DAHA ON DÖRT YAŞINDAYKEN

188
Görüntüleme

Ben ki daha on dört yaşındayım. Delikanlı çağındayım. Bıyıklarım yeni terlemiş, alnıma düşen perçemin altından bir çiğ tanesi gibi usulcacık patlayıvermiş sivilceler. Ellerim yüreğim kadar büyümüş, sığmaz olmaz olmuş bir yerlere, ha bire çarpar olmuşum sağa sola, anam “A benim sakar oğlum,” deyip durmuş. Boyum dallanıp budaklanmış. Bahara yeni durmuş gencecik bir fidan gibi filizlenmekteyim. Ben ki daha on dört yaşındayım. Babamın “Sen adam olmazsın!” lafına inat gururum bir kaktüs gibi dikenleşmiş. Hoş, ağzımla kuş tutsam babama yaranamam ya onun da sırtımı bir kerecik sıvazlayıp “Aslan oğlum benim dediği görülmemiştir. Halil’in babası öylemi ya? Vallahi de kendi gözlerimle gördüm billahi de… Adam harman yerinde güreş tutuyordu oğullarıyla. Ben babamı gördüğümde farenin kediden, tavşanın tazıdan kaçtığı gibi kaçarım. Hele de iş mevsimiyse. Eee ne demişler, korkunun ecele faydası yok. Aha da geldi güz mevsimi yine. Güz demek, çalışmak demek bizim köyde , ölesiye çalışmak…Heybetle birbirine göz kırpan yemyeşil iki dağın arasında nazlı bir gelin gibi akar bizim köyün çayı. Siz öyle çay dediğime bakıp da akmaya mecali olmayan, yaşlı kadınlar gibi ağır aksak ilerleyen, çevresindeki iki üç dal çalıdan başkasına hayrı dokunmayan bir çay gelmesin sakın ha aklınıza. Belki sizin köyünüzdeki öyledir ama bizim köyümüzün çayına laf söyletmem. Aha böyle kayaların üstünden bir sağa, bir sola deli gibi haykıran, hışımla birbirine çarpan, vurduğu her bir kayada bembeyaz köpükler çıkaran, çoşan, kabaran, taşan, hafazanallah bir çocuk düşse içine alıp götüren, deli fişek bir şey bizimkisi. Ondandır bizim köyün kiraz, üzüm, elma bahçeleri, sebzeleri, hele de bamyası, fasülyesi, patlıcanı siz deyin her bir çeşit niğmeti, gürbüz bir çocuk gibi, alı al, moru mor fışkırır mübarek topraktan. Ha, konu bu değildi aslında. Dedim ya güz mevsimi, iş mevsimidir bizim köyde, bir de ne yapsam babama yaranamama mevsimi. Akşam sofrada tarhanasını kaşıklarken kaşığı yüzüme sallaya sallaya “İbrahim, yarın sakın ola bir yere kaybolmayasın ha, koyunları yıkamaya götüreceğiz,” diyor. “Peki baba” diyorum on dört yaşımın heyecanıyla. Gözlerim çakmak çakmak, hayat bizim köyün çayı gibi deli fişek içimde. İçim içime sığmıyor. Ertesi gün koyunları kaptığımız gibi çayın yolunu tutuyoruz. Suyun bir tay gibi koşup sonra yorulup sakinleştiği, nazlı bir gelin gibi süzü lüp durduğu bir yerdeyiz. Hayvanları birer birer çaya sokup yıkıyoruz babamla. Nasıl da meşakkatli bir iş ya Rabbim! Öyle gık mık etsem babam kızacak biliyorum ama akşama kadar ayaklarım suyun içinde, ta belime kadar ıslandım, dondum döküldüm. Yorgunluktan ve üşümekten bacaklarım titremeye başladı ya sesimi çıkaramam ki. Babama bir şey söyleyecek olsam yine bir sürü laf sayacak bana, ‘nasıl erkek adamsın sen’ diyecek, güceneceğim. Büyüdüğümü ispatlamam lazım ona. Akşam ezanını müteakip son koyunu da yıkayıp ağılın yolunu tutuyoruz , bende derman kalmamış. İşler bir başladı mı mübarekler hepsi peşi sıra gelir. Yok bunu da azıcık sonra yapalım diyemezsin. Daha bismillah, gece sabaha kadar yorganın altında soğuktan titreyen bacaklarımı ısıtamadan bu sabah da buğday çuvallarını katırlara yükleyip değirmenin yolunu tutuyoruz. Çuvallar kırmızı, yeşil, mavi kök boyasıyla renklendirilmiş has yünden. Hepsi ayrı bir sanat eseri. Bizim köyde değirmen yok, en yakın değirmense yürümeyle yarım günlük mesafe. Elimizde katırların ipleri, ha babam de babam yürü. Şu babam da iki çift laf atmaz ki yol şenlikli geçsin. Yapılacak bir iş varsa “ Yahu sen nasıl adamsın,” der durur, yaptığımı beğenmez ama böyle saatlerce sessizlik içinde yürüsek de adam yerine koyup sohbet etmez benimle.
