ÇERÇEVE

235
Görüntüleme

“Ben ona isterse kalabileceğini söyledim. Eğer düşündükleri doğru olsaydı, bunu söylemezdim. Öyle değil mi? Tam da kendinden bekleneceği gibi düşünüyor. Zaten Feriha da hiç sevmezdi Cenk’i. “Göz leri velfecri okuyor.” derdi.” Çerçeve geliyor aklına, canı sıkılıyor. “Neyse, şimdi Feriha’yı bu meseleye karıştırmayalım.” Düşüncelerini irdelemeyi bıraktığında, elindeki kağıtları fark ediyor. Ne zamandır öylece duruyor? Göz ucuyla, karşısında oturan kıza bakıyor. Kızın mavi gözleri, merak ve hayranlıkla dalgalanıyor. Soluğunu tutmuş, sıkı yazılmış bir polisiye filmi izler gibi kendisini izliyor. Bunun üzerine Şevket, sanki kağıtlar hakkında düşünüyormuşçasına sağ kaşını kaldırıyor, sol gözünü hafifçe kısıyor. Ardından, vücudunu yavaşça dikleştiriyor. “Ne halt yemeye mercan çıkarır gibi dalıp gittin. Kamburun da çıkmış kaşla göz arasında.”Yeteri kadar düşündüğüne kanaat getirdikten sonra kağıtları uzatırken “ Gayet başarılı.” diyor. “Okudun sanki. Boş ver. Kim okuyor ki?” “Güzel bir bitirme tezi olacak. Gayretini takdir ediyorum. Keşke diğer arkadaşların da senin kadar önem verseler tezlerine.”Kızın yüzüne dünyanın en güzel zamanlarından kalma bir güneş doğuyor. “Gerçekten mi hocam? Çok teşekkür ederim.” diye karşılık veriyor. Heyecanı ve mutluluğu sesine çıtı pıtı bir elbise giydiriyor. Özenle sürdüğü kırmızı oje nedeniyle olduğundan beyaz ve narin görünen elini uzatıp kağıtları alıyor ve sanki Şevket’in takdiriyle yazdıkları daha bir değer kazanmışçasına, biraz önce kendisinin getirdiği kağıtlara tekrar göz gezdiriyor. Şevket, arzunun tekinsizliğiyle parlayan gözlerini yanındaki kıza dikip elini ona doğru uzatarak “Kırmızı bir kuştur soluğum/Kumral göklerinde saçlarının” diye fısıldıyor. Elini kızın saçlarında gezdirirken, kız kendisini hafifçe öteye çekiyor ve “Aaa, ne yapıyorsunuz hocam?” diyerek muzipçe gülüyor. Şevket, “ Hocam deme bana Feriha.” diye karşılık veriyor, sesi kırık. Bu sefer kız, Şevket’e, gönlünü okşamak istercesine sarılıyor ve “Neden, hocam değil misin?” diye soruyor. “ Olsun, deme.” diyor Şevket kızın ela gözlerinde nasıl kapıldığına aklının ermediği bir aşkla boğulurken. “Hoşuma gitmiyor.”“Cenk Hoca’yla satranç mı oynadınız?”Kız, Şevket’in çalışma masasının üstünde ara sıra kendine yer bulan satranç tahtasını ilgiyle inceliyor. İki tarafın yediği taşlara ve oyun alanındaki taşların dizilişlerine bakıyor, oyunun devamında gelebilecek hamleleri hesaplamaya çalışıyor. Onun bu çabası Şevket’in hoşuna gidiyor. “Bu kız gerçekten zeki, diğerleri gibi değil.”“ Evet ama ne yazık ki bitiremedik. Yarım kaldı.” “İstersen gel seninle bir el oynayalım.”Kız, tahtayı dedektif titizliğiyle bir süre daha inceledikten sonra “ Beyazlar sizin miydi?” diye soruyor. Şevket başını sallayarak tasdik edince de yüzünü kaplayan şirin gülümsemesiyle “Yine siz kazanıyormuşsunuz.” diye karşılık veriyor. Ardından da “Siz gerçek bir satranç dehasısınız.” diye ekliyor. “Lütfedip benimle oynadığınıza inanamıyorum. Sizi iki kez yenebilmiş olmanın bendeki karşılığını anlatamam.” Bu sözlerinin ardından yüzü hafiften kızarıyor ve “ Sanırım bunu söylememeliydim.” diye mırıldanıyor. “Yanlış anlamayın yani sizi yenmek benim için bir şeref. Kimseye de anlatmadım. Bu konu hakkında sadece Cenk Hoca’yla konuştuk, o da daha önceden biliyordu zaten. Sanırım siz söylemişsiniz.” “Ben söylemedim, bir gün çat kapı geldi, senin gibi oyun tahtasına göz gezdirip kendi anladı köpoğlu.”“ Hatta bana “ Hocan öyle kolay kolay yenilmez, hatta adamdan sayıp kimseyle oynamaz bile. Kıymetini bil.” dedi.
