Üç Analık Kız

147
Görüntüleme

13. Bölüm
Gözlerini açtığında, ilkin tavandan yere değin dalgalanan eflatun cibinliğin büyüleyici güzelliğiyle karşılaşmış Mefhum. Biraz korkuyla, biraz telaşla, biraz da hayranlıkla doğrulmuş yerinde. Yumuşacık yatak bu doğruluş sırasında hafif salınmış beşik misali. Mefhum bakınmış ömrü billah benzerini görmediği mekana. Koskocaman odanın orta yerine itina ile yerleştirilmiş yatak sanki yerinde dönme dolap gibi dönmedeymiş. Yok öyle değilmiş de Mefhum’a öyle gelmişmiş. Aslında dönen yatak değilmiş de Mefhum’un başı imiş. Kendisini yatağa iki seksen bırakmış ve gözlerini yumup nereden nereye yol aldığını düşünmeye çalışmış. İçinde bir kuş cikliyormuş. Bir ara bu mutlu cikleyişi Mefhum duyar gibi olmuş hatta. Daha önce içinde bir kuş olduğunun farkında bile değilmişmiş. İnsan bu, içinde kuşun ne gibi bir meşgalesi olası imiş ki zaten?
O aralık çıtı pıtı, mini mini bir kız girmiş odaya; elinde büyükcene tepsi. Mefhum’un bilmem kaç gecelik uykunun ardından midesinden yükselen gürültü, o an kulağına dek ulaşmış. Bir minyatür hafifliğinde, kız tepsiyi, cumbanın orta yerinde duran engin sehpanın üzerine usulca yerleştirmiş. Her hareketinde bir nazlı ceylan sekişi varmış. Mefhum göz ucuyla izlemiş onu. Göz ucuyla narin ellerine dokunur gibi olmuş. Göz ucuyla yürek atışını sezmiş. Göz ucuyla mor çizgili fistan uçlarının kıvrılışına kapılmış. Sarıya çalan kumral saçları ahenkle kızın belini okşuyormuş. Lâl olmuş Mefhum. Seyrine doyamamış. İçinde bir yerde tanımadığı sesler terennüme, tanımadığı hisler oynaşmaya, tanımadığı her şey raksetmeye davranmış. Sanki bir eğlenti yerine dönmüş Mefhum.
Ne var ki kız gözlerini çevirip bir olsun bakmamış kim var, ne var deyi. Değil bakmak bir olsun bakışları yerden yükselmemiş. Korkudan mı acep, ardan mı acep; velhasılı adını koyamamış Mefhum. Kız ketum tavrını da yanına alıp kapıya doğru yollanmış. O an Mefhum bir kaynar kazanın, içinde bir yerlerde devrilip her bir yanını kavurduğunu zannetmiş. Hani çok sevdiği bir şeyi evvelden yitirmiş de sonradan tevafuken buluvermiş, lakin ne olduysa tekrar ellerinin arasından uçup gidiverecekmiş gibi, bir telaş, bir korku yerinden sıçrayıp “bi dur hele” deyivermiş. Demiş demesine de kız kapı aralığından neredeyse kayıp gitmiş, gerisinde karanfil kokusu bırakarak. Mefhum neredeyse kilitli kaldığı eflatun cibinliğin varsa bir çıkışı bulup kurtulma derdine düşünce, sıkıntıdan alnına biriken terler sular seller misali akmış da boynundan aşağı süzülmüş.
Kat bir değil, iki değil, üç değil… Kilit üstüne kilit vurulsa bu kadar zora sokmazmışmış insanı. Sonunda dayanamayıp öfkeden basmış feryadı: “Yeteeer! Zindanlarda bilenem yemedim len ben kafayı. Tırlattırmayın beni. Hurdahaş oldum len.”
Yok kimse tınmamış bu kendini parçalayan onbeşlik; artık çocuk mu, delikanlı mı Mefhum’u. Bembeyaz yatağın orta yerine öylece bırakmış kendini sonra, nefes nefese. Kalbi hani bir yol bulsa çıkıverecekmiş dışarı da güp güp-güp güp atacakmış ol mekanda. O kadar yorulmuş Mefhum. Gerisini varın siz ölçün biçin tartın düşünün, bir kılıf uyduruverin mevzuya. Hani her bir şeye kılıf dikmek mümkün imiş ya, o babdan yani.
“Şimdi bu ne iş olsa gerek” diye Mefhum göz kapaklarını devirip beyin jimnastiğine girişmiş. Olsa olsa bir oyun. Ya da bir deneme. Ya da bir sınav. Ya da bir şaka. Ya da bir kâbus… Birden badem gözlerini en irisinden açıp yumruklarını sıkmış. Yok, bu sittîn sene çözse yine düğümlenecek düğmelerin öyküsü. “Yoksa yanıp kül olmak mı var kurtuluşumda” diye bir korku çöreklenmiş tam da sol yanına. “Eyvah” çekmiş en bi derininden. “Eyvah ki ne eyvah. Başa gelmedik kalmadı, geleceklerse kim bile ne biçim” diye dövünmüş yana yana Mefhum.

