YANGIN

201
Görüntüleme

Vakit gece yarısını geçmişti. Elimdeki testlerin hepsini bitirmiştim ki, burnuma yanık kokusu geldi. Dışarıdan gelebileceğini düşündüğüm için pencerelere koştum ilk önce. Havalar soğuduğundan, bütün pencereler kapalıydı. Kokunun dışarıdan gelme ihtimali yoktu. Kitaplarımı topladım, çalışma odasından çıktım. Merdiven boşluğunun olduğu sahanlığa geldiğim de, kokunun arttığını hissettim. Keskin bir lastik kokusu geliyordu. Koğuşa gittim, kitaplarımı dolaba yerleştirdim, yatağa uzandım. Tam bu esnada bir çığlık yükseldi: “Herkes dışarıya koşsun, aşağı katta yangın var, koşun, koşun, uyuyan arkadaşları uyandırın. Koşun, acele edin.”Kendimi dışarıya attığımda, üzerimde parkamdan başka bir şey yoktu. Benimle birlikte çıkanların hepsi aynı durumdaydılar. Herkes eline geçirdiği bir kıyafetle atmıştı kendini dışarıya. Hiçbir arkadaşımızın içeride kalmaması, en büyük tesellimiz olmuştu. Okumak için memleketlerinden uzakta yaşayan bu insanların anne ve babaları şu an yaşadıklarımızı duyacak olsalar telaşlanacak, acı çekeceklerdi. Bu yüzden gecenin bu vaktinde oraya doluşan muhabirlerden rica ettik. ‘lütfen haber yapmayın. Hepimizin aileleri var. Korkarlar.’ deyince, güçlük çıkarmadılar, kabul ettiler. Müthiş sevinmiştik.Yurt büyük bir alevle yanıyordu. Yangın, iki kat aşağıda ki bir deri atölyesinde çıkmıştı. Kısa sürede tüm binayı sarmıştı. En çok da atölyelerin depolarındaki naylon malzemeler yangın büyümesine neden olmuştu. Alev itfaiye meydanını kaplamıştı. Siren sesleri gecenin karanlığında Ankara’nın sessizliğini büyük bir çığlıkla yırtıyordu. Biz, elimiz böğrümüzde sadece seyrediyorduk.Üşümüştük. Çoğumuzun gidecek bir yeri yoktu. Olanlar çoktan gitmişlerdi. Birkaç arkadaşla birlikte az ileride büyük postaneye doğru gittik. Bekçi nöbet tutuyordu.“Biz öğrenciyiz, az ilerideki yurtta kalıyorduk. Yangın çıktı, orta da kaldık. İzin verirseniz içeride kalalım. Sabaha ayrılırız.” deyince: “Evet, alevler buraya kadar geldi. Geçmiş olsun. İnşallah yaralanan ya da ölen olmadı.” dedi ve “Buyurun, geçin” dedi.İnanılmaz mutlu olduk. Buz gibi havada sıcak bir yer bulmaktan güzel daha ne olabilirdi. Sevinçle daldık içeriye. Her birimiz bekleme bankalarından birine yayıldık. İçimizde kıyafetli olanlar da vardı. Çalışma salonunda kıyafetle oturanlardı bunlar. Yangın sesini duyunca dışarıya atmışlar kendilerini. Bizden şanslıydılar. Ancak benim gibi erkenden yatağa girenler pijama ya da eşofmanla kaçmak zorunda kaldıkları için, ellerine geçirdikleriyle çıkmışlardı dışarıya. Olsun, yaşıyorduk ya, bu yetiyordu bize. Ailelerimize sesimizi duyurmak ve sağ salim kurtulduğumuzu anlatmak için sabahı beklemek zorundaydık.
Gün ışımıştı. Köpekler havlıyor, çöpler toplanıyor, insanlar sokaklara fırlıyorlardı. Servis araçları vızır vızırdı. Simitçiler tezgahlarını açıyorlardı yavaş yavaş. Kediler çöplerden yiyecek arıyorlardı. Sabaha karşı, kapı açıldı, bizi içeriye alan bekçi girdi içeriye.“Arkadaşlar, sizi dışarıya almak zorundayım. Kusura bakmayın. Üzgünüm ama başka çarem yok.” Yapacak bir şey yoktu. Elinden geleni yapmıştı. Kaldı ki, o ev sahibi, biz misafirdik, itiraz hakkımızın olmadığını biliyorduk.