Söz lan, ben baba olunca böyle yapmayacağım evlatlarıma. Öpeceğim, koklayacağım; omzuna dokunup çocuğumun, “Aslan oğlum benim!” diyeceğim, söz ki söz. Bu ne kalabalık kardeşim. Sanırsın yedi düvel buğdayını buraya getirmiş. Onca yol yürümüşüz geri dönmek de olmaz. Gün akşama döndü, ay çıktı, yıldızlar tepemizde halay çeker, biz hala bekleşiyoruz. Hava buz gibi. Sırtımızı buğday çuvallarına dayayıp uyumaya çalışıyoruz. Bize anca sabaha sıra gelir. Bacaklarım, sanırsınız buzhaneden çıkmış iki kütük, dünden beri ısıtamıyorum. Üstümdeki ceketi çıkarıp bacaklarıma doluyorum, nafile…Ne siz sorun, ne ben söyleyeyim ertesi gün değirmende işlerimizi halledip nasıl döndüğümüzü köye. Katırlar yüklü, mecbur yürüyeceksin de benim ayaklar bir türlü gitmiyor. Babama bir şey çaktırmamaya gayret ediyorum. Baksanıza onda tık yok. Adımlarını nasıl da hızlı hızlı atıyor. Dönüp bakmıyor bile arkasına bu çocuk gelir mi gelmez mi diye. Sahi gerçekten benden adam olmaz mı ki?Eve varır varmaz yün döşeği yere serip yattım. Anama bile söylemedim hasta olduğumu. Neme lazım şimdi o da gi der babama söyler. Yattıysam uyuduğumu sanmayın sakın. Etlerimi lime lime kopardılar sanki, bacaklarım kasılıyor, titriyor hareket edemez oluyorum sonra bir gevşeme, etlerim yumuşuyor, çok şükür diyorum, sonra bir daha, bir daha … Saatler geçmek bilmiyor, gözlerim tam uykuya yenik düşecekken bacaklarım beni uyutmuyordu. Canım anam, başıma kaç kere gelip “Oğlum neyin var, hasta mısın, gel bir kaşık çorba iç, iyi gelir,” deyip sırtımı sıvazlayıp, tarlada, bağda bahçede çalışmaktan pütür pü tür olmuş, dağ kekiği kokan o mübarek elleriyle saçlarımı okşayıp durdu. Sık sık dudaklarını alnıma götürüp hem öpüyor hem ateşime bakıyordu. “Yok anacım iyiyim,” diyordum, çok yoruldum , yarına bir şeyim kalmaz. Kalsa kaç yazar? Anamın onca itirazlarına rağmen babam ertesi sabah döşeğin başına dikildi. Kalksana lan, saat kaç oldu. Tembellikte kime çektin bilmem ki? On dört yaşındaydım, delikanlı çağında… Babamın bu lafları bana pek koyardı. Üç, dört çoban köpeği saldırıp etlerimi parçalasa bu kadar canım yanmazdı lakin babamın lafları pek canımı acıtırdı. Yorganı ayağımla ittiriverip çıktım yataktan. Ah keşke görebilseydiniz bizim köyün çeşmesini. Şöyle üç ayrı yerden bilek kalınlığında buz gibi bir su, ta yaylalardan gelir. Hemen yanı sıra boy boy kavaklar, ardıç, gürgen, iğde… Nasıl da boylanıp serpilmişler. -Eee o kadar suyu görsem ben de uzardım değil mi?