“Ulan Cenk, iyice tadını kaçırdın ama artık ha.”Konuyu değiştirmek için “ Cenk Hocan biraz abartmış.” diye karşılık veriyor. “Ben de elbette yeniliyorum zaman zaman. Satrançta k im daha ileriyi görebilirse o kazanır. O günlerde senin görüşün daha berrakmış demek ki. Kimseyle oynamama meselesine gelince, işten güçten vakit bulamıyorum ki. Çevremdekileri adamdan saymamak da ne haddime.”-Ama Cenk Hoca’yla yirmi üç yıldır oynuyormuşsunuz. Sizi bir kere bile yenememiş.“ Cenk Hoca’yı eşekler kovalasın, hem de ta Fizan’a kadar, tamam mı? Kafasını bin bir çeşit hinliğe yormak yerine oyuna verse benim gibi beşini üst üste koyup yener.”Şevket, her an kırılabilecek kadar adi gülümsemesiyle “Neyse, biz konumuza dönelim.” diyor. “Tezinde kitaplarını ele aldığın yazar hakkında bilgi toplayacaktın. Neler buldun? Anlat bakalım.”Kız başını istekle sallayıp elini çantasına atıyor ve not defterini bulmak için çantasını karıştırıyor. Fark ettirmeden, kızın kıyafetine, ayakkabısına, çantasına, gözlüğüne alıcı gözüyle bakarken bir saat önce o koltukta oturan Cenk’in yeşil gözlerini kendisine kilitleyip pis pis sırıtarak söyledikleri geliyor aklına. Çerçeveyi tekrar hatırlıyor, eli masanın çekmecesine gidiyor ama hemen sonra vazgeçiyor.Cenk, yaklaşık beş dakikadır sıkıntıyla süzdüğü oyun tahtasından başını kaldırıp bıkkınlıkla “Devam etmeye gerek yok.” diye tısladı. “Yine kaybedeceğim.” Şevket, rakibinin çaresizliğinden hoşnut olduğunu gizlemeye çalışarak “ Erken pes etme.” diye karşılık verince koltuğuna yaslanıp “ Sen de çoktan yenildiğimin farkındasın ama her zamanki gibi efendiliği elden bırakmıyorsun.” diye söylendi. Ardından bakışlarını etrafta gezdirirken “ Hem anladığım kadarıyla bugün Melike gelecek. Sizi baş başa bırakayım.” diyerek sırıttı.Devam etseler Cenk’in kaç hamle sonra mat olacağını kestirmeye çalıştığı oyun tahtasından başını kaldırdı, aşağı yukarı çeyrek asırdır tanıdığı dostuna “ O ne münasebetsiz laf öyle.” dercesine baktı. Cenk de Şevket’i kızdırmak istediği zaman yaptığı gibi, gözlerinin içine dik dik bakıyordu. O an Feriha’nın, Cenk’in gözleri hakkındaki sözlerini hatırladı ve bakışlarını kaçırdı. Feriha Cenk’i tanıdığından beri Şevket’le olan dostluklarını onaylamamıştı ama Şevket, asistanlığa beraber başladıkları bu adamla arasına mesafe koymayı bir türlü becerememişti. Daha doğrusu istememişti. Cenk’in, evvel ezelden deli dolu, vurdumduymaz, kimseden sözünü sakınmaz oluşu galiba hoşuna gidiyordu. Feriha’nın Cenk’i sevmemesinin nedeniyse, bu kabına sığmaz adamın gözünün fazlaca dışarıda oluşuydu. Cenk, ancak otuz iki yaşında, kendinden on yaş küçük olan bir öğrencisiyle evlenebilmişti ve bu evliliğin sebebini kaza kurşununa bağlayanlar çoğunluktaydı. Arkadaşının imasını kulak arkası ederek “Evet, Melike bitirme tezi hakkındaki görüşlerimi almak için gelecek.” diye onayladı. Cenk’le bu konuda yüz göz olmamaya karar vermişti. “İstersen sen de bizimle oturabilirsin, hatta buna sevinir bile.” Cenk, her zamanki alaycı haliyle tırnaklarına bakarken “O sevinir belki ama seni bilemem.” diye karşılık verdi. Dostunun huylarını o kadar sene