Şizofren

209
Görüntüleme

Kaybolan zamanlardan bir kayıp öyküdür bu anlatacağım,yaşanıp yaşanmadığını kimse bilmez fakat herkesin ruhunda ve anlamında bu öykünün kayıp bir zamanda yaşandığı anlamı belirir.Masallaşmış bir dünyanın içinde kalan belki de son öykü olarak duymuşuzdur bunu.

Gelip geçen insanların acelece hareket ettiği bir yolda o da yürüyordu nereye ve nasıl gittiğini bilmeden yürüyordu, kendisi herkesi biliyor,görüyor fakat kimse onu görmüyormuş gibi geliyordu Açelya’ya. Yol çok uzun ve geniş bir yoldu. Sarı adamlar,kırmızı adamlar, ve eflatun adamlar vardı yolda yürüyen. İçlerinde tek normal olan O idi. Ama diğerleri onu farketmeden ilerliyorlardı. Uzun düz siyah saçları, beyaz pürüzsüz güzel teni ve utangaç,çekingen bakışlarıyla yürüyordu yolda. Yanından geçen adamlar üzerine üzerine geliyorlar ve kenara çekilmez ise sanki kendi içinden geçip gideceklermiş gibi geliyordu Açelya’ya.
O işte bu zamanlarda anladı görünmez olduğunu, şimdi artık ne için yürüdüğünü biliyordu, görünür olabilmek için yürüyordu. Anlamını kazanabilmek için yürüyordu o geniş ve uzun yolda, ve yine bir şeyden daha emindi ki o tarafa yürüyen bir sürü kendisi gibi görünmeyen insanlar vardı. Herhalde diye düşündü, o bu karşıdan gelen rengarenk adamlar yolun sonuna varmış görünmez insanlardı ve yolun sonunda görünür olup farklı renklere boyanıyorlardı. Acaba renklerini neye göre seçiyorlardı diye düşündü içinden. Sonra şirin yüzünde çok şirin bir gülümseme oluştu çünkü  hangi rengin kendisine güzel gideceğini düşünememişti. İçinde merakla yolda yürümeye devam etti, yol sonsuzmuş gibi geliyordu. Gittikçe ilerlemiyor gibiydi ama yürümeye ve neden yürüdüğünü bilmeden yürümeye devam ediyordu.
Sadece yürümek, yürüdükçe yürümek… Kimsenin seni görmemesi ve belkide gördüğünü düşündüğün insanların aslında varolmaması. Ve belki de onlarında senin için aynı şeyleri düşünüyor olması. Kafasında böyle düşünceler içinde yürümeye devam etti. Yol bazı yerlerde yokuşlaşıyor, bazı yerlerde zorlaşıyor fakat karşıdan gelen insanların hiç zorlanmadan, yüzlerinde ifade olmaksızın sadece renkleriyle yürüdüklerini farketti. Oysa kendisi çok zorlanıyordu bu yokuşları çıkarken. Bazen içinden pes etmeyi düşünüyordu fakat kendi içindeki sonunda ne göreceği ve hangi rengi alacağı merakından yürümesine devam ediyordu. Bazen yanında beraber yürüdüğünü düşündüğü insanların kimler ve nasıl insanlar olacağını düşünüyordu fakat aklına hiç bir gerçekçi açıklama gelmiyordu. Aslında neden burada olduğunu da bilmiyordu. Ama olması gerektiğini düşünüyordu. Onun için uzak bir şeydi yorulmak, zorluk çekmek fakat bu içinde inanç vardı sonunu merak ediyordu sadece. Merakı olmasa bırakacaktı yürümeyi. Ama yürümeyi bırakınca ne farkedecekti ki? Sadece olduğu yerde duracak ve karşıdan renklere bürünmüş insanlar gelmeye devam edeceklerdi. Bitmeyecek bir rüyaydı bu sanki ve bunun bir rüya olduğuna da inanmıyordu. Sonuna kadar varıp rengini alıp geri dönmeliydi.
Yürümeye devam etti, yürürken birden durdu. Aslında durması sağlanmıştı birden istem dışı olarak. Kendisini bir odada buldu. Sadece gerçeklik vardı odada, üzüntüyü,gerçeği, acıyı hissedebiliyordu. Oda sadece gerçeklerle doluydu. Sonra odanın içine biraz dikkat edince bu odanın onun umut ettiği yer olduğunu gördü.Şimdi ne hissetmeliydi üzülmeli mi yoksa umutlarını da gördüğü bu odada sevinmeli miydi?
İçi daraldı. Bir an nefes alamaz oldu.Sanki yüreğinde defalarca yaralar açılıyordu. Bıçak darbeleri gibi. Burası gerçeklik miydi? Odanın içindeki kavramlar yumağı rengarenk olmuş birbirinin içine girmiş kelimelerden firar etmişti. Bir yumak mıydı? Kavramlar kelimelerden firar ettiyse  artık kendini nasıl ifade edebilirdi ki?  Bütün bütün bir kaosun içine düşmüştü naif bedeniyle . Acıyı  sadece  bedeni mi hissediyordu? Yok hayır? Mona içten içe  sarsılmıştı. Bu acı olmazdı çünkü acıyı beden çeker. Oysa onun ruhu sızlıyordu, yüreği kanıyordu. Acıdan öteydi hissettikleri ve şimdi ne odadaki görüntüyü izah edebilecek kelimeleri dillendirebiliyor ne de yaşadıklarını anlamlandırabiliyordu.Bilip bilmediği görüp görmediği dünyanın bütün kavramları zıddıyla işte buradaydı.Gerçek, hayal ve umutları ile.
İçinden inkar cümleleri geçerken içindeki üzüntü ve acı da onunla bütünleşmişti. Umutlar bu kadar acı mıydı? Umutlar bu kadar gerçek ve üzüntü verici miydi? Sonra düşündü ve anladı ki gerçekten de Pandora’nın Kutusu kötülüklerle doluydu. Yanılıyor olamazdı çünkü odada gördüğü görüntü onun hep umut ettiği şeylerdi. Üzüldü. Kendini kötü hissetti bir an ve oradaki bir yere yaslanıp dinlenmek ve içindeki düş kırıklığını gidermek istedi. Fakat oraya yaslanır yaslanmaz kendisini yine yolda buldu.
Yine yürüyordu. Bu sefer garip bir durum vardı. Geldiği yoldan geri dönüyordu ve karşıdan bir sürü insan geliyordu. Kendi tarafından ise yürüyen sadece kendisini görüyordu. Karşıdan kendisine doğru yürüyenler rengarenk boyanmış insanlardı. Ve kendisine bakınca kendisinin renksiz olduğunu gördü. Galiba rengini sadece başkaları görebiliyordu ve umut ettiği yer aslında şu anda bulunduğu yerdi. Fakat bunu anlaması için üzülmesi gerekmişti ve gerçeği görmesi. Yürümeye devam etti. Yoruldu ama yine yürüdü.

Paylaş

Bu Sayının Diğer Yazıları

Sadettin Ökten İle Ropörtaj / İhsan Aktaş & Hasan Taşcı
Okur Olmak / Abdullah Yıldırım
Mülteci / Ahmet Savaş
Gurubda Doğmak / Hasan Tiyek
Milat / M. Ali Garip
Tümünü Göster