Üç Analık Kız – 11-12

11. Mefhûm

Mefhûm, boynu bükük, hayatın hiç haber vermeden, ufacık bir işaret göndermeden keskin bir kavisle nasıl da yön değiştiriverdiğini düşünmüş. Düşündükçe acı büyümüş içinde, ölümcül bir mızrak saplanmış sanki böğrüne. Acı arttıkça nefesi daralmış, boğulur gibi olmuş, dipsiz bir kuyuya atıldığını sanmış ki dipsiz kuyu diye tek bildiği yer de çocukken yakınına varmaya bile korktuğu, bahçedeki bayırın hemen altında ağzı harçla sımsıkı kapatılmış olmasına rağmen zamanla üzerinde derin çatlakların oluştuğu kuyuymuş. Çatlaklar yüzünden üzerine basanın içine düşme ihtimalinin kesin olduğu kuyuymuş yani. Hatta şimdilerde ak sakallı bir dede olup torun torbaya karışan büyük dayısının vaktinde pek haylaz bir veletken içine düşüp de ölümün kıyısına vardığı, amma bir şekilde işte geri döndüğü yağ kuyusu imiş.

Bu artık kullanılmayan yağ kuyusunun ünü masallara kadar gitmiş. İçinde tek dişli canavarın bilmem kaç asırdır ikâmet etmede olduğunu artık bilmeyen yokmuş. Ancak henüz hiçbir mahlûkun o canavarı kendi gözleriyle kat’a göremediğini anlatan çokmuş. Bu mendebur canavarın her dolunayda değil de, ilk hilâl vaktinde, kız ya da erkek kaç yaşında olursa olsun bir çocuğu kendine köle etmek için bedel olarak istediğini bütün analar aklının bir köşesine mutlaka yazmışmış. Bu yüzden, ilk hilâlde çocukların dışarıya çıkma, hatta pencerelerden bile bakma yasağı bu civarda gelenek haline gelmişmiş. Mendeburun o çocuğu ne edip ne etmediğini de şunca asırdır hiçbir âlimin ve dahi dervişin ve dahi medyum geçinenlerin bilemediğini sonunda kabullenmiş ahali.

Zalim ve cahil ve kendini bilmez mürebbiyeler, gece uykudan önce masallarında gözleri korkudan faltaşı gibi açılmış çocuklara bu safsatayı anlatırlar ve yaramaz çocukların şüphesiz o dakka dipsiz kuyuyu boylayacağından dem vururlarmış. Korkudan küçük dillerini zaten yutmuş olan bu zavallı çocuklar pencereden bakıp o gece gökte hilal var mı yok mu diye kontrol etmeyi de hiç akıl edemezlermiş. Gözlerini sıkıca kapatıp hemen uykuya dalmak ve güzel düşler görerek bu tek dişli canavarı hafıza defterlerinden silmek için samimiyetle Allah’a yalvarırlar, bir daha hiçbir yaramazlık yapmayacaklarına dair de yemin üstüne yemin ederlermiş en sevdikleri oyuncakları üzerine. 