- Hele bir rüzgar esmeye görsün, o nazenin yapraklar, eline ağıtla kına yakılan gelin gibi işveli işveli sallanmaya yüz tutunca bir türkü söyleyesim gelir. Uzun kavak ne gidersin engine Yaprakların benzemiyor rengine Anne beni verecek misin dengime Ah dola dola dola da yar dolanıyor boynuma Akşamdan gel sağ yanıma yanımaŞimdi çeşme nerden çıktı demeyin, çeşmenin hemen yanındaki büyücek meydanda bütün köylü bulgur kaynatacak bugün. Lafı oraya getirmeye çalışıyorum. -Gerçi bu meydanda köy kadınları rengarenk kilimler de dokur. Kilim değil sanki kendilerini dokur ya konumuz bu değil şimdi.- Devasa bakır kazanların dışı külle iyice sıvanıp ateşe konmaya hazır hale getirilir. Sonra alsın mı ortalığı o canım misler gibi kaynayan bulgur kokusu? Kaynayan kazanların üzerinden usulca süzülen bulgurun kokusu, süzüm süzüm süzülerek -hele bir de o gün hava rüzgarlıysa- köyün ta en ücra yerlerine ulaşır, insanın uyanmış bütün dertlerini, sıkıntısını alıp götürür; “İşte hayat bu!” dediğin güvercin kanatlı mutluluklar kalır geriye. Lakin bugün bende evdeki buğday çuvallarını meydana taşıyacak takat mi var? Babama hastayım demeye de korkuyorum. Çuvalları deri bir kayışla sıkıca bağlayıp kayışların ucundan tutarak sırtımıza
alıyoruz. İlk çuvalı sırtıma aldığımda, sanki bizim köyün bütün dağlarını, tepelerini o da yetmedi evlerini aldım sırtıma. Sırtımda çuvalın ağırlığı, ellerimi deri kayış kesti kesecek… Bacaklarım incecik iki çalı süpürgesi bir türlü gitmez ileri. Öyle böyle ilk çuvalı meydana götürdüm. İkinci çuvalı sırtıma alınca beni bir titremedir tuttu. Alnımdan soğuk soğuk terler boşalmakta, gözlerim görmez oldu; karanlık bir kuyunun içinde derinliğe gömülmekteyim sanki. O ıssız, karanlık kuyudan babamın sesini duymaktayım. “Oğlum, neyin var?” Ondan gerisi nedir diye sorarsanız kendimi kat kat yorganın altında zangır zangır titrerken buldum. “Ben üşüyorum ana,” dedikçe anam yüklükte ne kadar yorgan varsa üstüme yığıyor, alnımdan, sırtımdan aşağı doğru soğuk soğuk terliyordum. Anam “Doktora götür yavrumu,” dedikçe babam “Üşütmüştür iki güne kalmaz geçer,” diye savuşturup durdu. Tam iki ay yattım o yorganların altında, her geçen gün biraz daha eriyerek. Sonunda babam hastanelik olduğuma kani oldu. Anamla babam iki yanımda, kollarımın altından sıkıca kavrayıp kaldırmaya yeltenseler de yok işte ayaklarım iki kuru kütük olmuş bir türlü basmıyordu yere. Anam ağlayıp duruyor, babam “Yok bir şeyciği onun, yata yata uyuşmuştur herhal,” diye anamı teskin etmeye çalışıyordu. “Ben gidip muhtarın taksiyi ayarlayayım, dolmuşlarda eziyet görmesin yavrucak.” Ben daha on dört yaşındaydım. Delikanlı çağındaydım. Bıyıklarım daha yeni terlemişti. Emine’ye bir mektup dahi yazamamıştım. –Biliyorum Emine’den daha önce bahsetmemiştim size. Ama bu yaşta sevda olur mu diye ayıplamanızdan korktum. Sevgi ak pak bir kuştur, hem belli mi olur kimin gönlüne konacağı?