GÖNÜLLÜ

98
Görüntüleme

Haçova meydan muharebesinin bilinmeyen kahramanları, geri hizmet taifesinin hatırasına…”Gönüllüydü ama gönlü falan da yoktu esasında. “Hepsi Kültepeli’nin marifeti, neymiş efendim, adam lazımmış. İyi ya işte adam lazımmış, bizde adamlık mı kalmış ki… Yaşımız atmışa erişmiş, belimiz bükülmüş saçımız dökülmüş. Yok de, bulamadım de, olmaz mı? Olmaaz! Hiç insaf eder mi işgüzar köyün boşboğaz davulcusu. Evde er yok, adam yok dedim, dinler mi hiç! Her evden bir kişi demişler. Bizimki de böyle kısmet işte, dört körpecik kız bir ana bir avrat. Erkek sıfatında bir damdaki katır bir ben… Katır lazım değilmiş… Semerci lazımmış, ondan ısrar etmiş diyorlar.”- Hey! Kültepeli bu defa nereye? – Ben ne bileyim nereye, git Bey’e sor. – Kültepeli yolladı selamı var da diyeyim mi? Bey’e sormuş, Allah Allah! … Üç günde vardılar sancağa, yoklama oldular, deftere yazıldılar. Buradan yolun ucu Edirne’dir. Gerisine Allah Kerim… “Anaam, şu gelene bak, çekirge afeti gibi, dağ taş adam… Bu defaki güç olacak besbelli. Gelenler de pek bir toy. Şu kasabın tökelek oğlu değil mi? Ne vakit adam olmuş da sipahiden sayılmış. Artık adam seçmiyorlar demek ki. Sipahi iyi asker demektir bizim bildiğimiz… “Atlı asker baş kaldırmaz” derler. Öyledir hakikat. At dediğin uysal hayvandır, ondan sipahiye bulaşmıştır. Piyadeye hiç benzemez halleri. Geleceksin dendi mi gelirler hep birden. Bizim halimiz onlardan da başkadır. Deli köyüdür bizimkisi, namımız almış yürümüş çoktan. Bizim köyün erkeği körüne, topalına; yaşına, başına bakılmaz gönüllü denilir. Hemen bir tımarlının defterine yazılıp doğruca Bey sancağına…Her memleketin meşhur bir nesnesi mevcuttur ve bizim köyün de delisi bilinir. Bunların içinde de en iyi Kabak Cafer hatırlanır. Bu Cafer doğduktan üç gece sonra anası bir rüya görmüş. Rüya ki ne rüya: Bir ejderha musallat olmuş Kâbe-i Şerife, ne say ne tavaf kimseyi içeriye sokmuyormuş. Tünemiş Kâbe’nin üzerine, gelene pöf deyip küle çeviriyormuş. Hacılar çaresizlik içinde bir çare ararken bunun oğlu çıkagelmiş. Üzerinde ihram, kafa ustura tıraşlı… Sırıta sırıta girmiş içeri. Kimseyi duymamış. Ejderha bunu görünce derin bir nefes almış, sırtındaki keskin dikenleri havaya kaldırmış. Ağzından burnundan öyle bir alev çıkarmış ki, sanırsın mermerler eriyecek. Ama öyle olmamış. Oğlana değmemiş bile ateş. İbrahim efsunu varmış sanki yakmamış işte. Sonra oğlan dönmüş arkasını, az da sırtıma üfle de yumuşasın kulunçlarım, demiş. Ejderha bu hale iyiden iyiye hiddetlenmiş, bu defa da kanatlarını açıp gerinmiş sonra koca bir pençe sallamaya yeltenmiş. Tam pençeyi geçiriyormuş, bizimki bakmış bunun tırnakları öbek öbek toprak, tutmuş tırnağının ucundan “Bu ne lan, bre mendebur, bu çamurun altına su işlemez, bilmez misin? Senin abdestin battaldır.” deyip, tırnağından sürüye sürüye çekip dışarı atmış canavarı. Bir çırpınışı varmış ki sanki yaralı serçe kuşu.