sonra artık az çok kavrayan Şevket, ufak bir yakınmayla bu konuyu kapatabileceğini düşünerek alıngan bir tavırla “ Neler söylediğinin farkında mısın?” dedi. “O benim öğrencim.” Cenk, sağ elinin dışıyla yanağını tıraş edermiş gibi yaparken “Nazlı da benim öğrencimdi.” dedi. “ Hem dur bir dakika, Feriha da senin öğrencin değil miydi?”Kızardığını hisseden Şevket sesinin ılımlı çıkması için çaba göstererek “Ben Feriha’nın derslerine Yahya Salim Hoca girmediğinde, onun asistanı olarak giriyordum. Ayrıca Feriha ile benim aramda topu topu üç yaş vardı. Hem bu sözlerinle Feriha’ya da ayıp ediyorsun, o bunları duysa…”-Yazar 1974 yılında ikinci eşi Mualla Narin ile evlenmiş.Dalgınlıkla “Acaba ilk eşi vefat mı etmiş, yoksa boşanmışlar mı?” diye mırıldanıyor. Melike bunu, konu hakkındaki bilgisini ölçmek için yöneltilen bir soru zannedip “ Notlarıma bir bakayım hocam.” diye heyecanla atılarak başını defterine gömüyor. Kızın kendisini duymasına lanet ederken hem sorusunun kızın garibine gitmesinden çekiniyor hem de sanki bu sorunun cevabı hayatına yön verecekmiş gibi merakla kızın notlarından çıkacak sonucu bekliyor. Birkaç dakika sonra kız, başını defterinden hayal kırıklığıyla kaldırıyor ve “Onu not etmemişim.” diye sızlanıyor. Hemen ardından da “ Ama ilk eşinin
öldüğünü düşünmüyorum.” diye ekliyor. “ Çünkü yazarımız 1980’de başka bir evlilik daha yapmış. Uzun soluklu ilişkiler kuramıyor sanırım.”Fırsattan istifade işi şakaya vurarak “Ayran gönüllü diyorsun yani.” diye kıza takılıyor. Kız mahcupça gülümseyerek “Hayır, öyle düşünmüyorum.” diye karşı çıkıyor. “Zaman içinde insan kendisinin bile tahmin edemeyeceği kadar değişebilir. Fikirleri bakımından, zevkleri ve arzuları bakımından… Bu yüzden ben eşinden boşananları ve hatta ikinci evliliğini kendisinden bilmem kaç yaş küçük kızlarla yapan adamları ayıplamam. Kız adamı beğenmişse kime ne? Mesela eşi vefat ettikten sonra hayata küsenleri de pek anlayamıyorum. Bazıları yeniden evlenmenin ölene vefasızlık olacağını, onun ruhunu inciteceğini düşünür. Bu durum benim gözümde hayat gürül gürül akarken önünde durmaya çalışmak kadar mantıksız. Hem ölüp giden eşiniz sizin yeniden evlenmenizi istemiyorsa zaten bencilin teki değil midir?”Şevket çenesini sıvazlayıp gözlerini kısarak kızı dinlerken konunun aniden bu sulara nasıl girdiğini kestirmeye çalışıyor. “ Bilinçli olarak mı yaptı acaba? Yok canım, üniversiteli gevezeliği işte, kaptırdı gidiyor. Ulan Cenk, hep sen soktun bunları aklıma. Bırak şimdi, sen de az değilsin Şevket. Göğüs kılların kadayıf olmuş, düşündüğün şeylere bak. Ben göğüs diyorum, sen anla nereni kastettiğimi. Ama ya gevezelikten değilse… Evladım bana yazıyor musun anlamıyorum ki. Pardon, evladım da nereden çıktı? Melike diyecektim.”