14. Bölüm
Fısıltılar yerini yüksek dozda seslere bırakmış artık: “Ayol bunlar var ya bunlar, deli meli değil; ne tırlatmışlar, ne de fıttırmışlar. Oyun edip gönül eylemeden başka dertleri yok. Sıkı canın ne edeceği belli mi olur? Bakın hele senden benden daha akıllı; rol kesmek bu, başkacana da söze gerek yok.”
Şuheygin eli omuzuna dokunan babasına başını çevirip şöyle bir bakmış utangaç utangaç. “Eh madem sen istiyorsun baba…” demiş sanki onca gürültüye patırtıya, kavgaya hırıltıya sebep onlar değilmiş gibi Deli Hayro önde Şuheygin hemen bir adım gerisinde yollanmışlar eve. O aralık sokağın köşe yerinden bir kahkaha kopuverip ta yanlarına kadar uzanmış. “Kim ola ki bu” diye durmuşlar ilkin. O an bütün mahalle hepten durmuş lakin. Kahkaha ki benzeri değil alemin kainatın cümlesinde duyulmamışmış o vakte değin. Tiz bir kadın sesi önce sokak taşlarını yalamış geçmiş, sonra semaya doğru diklemesine yükselmiş, ardından meydan yeri şöyle tavaf edercesine birçok kere turlamış. Bütün gözler kahkahanın sahibini aramış ilkin. Bir de ne görsünler çıka çıka Geyruman Ana çıkmamış mı bu kadın. Bir “abari” dökülmüş dillerden.
Geyruman Ana dakka ara vermeden kahkaha ardına kahkaha eklemede pek bi hünerli olduğunu göstermiş böylece. Ne diye güldüğünü anlamamakla beraber; başına bir iş gelip aklını oynattığını; yoksam kocası olacak Deli Hayro’yu, bir de deli midir aklı fazla mıdır belirlenemeyen kızı Şuheygin’in hallerine şahitliğinden sonra neşe duyduğunu söyleyenler çıksa da ortalık yere, işin aslını pek bilene rast gelinememiş.
Şuheygin bir koşu tutturmuş anasının yanına. Deli Hayro da peşinden… Geyruman Ana dimdik durmuş, kara gözlerini göğe dikmiş; sankim kaç bulut süzülmede, kaç kuş kanat çırpmada, kaç vakte kadar güneş gözden yitmede bulma derdine düşmüşmüş. Kahkahalar birbiri arda zincir misali takılıp uçmuşlar dur durak bilmeden. Kızı bir hamle omuzlarına yapışmış. Öne arkaya sallamış… sallamış… sallamış… Lakin yok. Geyruman Ana bir kahkaha kuyusuna düşmüş de ol mekanda yitmiş gibi gülüşünü idame ettirmiş. Ardından Deli Hayro yapışmış kadına. Amma velakin onun dokunduğu nokta başkacaymış. “Kadın başına sokaklara düşüp gülmeye utanmıyon madem, dokuz çocuğunun dokuzundan arlan barim.”
Lakin Geyruman Ana’nın kahkahalarında ne bir azalma olmuş, ne de durulup sessizliğe gömülmüş. Yerine de mıhlanmış sanki, bir milim dahi kaymamış. “Sen misin koca sözüne kulak asmayan” deyip Deli Hayro, bütün gözler önünde, meydan yerde çullanıvermiş kadının üstüne. Şuheygin “dur etme” demeye kalmadan üç tekme savrulmuş anasına en kavisinden. Şuheygin bir daha yapışmış babasının bacaklarına. “Yetişin anam, yetişin anam!” feryadına bütün perdeler çekilmiş, bütün kapılar kapatılıp sürgülenmiş; bütün gözler yönünü değiştirip, bütün kulaklar başka sesleri içine çekmiş. Bir olsun yardıma gelen olmamış.
Geyruman Ana’nın  yemenisinin ucundan damlayan, damlaya damlaya küçük bir göl halini alan kan nihayetinde Şuheygin’in dikkatini çekmeyi başarmış. Kan kırmızı, kan kırmızı, kan kıpkırmızıymış. Ve dahi şıp şıp şıplamaya devam etmedeymiş. Bu sefer Şuheygin’in feryadı ayyûku aşmış gitmiş. “Ne oldu, ne olacak” derken meğer ki Geyruman Ana’nın başına bir balkondan devasa bir saksı düşüvereyim demiş. Şuheygin’in evden çıkışının ardından kendini sokağa atan anası, hani az ötedeki evlerden birinde “Geyruman ana geçse de başına atlayıversem” diye düşünen bir toprak saksı olduğunu nereden bilebilirlermişmiş.

