Nemrut Dağı

151
Görüntüleme

Tarih boyunca, sahiplenme, güç savaşı veren insanlık, uygarlıklar kurarken yıkımı da beraberinde getirmiştir. Bunların yanında kimi uygarlıklar, ulaştıkları uygarlık düzeyiyle bir yaşam şekli oluşturup gelecek nesillere de seslenişte bulunmuşlar. Geleceğin geçmişle şekil aldığı insanlık tarihi, medeniyetlerin kuruluşuna sahne alarak insanlığa da bir sunuşta bulunmuşlar.Gezimiz Helenistik dünyanın tanrılar dağına; bir medeniyetin izinden, sıcak bir yaz günü yola çıkıyoruz. Uzun bir dağ yolundan sonra, tepeye doğru yavaş yavaş tırmanıyoruz, yer çekiminden uzaklaşır gibi, göğe tırmanır gibi.

Burası uygarlıklar ülkesi, medeniyetlerin ve insanlık tarihinin ana yurdu Mezopotamya… Ve burası da Helenistik çağın tanrılar dünyası Nemrut Dağı, Kommagene Kralı Antiochos’un hüküm dağı, krallığın bilgelik tapınağı ve bilginin kendine tanımladığı yüksek değer, dünyaya tanımlaması ve nihayetinde sis perdesinin kalkması ve dış dünyayla tanışma.

Evet, her şey bir mektupla başlıyordu. Bir hikâye gibi 1881’de Berlin’deki Prusya bilimler akademisi bir mektup alır. Bu mektup bölgede yol çalışması için bulunan Alman mühendis Karl Sester tarafından gönderilmiştir. Mektubu alan akademi, üyelerinden Otto Puchstein 1882’de bölgeye gider. Puchstein, Sester’le birlikte zirveye çıkar, Puchstein gördükleri karşısında şaşkınlık içindedir…

Puchstein’in araştırmalarından sonra 1883’te Osman Hamdi Bey 1937’de F.Karl Dörner, 1947’de Amerikalı Theresa Goel, (Goel’in külleri 1992’de tepeye serpilir) Sencer Şahin ve isimlerini sayamadığımız bilim adamlarınca araştırmalar yapılır. Bu bilgileri bize sunan emek sahipleri saygıyı hak ederken, bunun yanında hiçbir inanca saygısı olmayan yağmacılarda yok değildi.

Ve nihayetinde varıyoruz, yorucu bir yürüyüşten sonra doğu terasına, 2.150 rakımlı dağın zirvesine. İşte, Antiochos’un dünyası, karşımızda bütün ihtişamıyla tanrıların Göksel Tahtı; büyüleyen görkemli tahtlarında, görsel sunumuyla tanrılar dizimi ve iki dünyanın bileşimi, doğubatı senteziyle kommagene uygarlığı.

Sıra halinde tanımlarsak: Sağda en başta, krallığın yeryüzü hâkimiyetini temsil eden koruyucu Aslan; Krallığın gökyüzü hâkimiyetini temsil eden koruyucu Kartal ve Kral Antiochos (Theos); kendini tanrılaştırmanın ifadesi, ululanma. Ve yanlarında Fortuna (Thyce-Kommagene-Tanrıça) bereket tanrıçası ve tüm tanrıçalar temsili. Zeus (Oromasdes) (Grek-Pers ismi) tanrılar katının yöneticisi ve hükümdarı, Ahura Mazda, mazdaizm inancı. Apollon (Mithras-Helios-Hermes) Yunan-Pers tanrı bileşimi, güneşin ve ışığın tanrısı. Antiochos için özel öneme sahip Pers ve Hintlerin tanrısı, ismine ilk bir Hitit antlaşmasında rastlanırken, daha sonra Hint vedasında karşılaşılır, Mithras-Mithra-Mitra inancı. Heracles (Artagnes-Ares-Herkül) gücün simgesi ve başta olduğu gibi yine Kartal ve Aslan yer alır… Evet, tüm çıplaklığıyla insanlık tarihi, ateş sunağından bir süre bakıyorum ve terasları dolaşmaya devam ediyorum.