 Mefhûm çok gerilerde kalmış o geceleri anımsayınca bir ışık yanar gibi olmuş içinde. Lâkin kalabalıktan yükselen kulak tırmalayıcı, anlaşılmaz gürültü bir balyoz gibi inmiş anılarının üzerine ve karanlığa bakan gözlerin birden aydınlığa açılması gibi uyanıvermiş şimdiki zamanın en gerçek yüzüne. Bütün aç bakışlar dolaşırken bedeninin her zerresinde, o dakka yok olmak dilemiş yaradanından. “Yâ Rab!” demiş için için, “al beni buradan, yâ Rab! Ya onları bitir, ya beni!” duâları, yakarışları; içinde yıkılmadık duvar, sarsılmadık kale, çökmedik saltanat bırakmamış da karşısında duran bir avuç çirkin suratlı meymenetsize bişeycik etmemiş. Zaten her dileyenin dileği anda kabul olunsa imiş taş üstünde taş kalmaz imişmiş şu âlem yüzünde ki duaların da bir kabul zamanı varmış elbet. Dua kapısının açık olma zamanı varmış. Yaradan bilirmiş en iyisini, en hayırlısını kul için; kul bilmediğini kabul etse imiş zaten bu kadar zulüm tohumu saçma cesaretinde bulunamazmışmış şu dünya mekâna. Kendi kuyusunu kendi elleriyle kazmaz, kendi sonunu bile bile böyle göz göre göre hazırlamazmışmış. Ah zavallı insan! Ah akıllanmaz uslanmaz insan! Ah kendini rezil etmeyi pek beceren insan! Ne çabuk unuturmuş köşeye sıkıştığında yaradanına verdiği sözleri. Hem duaları da pek dikkatli etmek lazım gelirmiş, çünkü kabul olunan duanın gelirken yanında istenenler dışında neler getireceği hiç belli olmazmış. Ne çıkarsa bahtına yüklenip gelirmiş yani ki dualar. O yüzdenmiş işte her istenenin hayır ile istenmesi.

Böyle dalıp gitmiş Mefhûm bin dereye, derelere kapılıp gidenlere, gidenlerin gidip dönmeyişine, bir de kalanların daldan dala konarken dillerine doladıkları türkülere, hayatın seçilip seçilmediğine, kaderin herkes adına ayrı ayrı/ince ince plan yapmadaki mahâretine… İnsanı bir değil bin derde boğan gürültünün bir anda kaybolması nedeniyle uyanıvermiş sonra tepeleme dalışa geçtiği dalgınlığından.

Bilinmez hangi meseleden dolayı çehresinde başka biçimler, başka motifler ve başka desenler oluşturma çabasına girilmiş olan ürkünç/korkunç/dehşetengiz bir adam sol elini kaldırarak durdurmuş tüm kargaşayı meğer. Bir gözü pek küçük ve kara, diğer gözü de koccaman ve gök mavisiymiş bu adamın. En çevik hareketlerinden biriyle, Mefhûm daha ne olduğunu anlayamadan adamın demir ellerinden birisini ensesinde hissedivermiş. Davranışların en kaba tarafından orta yere bir yandan sürüklenir, diğer yandan da itelenirken Mefhûm, utancı katlandıkça katlanmış, tırmandıkça tırmanmış en sarp dağların doruklarına. Yer yarılsa da girsem içine yalvarışlarıyla Mefhûm büzülmüş… büzülmüş… büzülmüş… dertop olup kalakalmış öylece. Yeşil tülün ardına çekilmiş çekik gözlü afete bir daha başını kaldırıp bakmaya ne cesaret, ne de cür’et edebilmiş utancından.

Mefhûm daha ne olduğunu değil, ne olmadığını bile anlayamadan, in cin top oynamaya fırsat bulamadan, hanelere tabak gibi ay doğmadan, kapı önünde etine dolgun teyzeler dereden tepeden laf yarıştırma teşebbüsüne giremeden, satıcılar tepeleme dolu olan tablalarından daha bir olsun siftah edemeden… satış başlamış ve bu henüz on-beşinde toy delikanlı, başına gelenler yetmezmiş gibi, geleceklerden de bîhaber, yeşil tülün ardına gizlenmiş alev bakışlı kadının bol pazılı adamlarının kolları arasında zayıf ve halsiz ve bakımsız ve kirli ve yaralı bir şekilde, üstelik açlık ve yorgunluk ve dayak ve biraz da korkudan yarı baygın buluvermiş kendisini. Ağzından tek kelime çıkmayan, daha doğrusu çıkamayan dili tutuk Mefhûm ki haddinden fazla takatsizlikten konuşmaya mecâli yokmuşmuş o an; dilini kırk haramiler çalıp dağ oyuklarına gizlemişcesine sessiz, yabancı ellerin arasında çuval gibi sürüklenişini seyretmiş kendi bedeninin. Ama nereye ve hangi sebepten ötürü ve kim için; bütün bunları o küçük aklının almasının mümkünü yokmuşmuş.