15. Bölüm
Canhışan Bacı sultan hazretlerinin kendisine verdiği bu vazifenin ne kadar güç olduğunu hiç düşünmemişmiş. Meğer ki hiçbir şey göründüğü biçimiyle hayatını sürdürmede değil imiş. Meğer ki her mevzunun içinde başka başka mevzular oynaşmada imiş. Bu Beydegû kızın suyu sıkılmış limon gibi bir köşeye atıldığını görmek, bu güzelliğin bir garip boşlukta debelendiğine şahit olmak, bu aklı çıfıt çarşısına dönmüş bîçarenin hayal deryasında kulaçladığını öğrenmek, insanı dehşet bir hüznün girdabında dolandırıyormuş. Canhışan Bacı ne edip ne edip, bir yolunu bulup, bin dereden su getirmek mecburiyetinde kalsa bile talih kuşunu bir şekilde yolundan çevirerekten bu Beydegû kızın başına kondurmayı aklına mıh gibi işlemiş. Vazife vazifedir, sultan hazretlerinin fermanı kılıçtan keskindir; sual etmeden, her bir denilen harfiyyen yerine getirilmeli ve mutlak surette bir neticeye varılmalı imiş.
Canhışan Bacı aklını ne yapsa da toplasa bilememiş. Bu işin içinden sıyrılabilse en derininden bir “oh” çekecek, kırk adak kesip memleketin en yaşlı ağaçlarına dilek çaputu bağlayacak; kat’iyen bu mahalleye bir dahi uğramayacak imiş. “Söz olsun” diye yeminler içmiş. Geceleri de bir bir sayar olmuş, muhteşem sarayın yolunu tutabilmek için. Bilmem geleli günler geçmişmiş de, daha bir gıdım yol alamamış da, kızın dilini çözmüş çözmesine de uslu mu ussuz mu anlayamamış da; üç analığın üçü birden birbirinden heyhat, birbirinden berbat, birbirinden inad imiş de, falan ve de filan işte. Beydegû ceviz giysi dolabından, nohudi etekliğini beline bir çırpıda geçirivermiş, bir de üstüne allı güllü kamis uydurmuş. Biçimli omuzlarına kaygan kumaştan yapılma, üzeri arap işi işlemeli kahverengi şalını atıp başını bir yağlık konduruvermiş. Uzunca boyuna öyle bir yaraşmış ki tüm giydikleri, güzeller güzeli Züleyha’dan almış sanki tüm alımını. Canhışan bacı bir bakmış, sonra bir daha bakmış, bir daha bir daha bir daha… Gözleri güzelliğine asılı kalmış. Saraylara yaraşır endamı kimlere parmak ısırtır, kimlere dil yutturur, kimlere “mecnun” dedirtirmiş kim bilir. Lakin üç analığın eline hapsolunmuş bir güzelliğin farkına varabilmek de her babayiğidin harcı değilmişmiş hani. Canhışan bacı “alıp götüreceğim kız seni bu köhne mekandan. Filiz verip gör bak nasıl çiçeklenecek, nasıl cıvıl cıvıl öteceksin yuvanda” diye mırıldanmış.