Teraslar; doğu ve batı yönünde yapılırken, bu iki terası birbirine bağlayan kuzey teras ise bir tören yolu şeklinde düzenlenmiş ve ortalarında küçük taş parçalarından oluşan bir yığıntı, kralın anıt mezarı olan ve bu saklı sırrını koruyan elli metre yüksekliğinde Tümülüs bulunmakta. Bununla birlikte, doğu ve batı yönündeki terasların anlamı, bir tarafta soyunun doğuda Perslere dayandığı, batıda ise Helenlere, Makedonyalı büyük İskender’e dayandığı; soy birliğine… Ve kendine tanımladığı kutsallığın bir ifadesi şeklinde, Göksel Tahtın; ata hükümranlığını tüm tanrıların ortak kültünün bir ifadesi olarak yaparken, doğu ve batı dinlerini birleştirerek bir dünya dini kurma isteğiydi.

Bu Antiochos’la ilgili gerçekliği de bize sunabilir. Bir açıklama getirilirse, doğu ve batı dinleriyle; Pers, Hint, Mısır ve Yunan tanrı inançlarını birleştirip, yeniden bir sunuşla bir ben, merkezi şeklinde toplanmaydı. Bu çerçevenin de ortasına Sümerleri yerleştirebiliriz ki, Görünürlüğe; ilk yayılma, ilkyazı ve tarihle birlikte, medeniyetin başlangıcı ve insanlığın yaşam alanı bulabildiği efsunlu topraklar, tarihin sahne aldığı yeryüzü vatanı, destanlar ve efsaneler yurdu Mezopotamya idi.

Mezopotamya ismi: Yunanlılar ona, ‘’İki nehir arası’’ adını verirken, efsaneye göre de Afrodit’in kendi yansıması bir güzellik bahşettiği ‘’Mezopotamya’’ isminde bir kızın, bir bakirenin adıydı.

Yine insanlık tarihi boyunca, kimi güç sahibi krallar, kendilerini Tanrı olarak nitelendirirken, kimi de kendilerini tanrının seçilmiş birer temsilcisi olarak nitelendirip, kendilerinin bir dayanak veya kendilerine bir dayanak sağlamışlardır. Yani genel olarak eskiye dayanan medeniyetlerde Göksel Tanrı inancı olduğu gibi, Tanrı inancının nereden geldiği veya nasıl oluştuğuna dair, semavi dinlerin inançlarına göre de yorumlanabilir.

Ve kısa bir tarihçe; krallık geç Hitit döneminde ‘’Kummuh’’ olarak adı geçmektedir. Büyük İskender’den sonra M.Ö.162 yılında Mithridathes Kallinikos tarafından bağımsız bir devlet olarak kurulur.

Mithridathes, ataları olan Pers ve Makedonları ve bölgedeki diğer toplulukları bir araya getirerek kurduğu bu güçlü devlete Grekçe ‘’Genler Topluluğu’’ anlamına gelen Kommagene (Yerel dilde, topluluk ve halklar) adını vermiştir. Mithridathes’ten sonra başa gelen Kral 1. Antiochos’un tahta çıkış tarihi, M.Ö. 62 yılının 7 Temmuz’u olarak yorumlanırken.

Bu tarihte Jüpiter, Merkür ve Mars aynı hizaya gelmektedir. Tahtların arkasında 237 satırdan oluşan Kral Antiochos’un dini ve sosyal içerikli, kutsal kabul edilen yasaları (Nomos) bulunmakta.

