CAM DUVARLAR

107
Görüntüleme

Öndeki dişleri tekrar çıkacak mıydı acaba?Akşam yemeğinde yine tatsızlık yaşanmış, ağabeyi çatal kaşığı sofraya fırlatarak, koca bir kapı sesiyle çekip gitmişti. Kadının nazik ruhu kaldırmıyordu artık bu kavgaları. Ken dini yatak odasına kapatıp hüzünlü düşüncelere daldı. Baba ise hiçbir şey olmamış gibi kahvehaneye kaçtı yine. Ali yalnız başına oyuncak sepetini devirdi. Düşen dişi tekrar çıkacak mıydı acaba? Artık “el” yazabiliyordu, babası bilmiyordu ama “ela” bile yazmıştı. -Anne bugün… -Sen ödevini yaptın mı? -Yaptım. -O zaman dişlerini fırçala da yat. -Yanına yatayım mı? -Üstüme çiş yaparsın kendi yatağına yat.Sabah harçlığını aldı, sırt çantasını yüklenip korna sesini bekledi. Annesinin dikkat et cümlesine aldırmadan uçar adım servise koştu. Sabah okul sırasında arkadaşlarıyla itişmeliydi. Sınıfa önce girmenin tek yolu bu. Bu sabah başaramadı ama. Sıranın altında dünden kalmış tostu vardı, yesem mi diye düşündü, sonra unuttu gitti. Kapıyı açıp öğretmen geldi mi diye koridora bakındı. Melahat’ın annesi gelmişti. Kadın kızgın ve sinirli…-Hocam bu çocukları bu kadar zorlamayın. Okula yeni başladılar şimdiden bıktı çocuk.-Ne oldu ki gayet iyi gidiyor bence.- Bütün gece “ben artık el yazmayacağım” diye ağladı. Bu kadar ödev vermeyin, yazık çocuklara…-Geç içeri oğlum sen!O gün yeni bir şey öğrenmediler, ama öğretmenleri son ders iki kâğıt verdi. Öğrenci tanıma formuymuş, anne, babalar dolduracakmış. Öğretmen tembihledi, formu doldururken hiçbir şekilde yardımcı olmayacaklarmış. Bu kâğıtlar büyüklerin ödevi olduğundan kendi başlarına yapacaklarmış. Hoşuna gitmişti. Servisten inince koşarak merdivenleri çıktı. Montunu hırkasını ve çantasını kapının eşiğine atıp doğruca aşağıya… Bisikletini çıkaramıyordu, tekmeleyip bıraktı. Duvarın üzerinde arkadaşlarıyla oturup bacaklarını sallayarak sohbet eden ağabeyinin yanına gidip, yardım istedi. Tahmin ettiği tepkiyi almıştı. Suratını asarak bildiği bütün kötü kelimeleri söyleyip (maymun, eşek…) oradan uzaklaştı. Sonra kumda oynayanların yanında kendine yer bulup karanlık basıp çağırılıncaya dek eve hiç uğramadı. Kapıdan girdi karanlıkta. “Neredesin sen? Kaç saattir çağırıyorum neden eve gelmiyorsun!” ile başlayıp “Ödevin bu saate kadar neden yapmadın!”a kadar devam eden klişe cümleyi “Öğretmen bugün size ödev verdi” sözüyle yarıda kesince annenin yüzünde donuk bir ifade belirdi. “Neymiş o?” Sekize katlanmış kâğıtları merakla açıp kanepenin kırlentinde iş görecek kadar düzeltince içi rahatladı. Korktuğu şey değildi, Para istememişlerdi. Formlar doldurulup Pazar günkü veli toplantısına getirilecekmiş. Formdaki soruların birkaçını göz ucuyla okuyup birini uzanmış televizyon izleyen kocasının eline tutuşturuverdi.