-Feriha öleli üç yıl oluyor!Dostunun sözünü sabırsızlığa kapılarak hoyratça kesen Cenk, ardından pişman olmuşçasına durakladı ve derin bir soluktan sonra kendisinden beklenmeyecek kadar şefkatli bir sesle “Onu ne kadar sevdiğini biliyorum, ama o öldü ve sen hala yaşıyorsun.” diye devam etti. “Artık yeniden aşık olman lazım.” Dostunun alışık olmadığı şefkatli sesinden etkilenen Şevket, öfkesinin önüne set çekerek “Kırkından sonra azanı teneşir paklar.” dedi. Cenk de elini sallayarak “ Bırak şimdi halk edebiyatını.” diye atıldı. Biraz önceki halden anlar tavrını emaneten birilerinden almış hissi verecek kadar ani bir şekilde ses tonu yükselmiş, gözleri alevlenmişti. “Daha kırk beş yaşındasın. Ayrıca bu işlerin yaşla alakası yoktur. Kızın sana bakışını görmüyor musun? Duyduğu hayranlığı fark etmemek için saf olmak lazım. İçine düşecek neredeyse. Peki ikide bir odana gelmesine ne demeli? Şimdi bana bitirme tezi için falan deme. O tezin formalite icabı olduğunu bölümdeki en aptal öğrenci dahi biliyor. Birkaç kez havadan sudan konuşurken ağzını aradım, Şevket Hoca diyor başka bir şey demiyor. Limana yanaştığın an, boş kalkmayacağın garanti yani.” Dudağına buruk bir gülümseme oturan Şevket başını iki yana sallayarak “ Bilirsin ki hayranlık duymakla aşık olmak farklı şeylerdir Cenk.” diye hayıflandı. Bu haliyle içten içe, dostunun sözlerinde haklı çıkmasını diler gibiydi.-Bilirim ama şunu da bilirim ki hayranlık duymadığın kişiye aşık da olamazsın.Melike yazarın hayatını tüm ayrıntılarıyla anlatırken, Şevket kızı, önüne konulan esrarengiz bir taşa değer biçmeye çalışan sarrafçasına tartıyor. “ Çok genç duruyor.” diye düşünüyor kendisinden saklamaya çalıştığı, ayıp saydığı bir hüzünle. “ Fikirlerini anlatmaya, canı çıkana kadar çalışmaya, yeri gelince savaşmaya, baş koyduğu mücadeleyi önüne çıkan engelleri aşarak kazanmaya, kısacası hayata aç bir genç kız… Kaç yaşında acaba? Normal şartlarda yirmi iki civarında olmalı. Okula bir sene geç gitse, okumayı sökemeyip birinci sınıfta kalsa… Orta birle lise bir de ağırdır, birer sene de oralardan… Üniversiteyi sınava ikinci girişinde kazansa… Taş çatlasın yirmi yedi. Yine çok küçük. Bu arada kızı da aptal ettik, yok orada kalmış yok burada kalmış. Baksana zehir gibi, aldığı notlara gözünün ucuyla bakması meseleyi teklemeden anlatmasına yetiyor. Dua et de yirmi ikiden küçük olmasın. Bu arada neler anlatıyor acaba?”- Korkak herif. Masasının üstüne çeki düzen vermeye çalışan Şevket, şaşkın bakışlarını Cenk’e doğrulttu. -Ne dedin sen?Cenk, yaslandığı koltuktan doğrularak “ Ne dediğimi gayet iyi duydun.” dedi. ““Korkak herif.” dedim.” Şevket’in ne diyeceğini kestiremediğinden allak bullak olan yüzünü görünce memnuniyetle devam etti:
“Ne sandın? Söylediğimi duyduğun için ağız değiştireceğimi mi? Ben sen değilim Şevket. Benim ellerim pistir ve bundan iğrenmem. Ben gerekirse küfrederim gerekirse kavga ederim ama sen adına gölge düşecek diye insanların yadırgayacağını düşündüğün hiçbir şey yapmazsın.”Ardından “Melike’ye bal gibi aşıksın işte.” diye gürledi. Şevket “Ne yapıyorsun?” diye gözlerini büyütüp işaret parmağını ağzına götürünce sesini alçaltarak sürdürdü sözlerini. “Normalde sıkıcı takım elbiseler giyerken her ne hikmetse bu kızın dersine gireceğin ya da kızın odana geleceği gün olabildiğince şık, seni genç gösterecek spor kıyafetleri tercih ediyorsun. Kız seni ziyaret edeceği gün masanın üstüne çeki düzen vereceğin tutuyor. Dolaplardan birinde unuttuğun satranç