Kadın bu rüyayı kime tabir ettirse: “Senin oğlan büyük insan olacak. Dine, İslamiyet’e çok hayırları dokunacak” diye söylemişler. Kadın da umutlanmış. Hayallerine kalsa dört yaşında Hafız, on beşinde ulemadan olacak. Ama gel gelelim daha üç yaşına basmadan meydana çıkmış ne olduğu. Kafada en az üç tahta eksik bir avanak deli oğlan. Deli deyince onlar da taife taifedir biline. Bu gözünü budaktan esirgemeyen cinsten de öte, gözüne sokacak budak arayanlardan. Eşeğin kuyruğunu çekelemekten yediği çiftenin sayısı belli değil. Ama gider yine çeker. Mesela kışın balık tutacağım diye dereye girer. Hasta olur tabi, olmaz mı? Ama hastalık ne ki? İki gün yatar sonra yine girer dereye. Ölmez bir türlü. Üstüne ıslak elbiseyle koz oynamaya dahi gider. Daha vukuatı çoktur da anlatmaya vakit yoktur. Anası çabuk vazgeçmedi. Kolay mı o rüyayı unutmak. Hocaya gönderdi bir süre, ama Sübhaneke’den ötesini almadı kafası. O da onun lisanından anlarsan. Konuşma da yarım yamalak anlayacağınız. Köylü milleti sever böylelerini. Ona taş at, şuna tükür berikinin yedi ceddine… “Haydi, göreyim seni Cafer”. Önce attırırlar sonrada “Aman yanaşmayın, deli o deli. Taş atar” derler. Şimdi bunu iyi tanımak için az tarif etmek gerektir. Bunun kafa her daim ustura, kabak bir kere. Anası rüyada öyle görmüş ya, o yüzden diyorlar. Bitten diyenler de var ama orasını geçiyoruz. Bir de hiç çıkarmadığı beyaz bir fes… Şaplak atmasınlar diye örmüş anası. Onu hiç çıkarmaz, kimseye de elletmez. Kocaman elleri var bu oğlanın. Vücudu da çam kütüğü gibi maşallah, sağlam yapılı yani… Kemikleri kalın kalın, omuzları vücuduna göre epeyce bir geniş ama boy kısa. Ayakları geniş taraklı… Yerden bitme derler bunlara. Kavgada devirmesi zordur. Hacı yatmaz gibi sen yumruğu savurursun, geriye doğru az esneyip kafayı burnunun ortasına yapıştırırlar. Cafer de böyledir, kötü döver bulaşanı. Çocuğu bir görsen yanaklarının iki yanı da çilli, ön dişleri irice, gözler kocaman ve güleç. Surat hep sırıtmakta… İşin kötüsü döverken de sırıtır bu deli, ne oluyor anlayamazsın. Koşuda, yüzmede üzerine çocuk yoktur hele ağaca tırmanmada maymundan az farkı vardır, bunun kuyruğu yoktur.Cafer’in bir yanı hep çocuk kaldı. Yaşı büyüdü ama neşesi hiç bitmedi. O da deliliğin kerameti işte, kendi hayal dünyasının tahtından hiç inmedi. Hali çocuksuydu ama tarlada, harmanda çok işe yarardı. Acı kuvveti vardı. Deli kuvveti de derlerdi. Büyüdükçe konuşması düzeldi aklı bazı şeylere erdi. Ama en çok yedi yaşındaki çocuk kadar.
Bunun ağabeyi İbrahim var, onu anlatmanın zamanıdır. Cafer’den çok çok iki yaş büyük. Uyanığın önde gideni… Aklı hep çakallığa işler. Değirmen kapısında çuval sırası beklerken değirmencinin kızına vurulmuş. Uyanık ya, hemen sorup soruşturuyor. Sırada hiç yoksa en az dört talip ondan evvel beklemekte. Üçünü bir yolunu bulup halleder ama Molla Nuri’nin torununu geçmek kolay değil. Bir evin bir oğlu… Hem zenginler hem dede efendinin hatırı pek bir sayılır. “Bir çare, bir çare” diye kafasında değirmen çevirirken yine çakallığa eriyor aklı. “Bizim köyün babayiğit cengâver delikanlıları hep birden gönüllü olup Nemçe diyarındaki gazalarda at binip kılıç sallamaya can atarlar” diye dokunaklı bir name gönderiyor Bey sancağına. Mektup da Cafer’in elinden… Güya o söylemiş birisi de matrak olsun diye kaleme almış. Sonra da Cafer deli ya, bilememiş şaka olduğunu yollayıvermiş kazayla. Eee, ne olacak o zaman? Name gitmiş bir kere. Şakaymış falan deseler, kolay mı öyle Beyi hafife almak. Zaten adam kıtlığı da varmış o zaman. “Her evden bir delikanlı kendi gönlüyle gelsin hiç bizi yormasınlar” demişler. Uyanık oğlan da, anama