OLDU MU?

97
Görüntüleme

Güneş, ihtiyar bir pişmanlık gibi ak dağlar üzerinden kıpkırmızı doğdu, Eskişehir’in kar soğuğu gecelerine beyaz kelepçeler vurdu. Porsuk’un buzları çatırdamaya, dağların karları erimeye başladı. Havanın bulutsuz oluşundan güzel bir gün olacağını tahmin eden babalar, fabrikalara gitmeden su sayaçlarının üstündeki süngerleri ve naylonları çıkardı.İrfan da evde olsaydı kalkar kalkmaz sayaçlarını yoklardı. Donmadığını görünce sevinir, hemen mutfağa geçer, eşi Ümmühan’a sarılır, kahvaltısını yapar, oğlu Ömer’i öper, fabrikaya giderdi. Şimdi saka beygiri gibi hastanede koştururken ne fabrika ne sayaç aklına geliyordu. Bir an önce işleri halledip eşini ve sabaha karşı doğan yavrusunu görmek istiyordu. Hastane odasında İrfan’ı bekleyen Ümmühan da bir gözü saatte diğer gözü de kapıdaydı. Bu zaman aralığında dün geceyi tekrar tekrar yaşıyordu…Gece geç yatmıştı. Yatsa da yatakta bir sağa bir sola dönüp durmuştu. Göğsünden kasıklarına kadar devam eden yay geriliyor, nefesini tıkıyor sonra ok fırlamış gibi ani bir ferahlık bağışlıyordu. İşte bu rahatlama anlarında keman kaşının bitimine değen kıvrık kirpikleri atılıyor, gözü seğiriyordu. Hangi arada nasıl olduysa yüreği geçmişti. Porsuk boyunda Ömer’le oturuyorlardı. Ömer top oynuyor, Ümmühan da onu seyrediyordu. Bir ara top suya kaçtı. Ümmühan’ın yapma-etme demesine kalmadan Ömer de suya atladı. Ümmühan bağırıyor; sesi çıkmıyor, yüzüyor; Ömer’i yakalamıyordu. Top birden Ümmühan’ın kucağına geldi, Ömer çağlayandan gür sesiyle: “Kardeşimin olsun o top. Bana daha güzel oyuncaklar veriyorlar.” dedi ve nehirde kayboldu. Ümmühan uyandığında ensesinden kuyruk sokumuna kadar sırılsıklamdı. Yatağın ıslaklığından üşümeye başlayan Ümmühan, kalktığında kasıklarından ılık ılık suların dizlerine kadar indiğini fark etmişti. Şarıl şarıl sular Ümmühan’ı terk ederken sancılar bıçak gibi saplanıyordu. Kâbusun dehşetinden doğumun heyecanına düşen Ümmühan, yanındaki karyolada yatan Ömer’i öpüp koklamış, annesini de kaldırmış, Ömer’e göz kulak olmasını tembih etmişti. İrfan tecrübeli bir baba olarak hemen hastane çantasını almış, komşudan ne olur ne olmaz diye yedek anahtarını aldığı arabayı çalıştırmıştı. Ümmühan bir türlü evden çıkamıyor, dönüp dönüp Ömer’e bakıyordu. Ümmühan’ın sancıları sıklaşıyor, ölüm hissi boşluklarını dolduruyordu. Ya doğumda Ümmühan’a bir şey olursa, Ömer’e ne olurdu, kim bakardı? Gözlerinden süzülen yaşlar, iman tahtasına varıyor orada bir serinlik bahşediyordu. İrfan evlenir miydi? Evlendiği kadın iyi olur muydu? Belki evlenmezdi; biraz annesi biraz kayınvalidesi bakardı. Annesi titiz, Ömer’i yıpratırdı. Kayınvalidesi gamsız, Ömer’le uğraşmazdı. Sular boşaldıkça kasıkları geriliyor, bacakları titriyor, insandan başka bir şey oluyordu. Bir canı dünyaya getirmek için çekilen sıkıntılara bir canı kaybetme korkusu ekleniyor, tezatlar yaşanıyordu. Daracık üniformalı, topuz saçlı hemşire odaya girdiğinde Ümmühan, uykuda kuyuya düşermiş gibi sıçradı. Doktordan yediği fırçayı hastaya azar olarak yansıtmak için iyi bir fırsattı. “Ne ödleksin be! Bak bebeği de korkuttun. Kaçıncı çocuğun bu?” diyerek deliksiz uyuyan bebeği gösterdi hemşire. Kızgın cama sürtülen kibrit gibi alevlenen yanaklarıyla “İkinci çocuğum…”