O ara aklına garip ve acîp bir düşünce üşüşmüş Mefhûm’un. Turâkim-sab zindanlarına düşmüş zavallı bir mahkûm iken, nasıl olmuş da bir köle pazarında böyle bir karpuz gibi satılmış ki! Bu işin ne anlaşılır yanı, ne de anlaşılmaz tarafı varmışmış görünürde ve dahi gizlide. İşin içinde insanın kafasını bulandıran alengirli bir sır gizli diye işkillenmişmiş üstelik Mefhûm. Ve tuhaftır birden içinde bulunduğu bu berbat durumda bile kaç akçeye denk düştüğü merakı yerleşmiş içine. “Kaç akçe ederim” diye sormuş kendi kendisine. “Sokakların aylağı, mahallenin en gevezesi; eli iş tutmaz, aklı fikri oyunda Mefhûm beleşe gitse gene yeridir” diye dövünmüş içten içe, kimseye duyurmadan kendisiyle olan bitimsiz kavgasını. Sonunda sevdiğine kavuşamadığından elemden eleme akan güzelin, aşk acısından ağıtlar dizip oluklardan fışkıran sular miktarınca gece gündüz yaş döktüğünü… ennihâyetinde ağlamaktan gözlerindeki ferin çekilerek herkesçe âmâ olarak anılmaya başlandığını… hepsinin üstüne bir de ince hastalığa yakalanıp yataklara düştüğünü… her gün ateşler içinde biraz daha solup hayatın damarlarından yavaş yavaş çekildiğini anlatan türkülerin gün gelip kendi adına da yakılabileceğini varsaymış Mefhûm:

“Bir yalanın kurbanı olmuş, kurt kapmış Mefhûm’u
Daha on-beş’likken zindan karanlığına atılmış
Ne olduğunu bilemezken, ne olacağının telaşına düşmüş
Aman Mefhûm senin bahtın meğer ki ne açıkmış
Aman Mefhûm senin bahtın gül kokuluymuş”

“Mefhûm’u aldı kara eller bir gece yarısı
Bir gece yarısı bileklerine zincir dolayıp yola vurdular
Ağlama anası ağlama, oğlun dönecek
Ağlama anası ağlama, sana müjdeler getirecek”

Ensesine sert bir darbe yiyip kendinden geçince de her şey hızla karanlığa doğru çekilivermiş ve hayâllerinin içinde türküler eşliğinde yüzmeye başlamış Mefhûm. Tüm vücuduyla beraber zihni de, yüreği de derin bir uykuya dalmış böylece. İnsanoğlu kaç gün aç kalırsa ölür, kaç gün susuzluğa dayanabilir ve kaç gün sonra yorgunluktan kendinden geçip öte âlemin giriş kapısına dayanır hiç bilmezmiş aslında Mefhûm. Amma sanki yolun sonuna gelmişmiş bu son darbeyle. Şimdi kolu, tokmağı, kilidi, anahtar deliği neyin olmayan bu öte âlem bu kapısını kimin açacağını görmenin zamanı gelmişmiş demek zavallı Mefhûm için.

12.  Beydegû

Canhışan bacı, dudağının ucunda bir kıvrım gibi asılıduran tebessümle uzun uzun bakmış Beydegû’ya. Onun bir dal arayışı tutunmak için, onun derin sularda çırpınışı karaya ulaşmak için, onun gözlerindeki nemin orman çiçeklerinin üzerine tane tane damlayışı çiğ misali, onun hayallerinin uçsuz ve bucaksız bozkıra dörtnala vuruşu, onun çaresizliğinin bir kuyuda sonsuzluğa gömülüşü… bir garip acı bestesi gibi gelmiş kulağına. “O nerede?” sorusuyla durduğunda, Şuheygin tam da meydan yerden bakıldığında gözden kaybolmak üzereymiş o vakit. Pir Deli Hayro da ona yetişme çabasında imiş peşi sıra. Canhışan bacı’nın ağzından onca suskunluğun üzerine ancak ve ancak “bilmem” çıkabilmiş elbet. Başkaca ne diyebilirmiş ki hiç tanımadığı biri hakında.

