Büyüdükçe Susmuş “iç”

210
Görüntüleme

Büyüyünce, doğduktan sonra konuşabilmek için bir kaç yıl bekleyen tüm hemcinslerin gibi bu sefer de nasıl susacağını öğrenirsin,önce ruhun susmaya başlar.O sustukça  hayat bir bağırtının adı olur ve sende diğer bağırtılardan ürkmemek için “bağırmaya” başlarsın.Ruhunun susmaya başlaması ile içinde, senin içinde olan ama senden uzakta yeni insanlar doğar, parçalara ayrılarak çoğalırsın. Çoğalırken hayatındaki renkler  azalır,çocukken defalarca gördüğün gökkuşağını daha az görmeye başlarsın.

Her yutkunmada, o yutkunmaların o susmaların içinde, başka “sen”ler oluşturduğunu görürsün. İçinde yeni insanlar birikir,onları bir yere toparlayamazsın,onlara sahip çıkamazsın,kimi zaman söz geçiremezsin.Sonra tüm o susmalar, tüm öğrendiklerin,aldığın diplomalar, “seni seviyorum ama gitmek zorundayım” diyen kadınlar,sürekli yanında taşımak zorunda kaldığın çek defterleri,ancak kimliğini gösterdiğinde girebildiğin kapılar,çıkışını bir türlü bulamadığın sokaklar,sıraya girdiğin kuyruklar,üstüne yapıştırılan etiketler seni içinde bir sürü yarım insan taşıyan komple bir insancık haline getirir.Söyleyemediğin sözler,karşı gelemediğin haksızlıklar,izleyerek bir parçası haline geldiğin zulümler, yapamadığın kavgalar, dillendiremediğin  sevdalar,peşinden koşamadığın hayaller,hep gözlerinin önünde olan ama bir türlü dokunamadığın gökyüzü seni parçalara ayırır.İçinde bir çok yarım ve de parçalanmış insan biriktirmişsindir.Yarım kala kala bir türlü tamamlayamazsın kendini,gönlünü bir türlü büyütemezsin.

İnsan olarak çıktığın yolculukta herkesin üzerinde rahatça konuşabildiği, üzerini rahatça çizdiği,üzerine soru işareti koyduğu,hayatı için doğrular yanlışlar belirlenen,önüne geçmemesi gereken çizgiler çekilen,eline oynaması yaşaması için senaryolar tutuşturulan,numaralarla ifade edilen bir  mükellef haline gelirsin.Ruhuna ekilen ve en zor anlarında bile nefes almanı sağlayacak olan sonsuzluk ormanındaki ağaçlar birer birer  katledilirken, gülümseyerek gözlerine bakılır,saçların okşanır,bunlar yapılırken senden televizyon izlemen,gözlerini markalardan ayırmaman,oturduğun sıradan kara tahtada yazılanları öğrenmen istenir,okullarda eğitilirsin. Sana büyük kahramanların,  kurtarıcıların hayatlarını anlatırlar. Sonra küçük bir odada duran, günün sadece belli saatlerinde güneş alan bir çiçeği gördüğünde mutlu olmayı,kafesteki kuşları sevmeyi öğretirler, öğrenirsin. Çiçeği ve kuşu getirenlere,sana bir çiçeğe bakarak,kafesteki bir kuşu izleyerek mutlu olmayı öğretenlere teşekkür edersin ama gökyüzü hala dokunamayacağın kadar uzaktadır.