diyebildi Ümmühan. Hemşire, sinirinin geçtiği belli olmasın diye yine kaşlar çatık, “Bir az, iki fazla!” dedi. Ümmühan’ın tansiyonunu ve ateşini ölçüp odadan çıkarken pişkin pişkin sırıtıyordu. Hemşire rahatlamış, Ümmühan gerilmişti; odaya ilk kim girerse ona fırlatacaktı kızgın oklarını. İyi ki odaya İrfan geldi. Ümmühan “Niye geç kaldın, zaten her işi kımkım yaparsın, lazım olduğunda bulunmazsın, beni sahipsiz sanıp azarlıyorlar, adam gibi dursana başımda!” diye söylenirken İrfan, Ümmühan’ın terden yanağına yapışan saçını düzeltti, elini tuttu, gözlerinin içine baktı ve “Artık eve gidebiliriz!” dedi. Ne de güzel dedi. Ümmühan’ın göğsünde kelebekler uçuştu, işte Allah’ın varlığının delillerinden birini; eş sevgisini doyasıya hissediyordu. İrfan odadaki eşyaları toplarken Ümmühan’ın dalgın gözlerinde Ömer’i gördü. Ömer uyanmış, karyoladan ellerini uzatıp annesinin ellerini aramıştı. Önce annesinin oyun yaptığını zannetmiş, elleriyle uzanabildiği her yeri dolaştıktan sonra dudaklarını büküp içli içli ağlamıştı. Uykusu ağır olan Nebahat Hanım bu iç çekişleri ilkin duymamıştı. Ömer zamanla sesinin tonunu arttırdıkça Nebahat Hanım, kurulu bacağını sürüyerek Ömer’in yanına gitmiş, “Sümüklerin akıyor, pis çocuk oldun!” diyerek Ömer’i banyoya sokmuştu. Ömer’in vücuduna değen her su damlasıyla dudaklarından gövdesine yayılan morluk, Nebahat Hanım’ı telaşlandırmamıştı. Ümmühan da gelincikliydi. Suya girince nefesi kesilir, mosmor olurdu. Ümmühan’ı kırklarken Hacı yengesi görmüştü de ocaklı kadına götürmüş, o kadın da okuya okuya jiletle Ümmühan’ın sırtını çizmiş, o kesikten simsiyah kan akmıştı. O olmuş, bir daha Ümmühan sudan korkmamıştı. Nebahat Hanım Ömer’in ilk banyosunda daha anlamıştı gelincikli olduğunu. Hemen ocaklı kadına götürmüş, ocaklı kadın ne jilet vurmuş ne başka bir şey yapmış, dört yaş dört ay dört günlük olunca geçeceğini, yıkamamalarını sadece ılık suyla silmelerini söylemişti. Nebahat Hanım gözlerini devirerek hesaplamış, üç yaş sekiz ay olmuştu. “Abi oldun artık, ağlanır mı? Bak kardeşin geliyor, sana neler getirecek bakalım!” diyince Ömer’in masum gözlerinde bir pırıltı belirmişti. Son dökülen durulama suyunun akabinde teni mordan beyaza dönmüştü. Nebahat Hanım ovalaya ovalaya Ömer’i kurulamıştı. Annesi olmadığından Ömer’in canı sıkılmış, can sıkıntısından da karnı acıkmıştı. Nebahat Hanım “Ev ekmek ufağı olur…” diye içerde yedirmemişti. Ömer ısrarla istedikçe “Gavurlaşma!” diyip kızmıştı Nebahat Hanım. Ekmeğe salça sürüp Ömer’i bahçeye çıkarmıştı. Nebahat Hanım temizliğe başlayabilirdi artık. Bugün onun temizlik günü değildi, onun temizlik günü var mıydı ki? Her gün koca koca koltukları çeker, halıları silkeler, mozaikleri ozonlar, tozları alır, üstüne de bir yorgunluk kahvesi içerdi. İyice havalanan yatakları, yorganları, çarşafları çırpar; yatakları mum gibi yapardı. Sobayı kaç defa temizlerdi kendi de bilmezdi. Kapılar, camlar her gün mü kirlenirdi de silerdi? Hastalık işte, her şey kirli gelirdi gözüne. Hele de evine bir misafir gelsin koltuk yüzlerini, halıları yıkar, tabakları, kaşıkları çamaşır suyuna yatırırdı. Kendi de misafirliğe gittiğinde rahat edemez, uzun kalamaz, hemen eve dönmek isterdi. Ümmühan’da bile kalamazdı. Ümmühan’la İrfan doğuma kadar yanlarında kalması için ne kadar ısrar etmişlerdi de Nebahat Hanım “Olmaz!” deyince elleri mahkûm, onlar Nebahat Hanım’ın yanına gelmişlerdi. Çarşıya pazara çıkmaktan da