Beydegû bu “bilmem” kelimesinde dehşetengiz bir hâl gizli imiş gibi irice açıp gözlerini, “nasıl yani” diye sormuş. “Onca anlattım, onca saydım da saydım; içimde kalmadı açmadığım kapı, açmadığım pencere, hepsinden girmene izin verdim bütün dehlizlere. Ve şimdi sen Şuheygin’in nerede olduğunu bilmiyorsun. Nasıl yani?” Hiddetlenmişmiş sanki. İçinde böyle tuhaf bir gıcıklanma hissetmişmiş. Kaprislenmiş mi yoksa? Fırlamış ayağa zıp zıp zıplamaya başlamış odanın orta yerinde “Nasıl yani” diye diye.

Canhışan bacı bir arap saçının içine düştüğü hissine kapılmış işte o dakka. O dakka hem de burada bulunan her bir kişiden gizlediği, yıllar var ki içinde adımlamayı pek sevdiği o sarayda olmayı taaa yürekten dilemişmiş. Bu çıkışı yokmuş gibi görünen mevzûdan kurtulabilmek gayesiyle kendi işinin telaşında görünüp “sen şu güzel adının öyküsünü anlat hele” demiş umut yüklü gemilere binip yeniden. Beydegû bi yol durmuş önce “zınk” diye zıpladığı yerde. Şimdiye değin hiç kendi adını düşünmemişmiş çünkü. “Bilmem” demiş duyulur duyulmaz bir sesle, sanki daha iki saniye önce bağır çağır ortalığı yıkan o değilmişmiş. Canhışan bacı “Yâ Rabbi şükür” diyerek, sükûneti eline alıp şiir tadında konuşmaya başlamış usul usul.

“İsimlerin öyküsü vardır kuzum, her isim öyküsünü sahibinden alır! Doğarken bize verilmiş isimler hayatımızı şekillendirir.” Beydegû’nun gözlerinde bir ışık yanıp sönmüş o ara, ama öyle sönük bir ışık değil de şimşek şiddetinde. “E madem öyle, sen de hele “Canhışan” ne demek imiş” diye soruvermiş. Canhışan bacı “oyy dağlar!” ağıdını için için yakarken gene ipin ucunu kaçırdığını ve baltayı yine sert bir taşa vurduğunu anlamakta gecikmemiş. Amma işin içinden nasıl lâzım gelip çıkacağını da hiç bilemediğinden, yanlış lakırdının insanın başına olmadık mel’anetler açabildiğini aklına getirmeyi ihmâl etmemişmiş elbet. Üstüne bu Beydegû kızın da aslında hiç de salak olmadığını düşünecek olmuş bir de.

Ne yapsın bacı, yine susmuş da oturmuş dudaklarını büzerek bir süre ölçüp tartmak için. Bu deli dolu ve kabına sığmayan, olmadı sağdan soldan ol kabı zorlayarak orta yerinden iki yana ayırmaya çalışan Beydegû kızı, ne edip de avucunun içine alması gerektiğini kafasında evirip çevirip kurmaya başlamış. Sarayın kıyısından ucundan çıtlatmaması lâzım geldiğinden tez elden adına bir hikâye uydurma çabasında içten içe tepinmiş durmuş telâşla. Zaman kazanmak için önce sağına bakmış, sonra soluna bakmış, sonra da kaldırıp başını odanın tavanını incelemiş. Yerinde mümkün olduğunca yavaş doğrulurken hımhımlamaya, mırmırlamaya koyulmuş. O ayağa kalkınca Beydegû oturmuş bu sefer sedirin birine narin ayaklarını bacaklarının altına kıvırarak bir yavru ceylan gibi. Sonra bir güzel dikmiş yosun yeşili gözlerini bacı’ya ve pür dikkat beklemiş. Canhışan bacı da hisli bir şekilde uydurmasyon ad hikâyesi’ne başlamış:

“Benim canım anacığım, ben henüz üç yaşımda iken yoldan geçen bir ırgatın peşine takılıp bir dahi dönmemecesine görkemli evimizi terkedip gitmiş. Derler ki o vakitler aklı pek de yerinde değilmişmiş. Az köşesinden çatlakmışmış yani. Üç beş tahtasını yitirdiğinden bahsaçanlar çokçaymış vesselam. Epey anlattılar bana anacığımın çatlaklıklarını aklım ermeye başlayınca. Hiç anımsayamadığım mavi gözleri, her bakanı büyülediğinden miymiş neymiş, kimse onunla göz göze gelmeyi dilemezmiş. Bunlar olsa olsa boş lakırdı aslında ya, çocuğa anasını en kötünün de kötüsü olduğunu göstermek çabasıdan dolayı anacığım bir aşüfte oluvermiş işte daha ben bir gıdım kadarken. Zabranice’de “anası kayıp” demekmişmiş Canhışan. Bana da bu adı takıvermişler insancıklar tez elden. Adım başkacaymış benim, lâkin o günden sonra asıl adımla kimsecikler ünlememiş beni, kalmış adım Canhışan. Olmuşum Canhışan. Ben bile unuttum aslı neydi, bir yerde de kaydı kuydu tutulmadığından bilen de yoktur kanaatimce gerçek adım nedir.”

İçini de çekerek şöyle bir derinden sonunda susmuş Canhışan bacı bu yürek paralayan uydurma hikâyenin nihâyetinde, göz ucuyla da kızın yüzünde gezinen mimikleri takip etmiş. Beydegû hiç dinlememiş gibi anlatılanları, bir fırlamış yerinden çığlık çığlığa, kapı arkasından bir “eyvah” feryâdı yükselivermiş. Üç analık kapı ardında o ikisine çaktırmadan gûya, konuşulanları ucundan yakalayabilme çabasındaymışmış tabiî. Lâkin yürek hoplatan bu haykırışla kaçışmışlar her biri tesbih tanesi gibi evin en karanlık köşelerine. Canhışan bacı gülmüş kıkır kıkır, Beydegû aklı o an yerine gelmiş gibi “hadi eyleşmeyelim daha, Şuheygin’e bir bakıp gelelim” demiş.

Şimdi “yok” dese olmayacak, çaresiz ayaklanmış Canhışan Bacı da. “Gidelim bir görelim bakalım şu Şuheygin kızı, neymiş ne değilmiş bir de biz anlayalım hele, bulabilirsek tabiî” diye mırıldanmış gönülsüzce. Ayaklarının altında gacır gucur homurdanmaya başlamış köhne ev her attıkları adımda. Odadan çıkıp birinci kata inmişler. Ellerinde işlemeleri boncuk tanesi gibi dizilmiş güzeller uzaktan bir işaret beklemişler Canhışan bacı’dan onları takip edib etmemelerine dair. Aldıkları işaret “yerinizde durun, kendi işlerinizle meşgûl olmaya devam edin” anlamı taşıdığından hiç hareket etmemişler, hatta oralı değillermiş gibi yapıp aralarında fısıldaşıp gülüşmeye devam etmişler.