Sana öğretilenler çoğu zaman asıl hatırlaman gerekenleri hatırlamaman ,kendini,geldiğin yeri daha çabuk unutman  için birer araçtır.Gösterilenler asıl görmen gerekenleri senden saklamak için birer perdedir.Sana ezberletilen  doğrularla,girdiğin okul sıraları ile,saçların okşanarak verilen kimi diplomalarla,izlediğin reklam filmleri ile,kendi gökyüzlerini çoktan satmış olanların “işte hayat bu” diye sundukları hayatsızlıklarla kendinden çok uzaklara gidersin,gökyüzünden çok uzaklara,bir adım,sonra bir adım daha… Mesafeler büyür sen yorulursun. Ezelde içine üflenen o ruhtan koparak dönüşmekte, sonunu göremediğin bir yerlere doğru büyük bir hızla düşmektesindir ve düşerken boşlukta yorulursun.Sonra özlersin ama neyi özlediğini hatırlamayacak kadar kendinden uzaklardasındır. Bir gün aniden durursun,televizyonu kapatır,kara tahtadan gözünü ayırır ve pencereden süzülüp önüne düşen ışık huzmesine bakarsın.
Her yer sessizlik olur,saksıdaki çiçek,reklamlar,kafesteki kuş,çıkışını bulamadığın o sokak,içtiğin konsantre meyve suları,cebindeki yarısı yırtılmış sinema bileti,sevgililer gününde sana hediye edilen saat,boynuna taktığın cevşen,fotoğraf albümleri,büyük banka binaları,seçim sandıkları,dünya haritası,hepsi sessizliğin içinden aşağıya doğru düşerler,baktığında sonunu göremediğin bir derin boşluğa. Her şey(in) düşer ve geride sadece sen kalırsın. Üşürsün.Üşürken hayatın ya hepten bir unutuş ya da yeniden hatırlamak olduğunu hissedersin.
Dokunamadığın gökyüzü ile bir türlü inemediğin yeryüzü arasında bir yerdesindir.İçinde bir yerlerde çocukken yani belki de konuşamıyorken duyduğun o eski sesleri duymaya başlarsın.Seni çağırırlar.İçindeki bir çok sen birbirine yaklaşmak ister.Yarım kalan tüm cümleler tamamlanmak ister.Bir olmak isterler ve sen kendini yeniden var edecek sebeplerin peşine düşersin.Geri dönmek istersin, artık tıpkı doğmadan önce ana rahmindeki gibi ayaklarını karnına çekerek uyumaya başlamışsındır, bir rahim aramaktasındır,dönüşmek kolay ama dönüş zordur.Gördüğün her kapıyı ellerin kanayıncaya kadar yumruklarsın.
Büyüdükçe susmuş “için” sana bir şeyler fısıldar, sesler boşluğun içinde yankılanır.Kendine dair bildiklerinin bu büyük boşluğun içinde bir yerlerde olduğunu bilirsin.Boşluğun aynasında kendini izlemek zorunda kalmış ruhlar vardır,her aynaya baktıklarında kaybolmuş olduğunu hatırlayan yüzler… Bu durumda bazıları sadece yazıyla ve sadece yazarak kendilerine ulaşabileceklerini düşünür.Yapabildiğin tek şey bu olduğu için, sen de onlara katılmak istersin. Kendini cümlelere düşersin,kelimeler ellerinden düşüp  boşluğa çarptıkça boşlukta belli belirsiz sesler duyarsın ve yönünü duyduğun seslere çevirirsin. Kelimeler derin ve karanlık bir su kuyusuna atılan taş gibidir,belli bir süre sonra onları göremezsin sadece bir yere düşeceklerini bilirsin,bir yerlere dokunacaklarını ve o an duyduğun sesin  meşalen olabileceğini…Ve artık çok yorgunsundur. Kafesteki o kuş kadar, saksıdaki çiçek kadar yorgunsundur.Yürürken ayak topuklarında birikmiş bir yorgunlukla yürürsün.Bu yürüyüşle  kendi “içindekileri” bulmanın kendi gökyüzüne dokunabilmenin peşindesindir, gökyüzüne dokunabildiğinde yeryüzüne ait olabileceğini fısıldayan sesi izlersin.Bir sürü yorgunluk,insana dair bir çok anı seninle birlikte yürür. Lisede kaçamak bakışlarla izlediğin bir türlü kendisine onu sevdiğini söyleyemediğin kızın lise yıllığı içindeki solmuş resmi, ona söyleyemediklerin ,seni onunla konuşturmayan içindeki korku…Babanın sana kalkan eli ,banka hesabındaki  rakamlar arasına sıkışmış bir hayat.
Hani en yakın arkadaşın mahallenizden taşınmıştı,sen çok ufaktın ve o senin gidemeyeceğin kadar uzaklara gitmişti,o zaman içine bir şey oturmuştu,elini kalbinin üstüne koymuştun belki içimdeki o şey ne ise ona dokunurum ve onu oradan çıkarabilirim diye. Ama ellerin çaresiz iki yanına düşmüştü ve ağlamaya başlamıştın. İşte o gün içinde hissettiğin aylarca kapanmayan sızı, onun cümle olmaya çalışan hali…Öğretmenin tarafından tüm arkadaşlarının önünde azarlandığında içinde hissettiğin o parçalanma,işte tüm ona benzer parçalanmalarla içine ekilen nefretin doğurduğu dillendiremediğin küfürlerin…
Tüm bunların anlamının bizden gizlediği o büyük anlamsızlık…Hepsi seninle birliktedir.Yorulmak için o kadar çok sebebin vardır ki.Tüm bu yorulmalardan sonra artık hiç bir şey olmak iste(me)yen biri de olabilirsin.