tahtası, sırf kız görsün de senle oynamak istesin diye masanın baş köşesine kuruluyor. Şuna bak, ağzıma girecek neredeyse. Üstüne üstlük birkaç kez de yeniliyorsun kıza. Sen öğrencilerinden birine hasbelkader bir kere yenilsen uykuların kaçar be. Asla ikinci kez kaybetmezsin.”Dostunun amansız darbeleri karşısında, kendini nakavt olmaya yakın bir boksör kadar çaresiz hisseden Şevket, kendisinin bile duyamadığı cılız sesiyle bir şeyler söylemeye çalışırken Cenk ayağa kalkıp “Sus ve dinle.” diyerek devam etti. “En kötüsü de bu kız geleceği zaman Feriha’nın masandaki resmini gizlemeye çalışıyorsun.” Bunu söylerken önünde kocaman bir vazo bulunan çerçeveyi işaret etti. Ardından büyük adımlarla kapıya ilerledi, kolu tutup kapıyı açtıktan sonra “Ya o çerçeveyi oradan kaldır ve içinden geleni yap, ya da böyle ucuz numaralara başvurma.” diyerek çıkıp gitti.Şevket, ruhunun derinliklerine dağılan cesaretini bin bir zahmetle toplayarak güç bela konuşuyor.-Seninle beraber bir yola çıkmak istiyorum.Kız neyi kastettiğini anlamayarak ya da anlamazlıktan gelerek soruyor: “Ne yolu?” Bir türlü hizaya sokamadığı cümlelerle boğuşurken “Hayat yolu.” gibi bir şeyler mırıldanıyor. Kız, Şevket’in elini kavrarken “Kabul ediyorum.” diyor. Şevket beceriksizliğinden utanarak “Ama daha bitirmemiştim.” diye karşı çıkınca Feriha’nın gülümsemesi odayı aydınlatıyor:-Olsun, ben gidiş yoluna puan verdim.Kapı tok bir sesle çalınıyor ve Necip giriyor içeri. Girdiği an Melike’yle göz göze geliyor ardından yüzünü nemrutlaştıran bir öfkeyle başını çeviriyor. Ondan esirgediği selamı, asistanı olduğu Şevket’e verip final programı hakkında bir şeyler soruyor ve ateş almaya gelmişçesine, hızla odadan çıkıyor.Akademide geçirdiği yılların ardından ufak tavırlardan büyük manalar çıkarmakta ustalaşan Şevket, bu ikisinin arasında ters giden bir şeyler olduğunu seziyor. Necip’i iyi tanıdığından ve böylesi bir öfkeyi gerçekten önemsemediği birine asla göstermeyeceğini bildiğinden bunun ancak bir gönül kırgınlığından ileri geleceğine hükmediyor ve belli etmemeye çalışarak Melike’ye bakıyor. Melike’nin geldiğinden beri parıldayan yüzü gölgeleniyor. Gözleri belli belirsiz buğulanıyor. Gençlik yıllarından tanıdığı bir acıyla canı yanan Şevket, kıza “İstersen bugünlük burada bırakalım.” diyor. “Benim birazdan çıkmam lazım.”Melike bu öneriyi minnetle kabul ediyor ve boyası dökülmüş sesiyle bir şeyler geveleyerek odadan çıkıyor.Kızın arkasından bir süre boş boş bakan Şevket, titreyen eliyle, taşıması güç bir utanç duyarak çekmeceyi açıyor ve içindeki çerçeveyi çıkarıp Feriha’nın her şeye rağmen gülen ve bu haliyle onu daha da utandıran fotoğrafına bakıyor. Özür dilermişçesine “Hep Cenk’in yüzünden.” diye fısıldıyor. “Vallahi.”Sözlerini yalanlayan ilk gözyaşı, arkası gelecek bir hıçkırıkla, Feriha’nın gülümsemesinin üstünde patlıyor.

Paylaş

Bu Sayının Diğer Yazıları

METİN İSTİHKÂM / Ay Vakti
HALEP’İN KANI / Semra Saraç
HALEP’TEN HARPUT’A BİR KUTU BAKLAVANIN... / Metin Önal Mengüşoğlu
HALEPÇE’DEN HALEP’E / Nurettin Durman
KIRLANGIÇ KANATLARINDAKİ YAVRU DENİZE ZEYL / Ali Yaşar Bolat
Tümünü Göster