SAFAHAT: DİDAKTİK, MANZUM BİR ROMAN

253
Görüntüleme

Safahat, çağın bunalımlarına isyan eden bir ruhun manzum tiradıdır. Bülbül olur, bir kafesi sığmayan gönlü, harim-i ismetimize kadar sokulan düşmanın çılgınlıkları karşısında sızlanır. Dua olur, Rabbine açılan iki el, sunulan bir yürek, mükedder ve dalgın seyreden iki göz’de dillenir. Marş olur, ezelden beri hür yaşamış bir millete zincir vurulamayacağını haykırır. Destan olur, ‘Bedrin Aslanları’na denk bir kahramanlığın macerasını dillendirir. Leyla olur, sevgiliyi Anadolu’nun serabında arar, onu getirip yüreğimize gömer. Secde olur, vatanı baştanbaşa bir mescit gibi mukaddes yapar. Aksiyon olur, durmadan koşar, durmadan düşünür, durmadan üretir. Ümit olur, aşk olur, hüzün olur, mutluluk olur. Sesten renge, renkten ışığa koşan bir heyecan sağanağı
haline gelir. Kürsüden cepheye, kahveden, okula kadar her alanda, İman mücadelesinde dilim dilim, tutam tutam ışık verir duygularınıza. Necid çöllerine gider. Çölün serabında vatan hasretinin rüyasına uzanır. Gönlünde gurbet duyguları kaynar. Berlin’e koşar, Batı’nın pragmatik teşkilatçılığından, Sarkın şaşkın kaderciliğine kadar sosyal psikolojiyi bütün teferruatına inecek kadar tahlil eder. Safahat, Âkif’in ıstırabını lirizmin plastik ve fonetik hatlarıyla karşımıza getiren “İslâmi Türk Edebiyatı”nın şaheseridir. Türk fonetiğini şiirde karşımıza getiren ilk eser olması yanında, sade lisanın aruz ölçüleri içerisinde nasıl bir uyum ve kaynaşma göstereceğini nasıl bir ifade gücü yakalayacağını da gösterir bize. Bu kitapta, mukaddesatımızın, hayatımıza şekil verici arzusunu şiirleşmiş olarak buluruz… Safahat, ezel’le ebed’in kesiştiği noktada hayata karamsarlıkla bakmaz. Geçmişin haldeki varlığını anlatır. Geleceğin bütün objelerini gösterir. Modern insanın bunalımlarına ışık tutar. Ondaki insanlık ideali, ifadesini “Eşref-i Mahlukat”da bulan bir ölçüyle gelir karşımıza. Farklı medeniyetlerin, farklı kültürlerin, farklı sosyal vakıaların meydana getirdiği zaruretleri bilir. İnsanın kendi muhiti ile kenetlenmesi halinde bütün insanlığı kucaklayacak çapa ulaşabileceğini anlatır. İnsanı vasıtasız tatmin eden, din ahlâk ve sanat gibi değerlerin korunması için işaret taşlarını sıralar. Tek çizgili tekâmüle karşıdır. İlmin deneyciliği ile dinin emrediciliği kucaklayıcı bir sentez ile insanlığın kurtuluşuna reçete getirir. Buhranların emzirdiği çağımızın insanına umudu,
yeisin üzerinden aşırarak telkin eder. Safahat’da şiirle düşünmeyi öğrendik. Metafizik acılar, mistik heyecanla ilk defa bu kitapta ulaştırıldı bize. Onun ufku, insanlığımızı, temiz, aydınlık ve çarpıcı yönleriyle kucaklar. Trajik hikâyeleri didaktik üslupla dile getiren şarklı ruhu, bize gösterdiği mefkurede arınmış insan tipini ortaya koyar. Ümitlerini bu tipin karakterinde verirken, imajlarla süslü orijinalliğini de unutmaz…Hayatın dur ve durak tanımayan ayrıntıları içerisinde, kendi dünyasına çıkış kapısı arayan Büyük Şair, çok farklı üç dünyayı bir ömre sığdırmıştır. Bunların ilki, gençliğinin geçtiği, Batı’nın ağır tahakkümüyle bunalan Osmanlı İmparatorluğu, ikincisi savaşı alın yazımız haline getiren Millî Mücadele, üçüncüsü ise kazanılmış savaşın arkasından gelen Cumhuriyet dönemi…Âkif, ilkinde suskun ve kadere rıza içindedir. Kendi iç örgüsünü tamamlamakla meşguldür. Çevresindeki açmazlar üzerinde durur. Sosyal acıları işler. Yoksulluğun ve çaresizliğin