korkardı. “Kirli bir şeye dokunmak hatta bakmak bile hasta eder, hasta olunca da insan ölür.” diye tasalanırdı. Bu kadar kendisini yormasının, yaşam alanını daraltmasının sebebi ölüm korkusuydu. Elini süremediği toprağa girmek, börtü böceklerle çevrilmek, işte asıl korkutan buydu. Bu korkularını Ümmühan’a da aşılamak istemişti. Çocukken dışarı salmaz, toprakla oynamasına izin vermez, dışarıdan gelince ona vebalı muamelesi yapar, “Hasta olursun!” diyerek kıyafetleriyle banyoya sokar, sıcak sularda Ümmühan’ın vücudunu ovalar, saç derisini yaka yaka kaynar sular dökerdi.
Bebeğin memeyi arayan kısa solukları Ümmühan’ı kendine getirmişti. İrfan’ın uykusuzluktan fal taşı gibi olan gözleri korkutsa da bebeğin şiş gözlerini açmadan emmeye başlaması Ümmühan’ı güldürmüştü, İrfan’ı da bebeğin emerken uyuması… Ümmühan, İrfan’a “Hadi gitmiyor muyuz?” der gibi bir bakış attı. İrfan, bebeği mi alsa Ümmühan’ın kalkmasına mı yardım etse bir türlü karar veremedi. Ümmühan kucağında bebekle doğrulmaya çalışsa da dikiş yerleri yatağa çekiyordu. İrfan, bir koluyla Ümmühan’ın sırtına destek yapıp diğer koluyla da bebeğin olduğu kolundan tutup kaldırdı. Ümmühan’ın ayaklarından Cennet ırmakları aktı, yürümeye başladı. ***Bahçede rüzgârın bir futbolcu gibi topla oynaması Ömer’in çok hoşuna gitmişti. Rüzgâr, bir sağ ayağına bir sol ayağına topu alıyor, arada bir de sektiriyordu. Rüzgâr, topu dış kapının önünde tuttu, gol atacak hücum oyuncusu gibi bekledi. Ömer de heyecanla karışık merakla bekledi. Sarı taksi de kırmızı ışıkta bekledi. Sarı yanar yanmaz taksi şoförü kornaya bastı, baktı önünde kimse yoktu, aynalardan arkada da kimseciklerin olmadığını görünce kendine bir güzel güldü. Yeşil yandı, rüzgâr topu taca attı, Ömer sokağa fırladı. Taksi, top, Ömer…***Ümmühan, hastanenin merdivenlerinden tutuna tutuna indi, İrfan kırılacak bir şey taşırmış gibi bebeği tutuyordu. Merdivenler bitip de Ümmühan karşıya baktığında hastanenin hem giriş hem de çıkış kapısı olan ana kapıda bir kargaşa olduğunu fark etti. İrfan da bebekten gözlerini ayırdığında sarı taksiden şoförün indiğini, arka koltuktan kanlar içinde bir çocuk çıkardığına şahit oldu. Nereden geldiğini anlayamadı ama kayınvalidesi de o kalabalıkta seçiliyordu.Şoförü durdurmaya çalışıyor, çocuğun ağzını yüzünü siliyordu. Kazıdan tarihi eser çıkaran arkeolog gibi Nebahat Hanım, kanları temizledikçe Ömer’in yüzü beliriyordu. Ümmühan Ömer’in yüzünü gördü, rüyası geldi aklına. Hastane çöktü üstüne, Eskişehir’in tüm binaları geldi yıkıldı, beli kırıldı sanki olduğu yere çöküverdi. Boynundan bağrına kadar olan bütün damarlar dürüldü. Nebahat Hanım sesinin çıktığı kadar bağırıyor, üstünü başını yırtıyor, etrafına toplananlara bir kahkaha fırlatıyor, “Salçalı ekmek yedi, batırdı yüzünü gözünü…” diyerek ağlamaya başlıyordu. İrfan ilk kez ivedilikle hareket edip Ömer’in yanına gitti, etrafına doluşan doktorlara yapıştı, “Kurtarın oğlumu!” dedi, kapılar kapandı yüzüne. Kucağındaki bebeğin gözleri açıldı, meleklere güldü. Takdir, kaza, ecel…

Paylaş

Bu Sayının Diğer Yazıları

MEHMET AYCI ile ŞİİR ve KİTAPLARI ÜZERİNE / Esma Budak
NURULLAH GENÇ ile “Mahrem ve Münzevi Üzerine”... / İsmail Sezer
YAZI, KİTAP, OKUMA DOLAYIMINDA SÖZÜN SERÜVENİ / Necmettin Evci
BİR DİSTOPİK FİLM ve AMERİKAN DİPLOMASİ RETORİĞİ... / Onur Akbaş
YANGIN / Suat Tekin
Tümünü Göster