Ön avluda güneş vurmuş yüzlerine daha kapıyı açar açmaz. Beydegû elinde tuttuğu tül şalı saçlarının üzerine kondurup uçlarını çenesinin altından geçirmiş de omuzlarından geriye attırıvermiş. Güzelliğine bir başka güzellik katan fıstık yeşili tülün rengi gözlerine akmış da eşleşmiş sanki o an. “Kimlerin gönlüne girip derin yaralar açmaz ki bu güzellik” diye iç geçirmiş bacı, kaderinde nelerin saklı durup onu beklediğinin ayrıntılarını merak etmekten geri duramayarak. Beydegû’nun ayağındaki nalinler, avluya attığı ilk adımla tıkırdamaya başlamış hemen renkli taşlar üzerinde. Tık tık, tık tık, tık tık… “işte buradayım” haberini uçurur gibi tıkırdamış da tıkırdamış bacı’nın önüsıra.  Beydegû ise ne tıkırtıların, ne gözlerine akan yeşilin, ne de yürek hoplatan alımının farkındaymış meğer. Belki de onu bu kadar özel, bu kadar güzel, bu kadar başka yapan da onun hiçbir şeyin farkında olmayışıymış.

Bütün konuşmalar boyunca bu kızın henüz neye ilgi duyup duymadığını, neyi sevip sevmediğini, ne cins hayâller kurup kurmadığını, ne isteyip istemediğini, ne tür yeteneklere sahip olup olmadığını yazık ki bir türlü anlayamamış bacı. Önce bu güzel kızı durultmalı, içinde sıkışıp kalmış ne varsa dışarı akıtmalı, kafasını yılların yükünden arındırmalı; hayatın bir tadı olduğunu, isteyenin bu hayattan zevk, istemeyenin de elem devşirebileceğini hikâyelemeye başlamalıymış. Ancak çok da zamanı yokmuşmuş bu bacı’nın da şöyle har vurup harman savuracak. Saray haber bekler, hatta Beydegû’yu allı morlu ipek halıların üzerinde uçuşurken görmek istermiş. Bacı işin bu denli karmaşık, bu denli absürd, bu denli sıkıcı ve dengesiz seyredeceğini hiç tahayyül edememişmiş bu can sıkıcı haneye ayak basmazdan evvel. İşin içine girmeden işi tanımak mümkün değilmiş işte.            

“Hadi” demiş Beydegû cıvıldayarak, “acele edelim!” Avlunun kapısını açmışlar ve sokağın en sonunda dikili duran eve doğru iki adımlık mesâfeyi yürümeden önce durup bir sağa bir de sola bakınmışlar gelen giden var mı diye. Ne gelen, ne de giden varmış eski şehrin eğri büğrü sokağında. Köşede koklaşan iki aylak köpek kaldırıp başlarını bir bakış atmışlar onlara doğru, sonra da bir koşu tutturmuşlar gözden kaybolana dek. “Bu nasıl bir sessizlik böyle!” diye mırıldanmış Beydegû garipseyerek. Daha az önceye kadar ortalığın Deli Hayri ve kızı Şuheygin’in çığlıkları tarafından inlediğinden habersizmiş işte. “Hır gür yok, gürültü patırtı yok, münakaşa yok, koşuşturma kavga/dövüş yok, kapı önü sohbetine duran yok, çocuk kargaşası yok, tablacıların bağırtısı yok; yok, yok, yok. Bu sokağı hiç böyle gördüğümü hatırlamıyorum” demiş tuhaf tuhaf bacı’ya bakıp. “Neler oldu da çekildi ki böyle kendi içine bu sokak?” Herhangi bir karşılık almak niyetiyle sorulan sorular olmadığı için de beklemeden bir karşılık ilk adımını ileriye atmış nihâyet. “Nasılsa öğreniriz zor değil ya, bir bilen vardır elbet!” demiş ve tıngır mıngır ilerlemiş.

Paylaş

Bu Sayının Diğer Yazıları

Övgü ve Yergi Hepsi Bir Arada / Veysel Karani
Şirâze’den Şirâze’ye Saklı Mektuplar -1/1 / Şiraze
Ben ve Siz -II / Beyza Genç
Su / Murat Kahraman
Ateş Susmaktır / Selami Şimşek
Tümünü Göster