- Daha meydanda akranlarımla maçlar yapıp ‘gool!’ diye bağıracaktım. Misket sektirecek, karşı köyün oğlanlarıyla kız meselesinden kavgaya tutuşacaktım. Dedim ya ben daha on dört yaşındaydım. Babam bir bebek taşır gibi kucağına almıştı beni hastaneye götürürken. Ona ilk defa bu kadar yakınken gözlerini ta içime çekmiş, işte o zaman o gözlerdeki korku ve endişeyi farketmiştim. Doktor elindeki çekiç gibi bir şeyle dizlerime vururken çektiğim acıyla öyle bir çığlık atmıştım ki bütün hastane başıma toplanmıştı. Doktorun canı sıkkındı. Ellerini iki yana açıp öylece bekledi biraz, ne diyeceğini bilemedi sanki. Güzün dökülen iki sarı yaprak gibi yanlara düştü kolları sonra. “Amca siz bu çocuğu öldürüp öyle getirmişsiniz buraya,” diyiverdi ansızın. Hayat da bizim köyün çayı gibi akıyordu işte. Bazen yalpalayıp sağa sola çarpıyor; bazen durulu yorduk. Yaşamak dediğin su köpüğü gibi kaçıyordu avuçlarımızdan.Yaşıtlarım meydanda top sektiriyor, koyun güdüyor, harman yerinde güreş tutuyor, aşık oluyor, mektup yazıyor, pınar başında kızların yolunu bekliyordu. Bense ağzıma bir damla su koymak için anamın yolunu gözlüyordum. Anam, daha hastalığımın ikinci yılında, bir seccadenin ucundayken bırakıp gitti beni. Ondan geriye seher yeliyle hafifçe yüzümü yalayan kekik kokusu kaldı. Babamı mı merak mı ettiniz? Evlendi yine. Allah için üvey anam da üvey analık yapmadı bize. Sarıp sarmaladı bizi, evi çekip çevirdi. Babam hiç ihmal etmedi tedavilerimi. Sırtında şehre taşıdı her hafta. Aslanlar gibi baba oğul olduk sonunda. Benden kaç kere helallik diledi. Canım sana feda olsun babam benim.Yirmi dört yaşındayım. Babam, “Sen adamların hasısın,” diyor bana. Koltuk değnekleriyle yürüyorum çok şükür. Sağolasın babam hafızlığa gönderdi beni. Tamamladım ezberimi bi-iznillah. Kasabadaki Kur’an kursunda hocalığa başladım. Hele daha sıkı durun. En bomba haberi en sona sakladım. Emine’yi gittik istedik babam ve analığımla. “Böyle okumuş evlada kız mı verilmez,” de yip daha ilk seferde yüzüğü taktılar. Eee, daha ne isteyim ki Rabbimden. Buyrun hepinizi düğünüme beklerim

Paylaş

Bu Sayının Diğer Yazıları

MEHMET AYCI ile ŞİİR ve KİTAPLARI ÜZERİNE / Esma Budak
NURULLAH GENÇ ile “Mahrem ve Münzevi Üzerine”... / İsmail Sezer
YAZI, KİTAP, OKUMA DOLAYIMINDA SÖZÜN SERÜVENİ / Necmettin Evci
BİR DİSTOPİK FİLM ve AMERİKAN DİPLOMASİ RETORİĞİ... / Onur Akbaş
YANGIN / Suat Tekin
Tümünü Göster