Mahcup ve Mahzun Olup Otursun Bakalım; Benim Söylemek İstemediğim Şeyi Bana Bırakıp Bakalım; İsterse Ağrı Olarak Yüreğime Otursun Bakalım

Sevgili acı; eğer can yakıcı bir ateş olarak gönül evinde oturursa elden ne gelir ki; o zaman nasıl karşı koymak icap edecek ki bu zalim işgali kaldırmak için ortadan, çünkü öyle bir hali zulmettir ki tahammülsüz bir biçare için zindan hayatıdır, bir çekilmez derttir, hiçbir zaman baştan sayılamayacak bir beladır ömrü hayatında, orada hasret içinde kıvranarak, orada rezil rüsva bir halde bela hırkasını giyip ortalığa düşmek bir karşılık olacaksa eğer: Ortalığa düşeyim, düşeyim de ruhumu azaplara atayım, ne pahasına olursa olsun yansın kavrulsun yüreğim, yağmurlarla nisanlara taşısın elemlerimi diyerek, sokaklara salsın azgın köpeklerini, eşkıyalarını meydanlara doldursun da sır katibine yazmak düşsün yalnızca: Sırrı öyle bir tutsun ki içinde yüreği yanıp tutuşsun; kalem yazamaz olsun; melankoli bir hicabı zaman içinde, tutulamamış bir rüyanın mahmurluğunda, hayatın acıyla iç içe girdiği o huysuz girdapta, mutlaka evet mutlaka bir zaruret olarak kilit altına alınsın:
Unutmamak lazım gelir ki hayatta!
Sırrın sırrı da vardır sırra tuzak kurulsa da; bilemedim!
Aferin dedim bütün bunlardan sonra kendime; bir dağı devirir gibi devirip durdun etrafımda dedim; içimdeki heyelanları parça parça ettin de öyle ki kendini arasta tutan, kendine sığınacak bir dağ arayan, o incecik ipin kopacağı andaki gibi sessizce ve içten içe çağıldamayı bekleyen o bungun çarpıntıları; o acımasız heyecanları bir anda, bir bakışta, bir yürüyüşte, bir içeri doğru adım atışta, bir sallanışta, öyle uhrevi bir serinlik halinde işte orada, nazenin bir eda içinde biraz muğlak gibi duran, biraz arsız bir akşamın kaçıp giden aceleciliğinde insanın içini burkan bir hışırtı ile melankolisini de alıp gittiğinde: Öyle çaresiz kalakaldım akşamın üstüme çöken şaşkınlığıyla birlikte ve aferin dedim kendime; ne yaptın! Alacakaranlıktan kalma bu şaşırmış halimle şimdi bir cümleyi hayatıma tutup bıçak gibi saplasam mı dedim sonra ve hayata nasıl bir fotoğraf bırakayım bilemedim: Çaresi yok dedim artık, lakin gene de sebebim hangi çiçeğin rengidir bilemedim! Vebalim ne kadar ağır olacak bilemedim! 

Bir rüya denizi midir beni kuyulara çağıran bilemedim!
İşte böyle günler boyu; yoruldum mu yoksa bilemedim!

Bir uçurumdan düşecekmiş gibi oluyorsun da öyle şüphe oklarıyla vurulacakmışsın korkusuyla önemli bir cümlenin kapısını aralamıyorsun ya; bir masalın efsunkar musikisiyle birlikte kendini daha nasıl açığa vuracak ki o lahuti fısıltının akşam ki ayartmasıyla sırrın sır olarak kalması arasındaki ezeli rabıta: İnsanın sadece kendine ait sırrı, sadece kendinin bileceği mahrem tarafları, giz dolu odaları olmalı iken; bu kadar gamın bu kadar kederin elinden kaçıp kurtulmak mümkün mü; hayır değil! Belâ ateşinde yanmak insanın elinde mi; hayır değil! Aciz bir teslimiyete müpteladır çünkü ruhum, makamı zindandır çünkü, fenası uçup gitmiştir çünkü, ateşlere müstahak olmuştur çünkü; kimselere ait değildir, bir muzdarip olarak kalakalmıştır ortada çünkü; ama bu bir muamma, bu muamma yeni bir masalın kapısını aralıyorsa eğer; haydi buyur gel: Ateşli kelimelerini bir araya toplayıp öylece gir bu masalın içine, yeni açmış bir çiçek gibi orada dur ve beni çağır; çünkü bela hırkasını giyen dervişler sırrını kimseye açma demişler!
Sır vebal demektir çünkü; aşığın cefası demektir!
Ama sen istersin ki her şey yarı yarıya sır olsun değil mi? Bilemedim!

Paylaş

Bu Sayının Diğer Yazıları

Dam / Mehmet Aycı
Yüzme Bilmeyen Adam / Bekir Urfalı
Yitik Sevdalar / Hasan Tiyek
Üsküdar / Murat Kahraman
Tozlu Yollardan / Naz
Tümünü Göster