-Bu seninki!- Sen bir şeyler yazıver işte.Kadın yılmayıp tekrar uzattı, “kendin dolduracakmışsın!” Adam toparlanıp kanepenin kenarına oturdu. “Ver bakayım neymiş?” Televizyon kapatıldı, ikisi de birer köşede form telaşına düştüler.Madde 1: Çocuğunuzun doğum tarihini gün, ay ve yıl olarak yazın.-Kız, bizim oğlan kaç modeldi? – Git nüfustan sor! -Söylemezsen söyleme be, ben de boş bırakırım.Çocuğunuzun en sevdiği yemek? En sevdiği oyun? En sevdiği akrabası? En sevdiği arkadaşı? Okulda en çok sevdiği ders? En son kiminle kavga etti, harçlığıyla ne satın alıyor? En son hangi arkadaşının evine gitti, çocuğunuzun sınıf öğretmeninin adı ne? Ve böyle elliden fazla soru. -Oğlum gel buraya, Sen en çok ne yemeyi seviyorsun?-Öğretmen söylemeyin dedi, kendin yapacakmışsın.Adam soruları okudukça bunalmaya başladı. En son saçmalık bunlar deyip fırlatıp attı kâğıdı. Kadın kendini ilgilendiren soruları kolay cevaplamıştı ama okul veya sokak ile ilgili sorularda o da bocalıyordu ama yine de bir şeyler yazdı.Ahali yattığında adam ekran başından tekrar doğrulup buruşturduğu kâğıdı saksının dibinden aldı… Soruların çoğu boş, dolu olanlar da çocuğun küçüklüğünden aklında kalanlar. Onlar da değişmişti büyük ihtimal. Mesela dört yaşındayken oturup beraber hamsi yerlerdi, hatta çok da severdi, ama artık çocuk balığın kokusunu bile sevmiyordu. Kim bilir daha neler… Daha altı yaşındaki oğlunu, ailenin en şeffafını bile tanımıyordu. Derinlere daldı, âlemindeki, geceden daha karanlık gaflet perdesini araladı sonra. Aslında hanımını da tanımıyordu artık. Evleneli nereden baksan yirmi sene… Nişanlıyken konuşup i tanışmışlardı ama ya sonra… Yirmi senede anlayışları ve düşünceleri kim bilir ne kadar değişmişti. Sonra büyük oğlan düştü gönlüne ve çaresizlik gözlerini yaşarttı. Her akşam kapıyı anahtarıyla açıp kimseye görünmemek telaşıyla odasına kaçan, zorunlu beraberliklerde de adeta telefonunun içine gömülen. Ne yer, ne içer, kiminle gezer ne ile dertlenir sual dahi edilemeyen. Adeta bir otel müşterisi… “Öyle olsa yine iyi, otele girerken koca bilgi formu dolduruyorlar, bizde o da yok.” Form deyince elindekine döndü tekrar. Kâğıdın üzerinde büyük oğlanın isminin yazıldığını hayal etti. Bomboş bir form geldi gözünün önüne. Sonra dehşete düştü. Her akşam bir yabancıyı alıyordu evine. Aslında çocuk da bir yabancının evinde geçiriyordu ken dince esaret yıllarını. Hepsini birleştiren ortak bir tanıdıkları vardı aslında, öndeki dişleri dökülmüş olan ve hepsinin dünyasına patavatsızca girip çıkan. Kapıda çat diye bir kilit sesi duyuldu gecenin sessizliğinde. Adam kapıya yöneldi, genç de ayakkabılarını almak için arkasına eğilmişti o esnada. Arkasında dikilen babasını fark etti. Kendisine laf söyletemezdi. Kimse karışamazdı artık işine, kimseyi ilgilendirmezdi. Her yanından asabiyet ve istiklâliyet fışkıran kaba cümlesini yapıştırdı babasının suratına : “Ne var? Ne Oldu?” Çok sonra başını kaldırıp bakabildi yüzüne. Alışılmışın dışında bir şeyler vardı. Nemli gözlerini fark etti dağ gibi adamın. Yüreğinde bir burukluk hissetti ve sanki bir şeyler kırıldı aralarında, duygu geçirmeyen camdan yapılmış. “Baba yoksa bir şey mi oldu?” diye sordu korku içinde. Adam vakur bir adım attı çocuktan tarafa ve sağ elini ileriye doğru uzatıp. “Merhaba.” dedi. “Merhaba, benim adım Asım Kavak sizinle tanışmak isterim.”

Paylaş

Bu Sayının Diğer Yazıları

MEHMET AYCI ile ŞİİR ve KİTAPLARI ÜZERİNE / Esma Budak
NURULLAH GENÇ ile “Mahrem ve Münzevi Üzerine”... / İsmail Sezer
YAZI, KİTAP, OKUMA DOLAYIMINDA SÖZÜN SERÜVENİ / Necmettin Evci
BİR DİSTOPİK FİLM ve AMERİKAN DİPLOMASİ RETORİĞİ... / Onur Akbaş
YANGIN / Suat Tekin
Tümünü Göster