Nomos’ta düşüncelerini belirtirken: Hitaben, ‘’Nomos benim tarafımdan ilan edildi ancak kanunları yapanlar tanrıların gücüdür’’ derken, (oluşumu). ‘’Kommageneliler ve yabancılar, krallar, hükümdarlar, özgür insanlar, köleler ve insanlığı oluşturan tüm insanlar sadece doğumları ya da kaderleriyle farklılaşırlar’’ dediğinde yasaların (amacını). Sonsuz zamanlarda bu toprakların sahibi olacak gelecek nesiller de bu kutsal yasalara uysunlar’’ sözüyle (nesillere seslenmesi). Saf ve adil olmanın sadece en hakiki mülkümüz olmakla kalmayıp aynı zamanda duyabileceğimiz en derin sevinç olduğu kanaatine vardım.’’ Demekle (değerliliği).

Bununla birlikte, yine araştırmacıların Kommageneliler için büyük bir öneme sahip olan ‘’Aslanlı Horoskop’’ hakkında getirdikleri yorumlardı. Bu yorumlarda Horoskop’un dünyada bilinen en eski Horoskop olduğu belirtilirken, üzerinde bulunan yıldız şeklindeki kabartmaların ise evrendeki gezegenleri simgeleyen sembollerden oluşmaktaydı.

Yazıtlardan öğrenildiğine göre M.Ö. 109, 14 Temmuz akşamı kısa bir zaman diliminde (Saat 19.37) Kral Mithridathes’in taç giydiği vurgulanırken. 25.000 yılda bir gerçekleşen bu özel tarih çok önceden belirlenmiş ve taç giyme töreni için uygun bulunmuştu.

Mithridathes, taç giydiği günün anısına Aslanlı Horoskop’u ve tanrıların selamlamasını betimleyen kabartmaları yaptırır. Bu, tarihçilerce Antiochos’un doğumuyla da ilişkilendirilir.

Evet, her şeyin birebir yerine oturup oturmaması değil, görünen bir gerçeğin tüm gizemiyle beraber varlığıydı. Şunu da bilgi yönünden aktaralım Antiochos dönemi, İbrahim a.s. dönemindeki Nemrut ile karıştırılmamalı. İbrahim a.s. dönemi M.Ö. yaklaşık 2000 yıllarıdır.

Nemrut: Yöre halkının da kullandığı bu isim, neden ve ne zamandan beri kullandıklarıyla ilgili bir tarihçesi olmadığı gibi, Antiochos’a ölümsüz sıfatıyla ilgili bir tanım getirilse de, yöre halkının dağdaki heykellerden dolayı İbrahim a.s. dönemindeki Nemrut ile ilişkilenme nedeniyle kullanmış olabileceği veya bir sıfat, bununda bir isim olarak yerleşmiş olabileceğiydi.

Nemrut’un kim olduğuna baktığımızda ise, İbrahim (a.s) dönemi denilse de, tarihte bu kralın, hangi uygarlık döneminde hüküm sürdüğü tam olarak bilinmemekle birlikte, hesaplamalarda; Sümer krallarından biri olabileceği yönündeydi. Kutsal kitap Kuran’da, Nemrut ismi telaffuz edilmezken, Tevrat’ta Nimrod adına rastlanır. Güçlü anlamında ‘’Nemrud gibi kudretli avcı’’ denilmesi, kelime anlamı nedeniyle bu ismin bir unvan olarak da kullanılmış olabileceğiydi.

Dağın gizem ve öyküsüne gelince; bu ezoterik dünyanın ‘’Kardeşlik örgütünden tutunda uzaylıların gizli üssüne, keşfedilmemiş tünellerin olduğu efsanevi kralın kayıp mezarı ve Hıristiyanlığın burada başlamasına, İsa’nın doğumundaki simgesel anlam ve de Noel’in yanlış zamanda kutlanmasına’’ ve daha yazılıp çizilmemiş olan hikâyeler…

Evet, Antiochos hakkında ne söylenirse söylensin, bilinen bir gerçek var ki aldığı eğitiminde bir sonucu olarak, (Hindistan’a gönderildiği söylemi) onun eserleriyle yazıtlarıyla bilginin farkında olan, adını ve düşüncelerini sonsuza dek yaşatmak istediğidir. Bunda da başarılı olduğunu söyleyebileceğimiz gibi, bilgeliğinde bir kanıtıydı. Bu Mithridathes’ten başlar ve Antiochos’ta gelişir. Yine bu onların gelişmişlik düzeyinin yüksek bir topluluk olduğunun da bir göstergesiydi.