Beydegû aynanın karşısında durmuş kokular sürünmede imiş. “Şuheygin’e gidelim artık” demiş. Kolundan tuttuğu gibi Bacı’yı odasından dışarı, merdivenlerden aşağı, evden dışarı, bahçeden sokağa sürüm sürüm sürüklemiş. Canhışan Bacı ne kadar “dur kız, yavaş kız, yapma kız, bırak kız” dediyse de Beydegû ona hiç aldırış etmemiş. “Gidip Şuheygin’i göreceğiz. Duydum ki uyanmış. Duydum ki dili çözülmüş, çıkmış aydınlığa. Nerelere gitti, kimlerle cebelleşti bir sormak gerek” diye diye  sokağın hemen karşısında üfürsen devrilecek, ha yıkıldı ha yıkılacak, bir sinek konsa çökecek duruşlu ahşap eve yollanmışlar.
Beydegû kapıdaki tokmağı gümlete gümlete vurmuş. Ev hoplamış sanki yerinden her seferinde. Mahalle duymuş sesi kapı önüne dökülmüş lakin Şuheygin’in kapısı bir türlü açılmamış. Beydegû dönüp geriye pencerelere göz gezdirmiş, kim var kim yok diye. Sonra sokağa, ortalık yere; hani kimse yokmuş da kendince konuşuyormuşcasına sormuş: “Kimse yok mu evde?”
Birisi, bir tülün ardında kendini gizleyen birisi, korkusundan mı artık bilinmez “meydandalar duymadınız mı” kelamını ortaya bırakıvermiş. Canhışan Bacı cilbabını iyice dolamış başına. Eğilip biraz, “sonra geliriz yine, şimdi gerisin geri dönelim” demiş. Beydegû en tiz yerinden bir “olmaaaz” çekmiş. “Ben az beklemedim kara gözlerini açsın da konuşsun” demiş. Bir anda Bacı’nın koluna girip, neredeyse yapışarak “şimdi meydanı ufaktan bir ziyaret edeceğiz. Madem oradalar, gitmek lazım gelir” demiş. Canhışan Bacı balçığın içine iyice saplandığını sanmışmış. Üzerine bir hararet çökmüş, bakışlarına perde inmiş, ayakları kilitlenmiş, ellerinin bağı çözülmüş de “yok” bile diyememiş. Meydan yerine doğru az gitmişler, uz gitmişler.

Paylaş

Bu Sayının Diğer Yazıları

Na-Nay-ve-Ney / Muhittin Fırıncı
Pinhan / Edib Aykut Çiçekli
Kahroldum Sessizce / Mustafa Küçüktepe
Lütfi Şen İle Söyleşi / Feyza Bayındır
M. Ragıp Karcı Beni Yazamaz / Metin Önal Mengüşoğlu
Tümünü Göster