üzerine gider. Hep tahlil etme, teşhir etme gayreti vardır. İkincide, işgale uğramış ve kanını akıtan insanın trajik bunalımlarını kendi acılarıyla bütünleştirerek haykırır. Müstevli’nin acımasızca saldırışını, emperyalizmin kanlı dişlerini gösterir. Cephelere koşar, cami kürsülerine koşar. İşgalin kahrını, kurtuluş ışığıyla yener. Osmanlıyla hayatı tanır, Kurtuluş savaşıyla Var olma mücadelesine girer, Cumhuriyetle de geçmişle geleceğin kolektif şuurunu bir mayada tutmayı arzu eder.Safahat, bu bakımdan manzum bir sosyal psikoloji tarihidir. Satırları arasında, yalnızca, bir şairin kendi kalbi atmaz. Milletimizin bu üç dönemde farklı yapılar kazanan, umutları, acıları, heyecanları vardır. Kolektif şuurun sesidir Âkif. Dünyamızın pratik faydalarla bizi tatmin eden ucuz tarafı, bu eserde hedef olarak alınmamıştır. Onun yerine, orada, milletle birlikte, bir büyük arayışın, çok sahneli ve zengin ifadeli büyük “Yalnız”ın hasretini yaşarız. İşte, bunun için de Safahat, bizim son asrımızın manzum ve didaktik romanıdır. Değişen sahnelerinde, hayatın bütün teferruatını, İslâm’a ayarlamış bir objektifin hassasiyeti ile yakalanır ve yorumlanır. Sonuçta ise kötüden kaçış, iyiye yarış çilesi!…
Milletimizin Mistik YorumuSafahat’ı bir kaç defa okudum. Her okuyuşumda yeni bir tat, yeni bir dünya bulurum çıkar. Bu “Şarkın öksüz evladı”nı anlamak, onun metafizik çilesini yaşamak için mutlaka her yıl bir defa Safahat okunmalıdır. Çünkü Safahatta hâlâ üstadın dile getirdiği problemlerimiz tazeliğini koruyarak sürmektedir. Hatta dün “Garbın harîmi ismetinize açtığı yarayı” bugün neslimiz derinleştirerek yenilemektedir. Kendini tanımadan, Batı’ya kapıkulu olma yarışına giren bir kısım aydınımız, dün belki sadece hayrandı. Bugün ise şartsız kayıtsız teslim haline düştü. Hiçbir millî kayda bağlı kalmaksızın, dünya kardeşliği gibi bir ideolojik hümanizmanın duvarlarına hapsettik irademizi. Onun için Âkif’e dünden daha çok bugün muhtacız. O’nu yaşamak için, onu anlamak gerekiyor. Çaresizliğe isyan şuuru içerisinde çırpınarak direnen “Âlem-i İslâm’ı” kurtarmak isteyen bu mesuliyet idealinin temsilcisi büyük Şair, “Asım”ında kendi iç uzletine çekilirken, bize de adeta yalvarmakta: İmanına, yurduna, insanına sahip çık. “Sahipsiz kalan vatanın batmasını” önlemek için,”Ona sahip ol” demektedir. Birçok şiirinde bize öğüt veren, yol gösteren Mehmed Âkif, çağdaş insan ve çağdaş Müslüman olmayı, “Kur’an’dan ilham alıp, asrın idrâkine İslâm’ı” söylemekte görür ve kaybolan mânevi iklimimiz için çareyi “Medeniyet denilen maskara mahluk” ile “Asrın maskeli vicdanına” tükürmekte bulur.Yalnız ağlayabilmek için “Birliğe müsait bir yâr” seçer ve kendi acılarını birer birer yüreğimize ilmikler!…
Safahat bu bakından bir cağın ve bir milletin mistik yorumudur. Orada iman adına çıkılan yolun ıstırapları, çaresizlikleri, yorgunlukları dilde getirilir. Asrın, “Eski dünya, yenidünya, bütün akvamı beşer”ini sert bir mermer mozaik üzerinde ince tahlillere tabi tutar. İnsanı yorumlar, milletleri yorumlar, savaşın mantığını yorumlar, Kan’ı güle, gülleyi gönüle çevirmek ister. Kâh bir köy öğretmeninin züppeliğini, kâh kürsüde bir vaizin tutarsızlığını, kâh küfe altında ezilen bir hasta çocuğun trajik çırpınışlarını anlatır. Kahvelere gider, zamanın hoyrat ellerine ömrünü teslim etmiş nikotin kokulu suratları teşhir eder. Hayat, onun kaleminde usta bir ressamın fırça