Ve yine bir gizem olarak akla gelen, o zamanın sihir ya da cinlerden veya bilemediğimiz başka varlıkların, varlığına dair, kitaplarda geçeni de göz önüne alırsak, herhangi bir şekilde bir iletişimin olabilmesi durumu var.

Evet, Antiochos’un gizemli dünyasında dolaşmaya devam ediyoruz. Maharetli sanatkârların sanatlarına bakarken, bir simyacının gizemli dünyasına gidiyorum.
Vakit azalıyordu, dolaşmak için acele ederken, seyrine tam varamadığım düşüncesine tam
inemediğim bir boşluk ile.

İşte tam meydandayım, bir zamanlar törenlerin ayinlerin yapıldığı adakların adandığı şölenlerin düzenlendiği meydan. Evet, bir inanç var ama bu inancın kutsal inanca yakınlığı nedir? Nasıl bir temellenmeydi? Bu, sadece geleneğe bağlı bir inanç değildi, bilginin yüksek bir değer haline getirdiği kendini tanrılaştırması mıydı? Bu tanrılaştırma bir yaratılış bir sahiplik taşımadığı gibi, yüksek bilginin kendine biçtiği kutsal bir değer miydi? Bilgi ve güç sahibine tanımlanan kutsal bir tanımlama mıydı? Sonsuz olanı nihayetinde bir tanımlama mıydı? Bir yanılgı mı?

Yani sorular sorular ve devam ediyorum terasları dolaşmaya herkesin sorduğu gibi, bende kendime soruyorum. İnsanın bile çıkmakta zorlandığı bu tonlarca ağırlıktaki taş heykellerin ve blokların buraya nasıl taşındığı, yapılardaki muhteşem mimari ve amacın büyüklüğü bir gösterişin. Ve Tümülüssün görünümü, adeta kızıl gezegen marsın görünümüne sahip, gün batımına doğru altın sarısı bir görünüme kavuşur, güneşin doğuşunun ve batışının izlendiği en güzel yer olduğu kabul edilir.

Ve şunu da yazamadan edemeyeceğim, burada gezen insanlarımıza bakınca onların heykellerin yanın da neredeyse sarılarak fotoğraf çekmelerini görünce biraz tuhaf olmuyor değilim. Hani denir ya bize özgü olan bir şey. 1883’te buraya gelen arkeolog ve ressam Osman Hamdi Bey bile yere düşen Apollon heykelinin başının üzerine uzanarak poz verir. Demek ki bu da bizim için canlı veya cansız olsun sevgimizi böylece tam olarak belirtme şeklimizdir.

Güneş batmak üzereydi, bu özel anı izleyen yerli ve yabancı turistlere görsel bir şölen sunarken, Antiochos’un tanrılar tahtı üzerine gün batmak üzereydi. Batıya dönmüş yüzleriyle batı terasın bu görkemli sahnesi, birazdan gün batımıyla beraber sessizliğe bürünecekti. Tarih sahnesinden bir zaman dizimine giderken, bakıyorum önümde uzanan dünyaya; kadim dünyanın kadim toprakları, Mezopotamya.

Paylaş

Bu Sayının Diğer Yazıları

Muhkem Olan / Ay Vakti
İstila ve İmtina / Şeref Akbaba
Bekliyorsun / Nurettin Durman
Balıklar Bu Yüzden Kalabalıklar / Nurullah Genç
Ayrık / Recep Garip
Tümünü Göster