“Çok teşekkür ederiz, siz elinizden geleni yaptınız, sağ olun” dedik. Israr etsek, zor kullanacaktı. Daha da olmadı, polisi çağırır gene çıkarırdı. Burası otel değil, yurt değildi. Çıktık çaresiz. Hava aydınlanmak üzereydi, ama vakit erkendi. Yurdun durumunu bildiğimizden, hiç kimsenin içinden yurda gitmek gelmiyordu. İçimizden bir arkadaş:“Buralarda ara sokaklarda sabahçı fırınları var. Mahalle bakkallarına ekmek yetiştirmek için sabaha kadar çalışırlar. Eğer bunlardan birini bulursak, hava iyice aydınlanana kadar kalabiliriz.” dedi. Sevindik, ama ne yerini bilen vardı içimizde, ne tanıyan. Hep birlikte ara sokaklara dalarak fırın aradık. Sanırım altı kişiydik. Aynı kaderi paylaşmamız yüzünden daha samimi olmuştuk biribirimizle. Sokakta da kalsak, birlikte kalacaktık.Köy İşleri Bakanlığının arka sokağına gelmiştik. Yarım saattir fırın arıyoduk, ama nafile. Gördüğümüz her ışığa koşuyor, fakat her seferinde hayal kırıklığı yaşıyorduk. Tam ümidimizi kesmiştik ki: “İşte… Buldum… Tam karşıda… Burası fırın, şimdi hatırladım… Küçük bir fırın…” dedi arkadaşlardan biri.Hep birlikte koşar adım vardık dediği yere.İçerisi aydınlıktı. Işıkları yanıyordu. Bir kenarda ekmek kasaları, un çuvalları ve tahta sandıklar, diğer tarafta, duvar dibinde de yanık makine yağıyla tutuşan küçük bir soba vardı. Kimse görünmüyordu içeride. Cama iyice yanaşınca, sesler duymaya başladık. Yanık bir türkü sesi geliyordu. Çalışanlardan birinin sesi olmalı diye düşündük. Hep birlikte kırılırcasına vurduk cama. Yaptığımız hiç hoş şey değildi, fakat başka çaremiz yoktu. Zira içeride türkü söyleyen kişinin bizi duyması gerekiyordu. Bir şekilde ona sesimizi duyurmalıydık. Hava soğuk, tir tir titriyorduk.Hem cama vuruyor hem de: “usta” “ağabey” “amca” diye bağırıyorduk.Az sonra beyaz giysiler içinde üstü başı un içinde, başında bere, orta yaşlı, bıyıklı, esmer, kısa boylu bir adam göründü bodrum merdiveninde. Bizi tam olarak seçememiş olmalı ki, elini alnına koydu, yüzünü siperledi, gözlerine vuran ışığı kesmeye çalıştı. Bizse, el kol hareketleri ile yardıma ihtiyacımızın olduğunu göstermeye çalışıyor, yanlış anlamaması için bütün marifetlerimizi sergiliyorduk. Öyleye ya, gecenin bu vaktinde hırsız sanarak açmayabilirdi kapıyı. Umduğumuz gibi olmadı. Bizi fark eder etmez, açtı kapıyı:“Hayırdır çocuklar, bu saatte ne oluyor size” deyince bayram ettik. Yangından sonra ilk kez seviniyorduk.“Az evvel yurdumuz yandı. Hepimiz yanan yurdun öğrencileriyiz. Açıkta kaldık. İçeri girmemize izin vermediler.” Arkadaşlarımı göstererek: “izin verirseniz içeriye girmek istiyoruz, üşüdük, hava soğuk, kıyafetlerimiz uygun değil dışarıda kalmaya. Hava aydınlanır aydınlanmaz gideriz.” dedim.
Sesinden iyi bir insan olduğu anlaşılıyordu fırıncının. Dikkatli ve merhametli gözlerle bakıyordu bize. Acıdığını, bize yardım etmek istediğini anlıyorduk. Buna rağmen efendiliğimizi bozmadan, gayet sakin bir şekilde, vereceği cevabı bekliyorduk. Birkaç saat içeride kalmamıza vereceği izin, bize dünyanın en büyük mutluluğunu yaşatacaktı. “Ha, evet, itfaiyenin kulakları yırtan sesini duydum az önce. Alevler de hayli yüksekti. Demek yanan yurttu ha, üzüldüm” kapıdan çekildi: “İçeriye girin… Girin, girin beklemeyin. Şimdi sobayı da yakarım. Ekmek de taze.”