi alegorisi yanında okşayan şey, bu evde annemin kuş uykusuna, hatta uyumazlığına duyduğum güvendi belki de. Annem uyumazken ben hep uyur, dev plazaların, apartmanların içinde, aralarında bir pastırma eti gibi sıkıştırılmış bedenimin, kan ter içinde kabuslarımın, yani uykusuzluklarımın acısını çıkarırdım. Bu böyle sonsuza kadar devam edebilirdi. Baba evinde kötü bir ihtimalin olabileceği ihtimali bile gelmiyordu aklıma. Halbuki böceksi fobilerim, baba evinin de taştan olduğunu ve yıkılabileceğini fısıldamalıydı bana.En tatlı uykularımın, annemin yün yorganlarının ta içine gömdüğüm güzel düşlerimin, ezilmelerinden korkarak, yer yataklarının aralarına sakladığım böcek kanatlarımın, baba evinin altından geçen fay hattı hasebiyle bir deprem sabahı nasıl sarsıldığını ve sokuldukları yerden dört bir tarafa ne şekil kaçıştıklarını hatırlamıyorum.

Leylekler gibi her bahar göçen bir kuş için, hayat ne kadar derlitoplu bir şey ifade edebilirse, daima gezen bir seyyah için de öyledir. Gezilebilme ihtimali olan her menzile dağınık, toplanılması gereksiz, nasıl olsa bir gün kendiliğinden dağıldığı tüm o mekanlardan bir basınç merkezinin sönüşü gibi toparlanıverecek soyut ötesi bir başı bulanıklık…Oysa kaplumbağa için hayat, evinde –değil- beslendiği, korunduğu, dayandığı, güvendiği, der-top, aslında kıstırılmış, öyleyse gayet somut şekliyle yuva gözündedir.
Bu durumda onun için ölüm de somut bir hal alır. Hem de hayatının hayat bulduğu mekanda, yuvasında… Kalın kabuğunun güvenirliğine sığınmış kaplumbağanın, hayatı kovanının gözeneklerine işlemiş arının ve yer altı odalarına onu sıkıca depolayıp kıstırmış karıncanın yuvasının, aynı zamanda hiç açılmamış olan kırk birinci odasının ölüm olabileceği gerçeği, onları ciddi bir bunalıma sokmasa da, gerçeğin farkında olunacağı an itibariyle –çünkü o andan evvel bu unutulması istenir bir gerçektir- düşünebilen ve dolayısıyla acı çeken insanoğlu için, bu durum aynı neticeyi vermeyebilir. Hele de benimki gibi böcek kurgulu bir insan zihniyeti için.

Evet ben kendimi böcek zannediyordum. Hayatın; sırtına yapışmış bir kene misillü, beni üstünden atma ihtimaline karşı tüm bacaklarımı etlerine gömmüş, habire onu sömürüyordum. En kolay öyle beslenebildiğim için değil, hayattan düşmekten korktuğum için. Tahmin ederim ki tüm asalaklar da onun için bu kadar sıkı sıkıya yapışıyorlardı beslendikleri tene. Düşmekten, kendilerini kocaman bir boşlukta aşağıya doğru yuvarlanırken bulmaktan korktukları için. Evet asalaklar ve ben korkuya iman ediyorduk. Ve özellikle ben, ölümün, baba evinin kapılarını zorlayacak kadar evrensel olduğunu görmemiştim daha evvel. En güvendiğim –yer-in, ayaklarımın altında bu kadar çok manevra yapabileceği gelmemişti aklıma. Onun için kaçıp gelmiş, sığınmıştım buraya. Ama işte hayat; bazen korkuyla etine çok gömüldüğümüz ve canını acıttığımız için, koca tırnaklarını çıkartıp, kuvvetle siftinince, bizi fırlatıveriyordu kainatın dört bir ucuna…

Artık kovuluyordum, kuş uykulu bir anne bekçiliğinde korunduğum baba evinden. Duvarlar yıkılmış ve kırk birinci oda çıkmıştı evin en bilindik köşesinden. Hiç sorgulanmadan daima kaçılmış bir kurgu için belki de şimdi en iyisiydi ölmek. Ya da geri dönüp sormalıydım o kırk odaya, büyümek için ne yemeli, böcek kanatlarımdan kurtulmak için ne etmeli ve her şeyden korkmamak için neden korkmalı şimdi?

Paylaş

Bu Sayının Diğer Yazıları

Üç Analık Kız / Naz Ferniba
Zakkum Hanım yahut Çıkmaz Şiir / Yasin Uzun
Batum Günlüğü / Ahmet Eroğlu
Bir Çığlıktır Sesime Siperlenmiş / Selami Şimşek
Anne / Hasan Tiyek
Tümünü Göster