darbeleri altında yeni, yeni boyutlar kazanmazdan önce, fırçanın altında tahlil edilir, karakter ölçüleri tayın edildikten sonda resmedilir. Gönlündeki dünyasına önündeki dünyasını feda eden bu mustarip Adam, kendinin değil, bütünüyle insanının, insanlığın kurtuluşu peşindedir. İmanı bu noktada en büyük besleyici ve itici güç olarak görür: “Allah’a dayan, sâ’ye sarıl, hikmete râm ol, Yol varsa budur, biliyorum başka çıkar yol” der. Bu mutlak ideal için yorulmanın, tedirginliğin, kuşkunun tuzağına düşmez: “Yaşayanların, azimle, ümitle yaşadıklarına” dikkati çeker. Hayata koşanlar ile hayattan kaçanların tedirginliklerini affetmez, ya da onun halledilmesini ister. Yeni umutlar enjekte ederek kendisini inandığı dünyasının dinamik unsurlarıyla yeniler.Âkif, yeisle umudu, aynı ruhun enginliği içerisinde barıştırmış, onlardan zaman zaman yeni tertipler çıkarmış bir büyük ustadır: Dâhîlerin geçmişe bakan ve karanlığı gören gözleri ile geleceğe bakıp aydınlığı kucaklayan gözleri aynı duygu odağında bize farklı atmosferlerin tadını verir. İşte Âkif bunu yakalayıp estetik değerler içerisinde yorumlamasını bilen bir dehadır: “Ezilir rûh-u semâ, parçalanır kalbi zemin”der. İlave eder; “Acıklı ruhuma mağrip hazîn hazîn döktü.” Arkasından kendi kişiliğinin motifini getirir: “Dili yok kalbimin, ondan ne kadar bîzârım!..” Yeis kötü şeydir! İslam bile yeis halindeki imanı kabul etmez. Âkif’i bu acıklı manzaraya sevk eden yaşadığımız çağın bunalımlarıdır. Ama o gönlünü hep böyle imkânsızlıkların kalın korsesine vermiştir:
“Geçti mi mazi denen o melâl, Haydi fethet, senindir istikbâl.” Diyerek de yüreğine bir kır çeşmesinin soğuk sularını serper: “Bir mezarlık gibi dalgın yatıyorken daha dün, Şu sokaklarda bu gün dalgalanan ruhu görün.” İşte onu hayata bağlayan da bu felsefedir. Safahat’ı dolduran tiratlarla kendi gününe olduğu gibi, günümüze de mekanik bir objektifin tarafsızlığıyla gelir. Kendi perspektifinin temelini tek kelimeyle “İslâm”a ayarlamıştır. Odak budur. Bütün şekiller bu huzmeden süzülüp yerini alacaktır. Zıt renkleri duyguların da perçinlenmiş olarak bulsak bile, onlar vücutta farlı görevler gören organlar gibi bir bütünün parçalarıdır. “Zıddıyla kaim olan eşya”nın asli tabisinin esnekliğiyle meselelerimizi yakalar. İsyanından, davetine, yeis’inden umuduna kadar her sıcak duygu ikliminde bunlar vardır. Safahat bu noktada kaynaklarını, merhametin dini olan İslâm’dan alır. Üslubunu kavrayan heyecan, bin yıllık tarihimizin haşmeti, yaşadığımız günlerin trajedisi, geleceğimizin bize vereceği sorumluluklar, Bunların üçü de birbirinden farklı yorumlara zorlayan unsurlardır. Âkif işte burada usta bir terkipçi olarak zıtları kaynaştırır. Sızlanışının imbiklerinden geleceğin aydınlık dünyasını sunmaya çalışır: Acıyla, kahırla, heyecanla harmanlanan dünyasının ufuklarını bize açar. O ufkun coğrafyasında yeni bir millet oluşmasını isterken tecrübeyi hayatın kayıt altında tutabilmesi için çok değeli bir malzeme olarak görür. Millet olarak geçmişimizden tevarüs eden olayların tahlilini dikkatli bir şekilde yapar:
“Tesellîden nasibin yok, hazan ağlar baharımda; Bugün bir hânümânsız serseriyim öz diyârımda. Ne hicrândır ki, en şevketli bir mazi serâb olsun; O kudretler, o sadvetler harâb olsun, turâb olsun Çökük bir kubbe kalsın mâbedinden Yıldırım Han’ın, Şenaatlerle çiğnensin kabri Orhan’ın.” Hemen arkasından da teselli mührünü vurur, tıpkı yukarıda benzerlerini verdiğimiz gibi: “Mâdem ki Hakk’ın bize vâdettiği haktır, Şarkın ezelî fecri yakındır, doğacaktır.”Biz bu fecri görmeden Rabbine kavuşan bu büyük Şairin rüyasını, onun dünyasının temsilcilerinin göreceğine inanıyoruz. Çünkü artık milletler uyanmışlardır. Artık, Şarkın mahzun kaderi değişmeye başlamış ve müstevlileri sahiplendikleri vasiliklerinden kovmaya başlamışlardır. Onun eserlerine serptiği insan ruhunun tohumları, yaratılışının ilahi sırrını tecelli ettirmek için kaynağını Safahat’ın felsefesinden alan bir heyecana talip olmaya da başlamıştır. “Asımın Nesli” şimdi, hayatı yeniden tanımak ve yorumlamak için Âkif’imizi bir mürşit gibi kucaklamak durumundadır. Ona yönelişin temel esprisi bu olmalıdır. Çağımızın getirdiği bir yığın meseleye bu kitap çok olumlu çözümler göstermektedir. Kendimizi tanıma ve tanıdığımız şahsiyetimizi davranışımızla bütünleştirmede aradığımız kurtarıcı reçete bu kitapta sadece bizim değil, gelecek nesillerin de hazır malzemesi olarak raflarımızda bulunacaktır. Hasretini duyduğu idealinin gurbetinde bize hiç olmazsa bu eserle hikmet kapılarını aralayan büyük Şair, böyle bir hizmetin yapıldığını görürse huzura eriş olacaktır. 12 Bin Mısralık Dramatik MonografiEvet, safahat şu ara başlıkta özetlenen bir kitaptır. 672 sayfalık kitabın 600 sayfası baştanbaşa imanın, isyanın, arzu’nun dramatik monografisi olarak gelir karşımıza. Şair genellikle vaazcıdır, öğüt verir, öğretir ama çoğu kere de güzel şiirler söyler. Bülbül, Çanakkale Şehitleri, İstiklâl Marşı, “Safahat”taki “hüsrân”ını “sessiz ağıt”ını bize şerha şerha sunan birer edebi şaheserlerdir. Bu üç şiirin temelinde de yıkılan bir devletin acıları, gözyaşlarıyla döktüğü günlerde sızlanan hangi yürek
bundan daha iyisini yazabilirdi? Âkif’i böyle bir isyan şuuruna götüren ve coşturan duygu, bin yıllık İslâm medeniyeti’nin yıkılarak yine şabloncu bir teslimiyet anlayışının gelmekte olduğudur. 12 bin mısranın dokusunda, harf harf, kelime kelime, satır satır bunları buluruz. Bunun için de Âkif bir vatan, bir millet şairi olduğu kadar, bir iman bir İslâm şairidir de. İslâm’ı emperyalizmin boğmak istediği o hengameli devrede karşısına dikilen “Bedrin Aslanları”nın temsilcisidir. Ve, onun için de İman onda ilk zarurettir!… Ruhun bütün yolları, duygunun bütün yolları, gerçeğin bütün yolları ondan doğar yine ona ulaşır. Ona varmayan yol bid’attir ve tehlikelidir. İnsan, mekanık bir yaratık olmadığı, etiyle, kemiğiyle bütünleşen ruhunun ihtiyaçlarını kendi deruni gerçeğiyle kavrayabildiği sürece hayat, haysiyetinin mihengine vurulmuş ve fazilet kendi fonunu bulmuştur. İşti o zaman da;“Ne irfandır veren ahlâka yükseklik ve vicdandır. Fazîlet hissi insanlarda Allah korkusundandır.” “Allah’a dayan, sâ’ya sarıl, hikmete râm ol, Yol varsa budur, bilmiyorum başka çıkar yol!..”Âkif, “bu yol”a gönül verdi, baş koydu, aramızdan ayrılırken verdiği 63 yıllık mücadelesinin bütün sebep ve sonuçlarını bir zaruret, bir vebal gibi üzerimize devredip gitti. Onun talip olduğu hizmete soyunanlar için “bu yol” geçmişten geleceğe uzanan kader çizgisi içerisinde kedi fedakârlarını bekliyor.

Paylaş

Bu Sayının Diğer Yazıları

Şirâze’den Şirâze’ye Saklı Mektuplar -89 / Şiraze
METİN İSTİHKÂM / Ay Vakti
HALEP’İN KANI / Semra Saraç
HALEP’TEN HARPUT’A BİR KUTU BAKLAVANIN... / Metin Önal Mengüşoğlu
HALEPÇE’DEN HALEP’E / Nurettin Durman
Tümünü Göster