İnanılmaz bir sevinç yaşıyorduk. Mutluluktan uçuyorduk adeta. Körün istediği bir göz, Allah vermişti iki göz. Biz başımızı sokacak kapalı bir mekân ararken, Allah bize hem sıcak bir yer, hem de açlıktan guruldayan karnımızı doyuracak birini çıkarmıştı karşımıza. Arkadaşlarımı bilmem, ama benim içimden adamın ellerine sarılıp öpmek gelmişti. Her tarafın barut koktuğu bir zamanda ve sokağa çıkma yasağı sürerken, gecenin bir vaktinde kapısına dayandığımız biri kucak açmıştı bize. Plastik ekmek kasalarını ters çevirdi, birbirine yanaştırdı, üzerine boş un çuvallarını serdi:“İşte yatağınız.” dedi.Kuş tüyünden yatak sermiş gibi geldi bize. Çaresizliğin önümüze çıkardığı bu kutlu şansı Allah’ın bize en büyük lütfu olarak görüyorduk. Ne soğuk ve plastik kasalar geliyordu aklımıza, ne de birkaç saat sonra buradan çıkarsak şaşkın ördekler gibi oradan oraya savrulacağımızı düşünüyorduk. Tenekedeki yağı sobaya dökünce, soba güm, güm, güm sesler çıkararak yanmaya başladı. Aşağıya indi, kucağında ekmekle çıktı yukarıya. İnanılmaz bir şeydi. Biz adama dua ve teşekkürde sıraya girerken, adam, yaptığı işin sıradan bir iş olduğu saflığı ve rahatlığı içindeydi. “Ne iyi insanlar var.” dedim içimden.Bakışmalarımızdan memnuniyetimizi ifade ediyorduk. Sabahın ilk ışıkları görünmüştü, fakat gecenin sessizliği sürüyordu. Sokaklar ve caddeler tenha, işyerleri kapalı, ışıklar yanıyor, sokak köpekleri henüz çekilmemişlerdi. Trafik ışıkları yanıp yanı sönüyordu. Buz gibi havanın çekildiği sokaklar ve kaldırımlar kalabalıklarla ısınmaya başladığında, sahip olduğumuz imkanların değerini bilmemiz gerektiğini söylüyorduk birbirimize. Sıcak bir çay ve birkaç zeytini burnumuzun ucuyla iterek yediğimiz ve örtündüğümüz kirli çarşafların neden yumuşak ve temiz olmadığıyla ilgili şikayetleri sıralarken, aslında bunu bile bulamayanların olduğunu anlamıştık. Sabah uyandığında sıcak su bulamadığı için kalorifer peteğinin yakıt kokan paslı suyuyla banyo yapmak zorunda kalan arkadaşımın kahırlandığı günü hatırladım birden. İçim sızlamış, düştüğümüz durumun ne kadar acı olduğunu düşünmüş, içim burkulmuştu. Daha beteriyle karşılaşınca kıt imkanların dahi bir şans olduğunu düşünüyordum artık. Elbette daima daha iyisi için uğraşacaktım. Fakat bu, asla sahip olduğum imkanlardan utanarak ve iğrenerek olmayacak diye yemin ettim kendime kendime o gün.Daha sonra babamla anneme anlattığımda çok ağlamışlardı. Ben de ağlamıştım onlarla. Günlerce is kokan koğuşlarda yatmıştık. Yataklar çarşaflar yenilenmiş, boya badana yapılmış, çanak çömlek ne varsa değişmişti yenisiyle. İs kokan elbiselerimizi yıkayıp ütüleyene kadar günlerce aynı elbiselerle yattık kalktık. Hayat bize en acımasız yüzünü gösterirken, biz bundan kendimize dersler çıkarmanın mutluluğunu yaşıyorduk. Her şey her zaman planlandığı gibi gitmiyordu maalesef. Acısıyla tatlısıyla bir bütündü hayat. Ne acıyla acımasız olunmalıydı insan, ne de mutluluğa tamah etmeliydi. Belki de hayatın güzelliği buradan geliyordu, kim bilir. Bulduğunuz eşek, kaybettiğiniz eşek de olsa, sizi altından kalkamayacağınız bir yükten kurtardığı için sevinmelisiniz daima. Ve sahip olduğunuz eşek, bir başkasının katırından ya da atından daha değerli olabiliyor. Ne sahip olduğunuz eşeğe üzülün, ne de sahip olamadığınız katıra hayıflanın. Zira gün gelir katıra sahip olduğunuzda, bu kez, neden at sahibi olamadığınıza hayıflanacaksınız.

Paylaş

Bu Sayının Diğer Yazıları

MEHMET AYCI ile ŞİİR ve KİTAPLARI ÜZERİNE / Esma Budak
NURULLAH GENÇ ile “Mahrem ve Münzevi Üzerine”... / İsmail Sezer
YAZI, KİTAP, OKUMA DOLAYIMINDA SÖZÜN SERÜVENİ / Necmettin Evci
BİR DİSTOPİK FİLM ve AMERİKAN DİPLOMASİ RETORİĞİ... / Onur Akbaş
YANGIN / Suat Tekin
Tümünü Göster