Harflerini kaybettiğin bir alfabenin, kendi sonsuzluğunu anlamlı kılmanın peşindesindir. Yitmiş bir alfabenin sende kalan harfleri ile konuşur,düşünür ve yazarsın. İnsanın tüm uğraşı –belkide- başladığı yere dönebilmek içindir ve artık sen de geldiği yeri arayan bir yolcusundur.
Yazıy(l)a kendini kusarsın,içini sürekli boşaltan tıka basa doldurulmuş dünyayı… Yazarken yeniden ve biraz da unutarak öğrenirsin. İnsanların sadece yazı yazmayı istedikleri için yazı yazmadıklarını artık öğrenmişsindir, yani sadece söyleyecek sözleri olan insanların kendini yazıya emanet etmediklerini.Kimi insanların artık söyleyecek sözleri kalmadığı için yazmayı seçmek zorunda kalışlarını… Kendini yazıya emanet etmeye çalışan hiç bir insanın hüznü kutsamak ve içindeki boşluğu büyütmek için yazı yazamayacağını…Tüm bunlardan sonra aynaya baktığında göremediğini aramak için ,kendini yazının kutsal koruyuculuğuna emanet etmek istersin. “İkra!” ile başlayan kelamın yazı ile  olan muhabbetine sığınırsın.
Bazen insanın içindeki en büyük ağırlık olan ruhun o susuşunu,tüm söyleyemediklerini taşıyabilmek için,onları  yazıya dönüştürürsün,parçaları yazıyla birleştirmek istersin,devrik cümleleri bir yazı tarlasının içine ekersin ve kendini bir bekleyişe emanet edersin. Çoğu harfini yitirdiğin mahzun alfabendeki  harflerden zor güç bir kelime yaparsın; Bismillah.
Bu kelimeyi kimseler duymadan,sanki elinden aniden uçup gidecekmiş gibi dudakların titreyerek, gözyaşları içinde usulca tekrarlarsın;Bismillah, ve Bismillah, ve Bismillah.
Yeni konuşmaya başlayan ve dünyaya ilk kelimesini söyleyen  bir çocuk gibisindir.

Paylaş

Bu Sayının Diğer Yazıları

Üç Analık Kız / Naz Ferniba
Zakkum Hanım yahut Çıkmaz Şiir / Yasin Uzun
Batum Günlüğü / Ahmet Eroğlu
Bir Çığlıktır Sesime Siperlenmiş / Selami Şimşek
Anne / Hasan Tiyek
Tümünü Göster