babama bakarım deyip geri durmuş. Piyango vurmuş Cafer’e ve bir evin bir oğlu olan Molla Nuri’nin torununa. Ardı sıra da diğer garibanlara… Sonra bu uyanık, kader-i ilahiden öyle bir şamar yemiş ki şaşarsın. Bunun almak için bin değirmen çarkı çevirdiği kız var ya. Hiç ikiletmeyip, buna varmış. Eh cepheye gidenin yolu gözlenecek vakit değil, yaşı geçirmemek lazımdır. Neyse bu varmış bizimkine ama ne yaman kızmış sonra sonra anlaşılmış. Dili çatallı eli sopalı… Bizimkine hanesini dar, dünyasını yedi kuleli zindan etmiş. Sonra o eskiler cepheden gelince çokça şükredip bolca sadaka vermişler. Tahtalara tıklatıp: “Böylesi hanım düşman başına. Bunu Nemçe diyarına gelin vermek lazımmış. Orduya ne hacet, kahrından geberirdi gâvur, küffar” demişler bir ağızdan.Gel gelelim Cafer’e. Bunun nasıl bir kişi olduğunu hemen çözmüş Beyi de Paşası da. Ama acı kuvveti de yabana atılacak gibi değil. İtaat falan da yerli yerinde… Ne dersen harfiyen yapıyor. Yeter ki anlayabilsin. Yani öyle karmaşık işler vermeyeceksin. Birini bitirmeden başka iş söylemeyeceksin. Yoksa donup kalıyor Ardahan kazı gibi. Olsun, zaten askerin çok düşüneni de makbul değil. Cafer İyi at binerdi aslında. Hayvanın dilinden anlardı ama gel gelelim itimat edemedi kumandanları. Geri hizmete verdiler, mutfağa odun kırmaya.
Kameri senelerden 1004. Yıllar var ki ordu başında Osman oğullarından bir kimseyi görmemiş, Avusturya ile harp vacip olmuş, haberler uçmuş kuş olmuş, kuşlar kanat çırpıp toz olmuş o tozlardan bir kısmı Cafer’in odunlarına köz olmuş. Sultan III. Mehmet Han Orduya serdar olmuş cümleleri kulaktan kulağa dalgalanıp cengâverlerin yürek sazlarını titretmiş. Eh dile kolay Sultan Süleyman’dan beri otuz sene kime nasip olmuş ki bu şeref. Seferden evvel Padişah divanda fikir sormuş diyorlar. Kimi gidelim Viyana’yı alalım kimi onların ikmal yollarını keselim diye fikir beyan ederken Hace-i Sultan Saadettin Efendi önce Eğri’nin zaptının lüzumunu tavsiye eylemiş. Öyle de kabul görmüş. Yola çıkılmış böylece. Bilen bilir hani o düşmanın galip geldim zannedip barut sandıklarının üzerinde yağma hevesiyle tepindiği savaş. Hani Hoca Saadettin Efendinin Padişahın kulağına bir ayet fısıldayıp onu atının üzerin de dimdik durmaya ikna ettiği o meşhur hadise. Ondan bahsetmeyeceğiz biz şimdi. Onun hali malum, Allah’ın velisi. Bir de Allah’ın delisi var. Bizim kastımız onun kıssasına tercüman olmak.Cafer şu tepelerin ardı meşelik. Siz katırları alın bulabildiğiniz kadar odun kesin. Akşama ne var usta. Bulgur aşı var. Ayran da var mı? Sorulur mu? Ordugâh ovanın ortasına kurula dursun Cafer üç arkadaşıyla tepelerin yolunu tutuyor. Biri Şefik, anası neyle beslemiş bilinmez, eni boyuna eşit sayılır. Mutfaktan başka yere yakışmayacağı zaten belli. Öbürü Osman, onun da arızası gözünde. Tavukkarası mı diyorlar ne. Gündüz az çok görüyor ama hava karardı mı koluna girmezsen düz yolu da şaşırıyor. Diğeri de Selim, onun ki de çok uyanık olmaktan. Koynuna peksimet sokarken yakalamışlar, yoksa iyi aşçıdır diyorlar. -Cafer haydi bunu kes. -Keseyim mi? -Kes Cafer. Ama saldırma. Hep aynı yerine vuracaksın tamam mı? Bir koca meşe devrilip lime edilir. Cafer’in de bunda hissesi az değildir. Dalların çatallarına bir vuruşta koparmayı sever. Sever de ne kelime. Gözlerinin içi parıldar. Allah diye naralar atıp dudaklarını ısırır. Dallar çırpısına kadar öbek edilip yerde halatla bağlanır. Bu defa katırların yükü pek bir ağır… Çıkılan yoldan inmemek gerek. Dere boyu daha düzayaktır.-Cafer oynama şununla artık. -Benim olsun mu Selim Ağabey? -Ne yapacaksın onu sen. -Adam döverim! -Hay Allah’ım ne diyeyim ben sana! İyi, ama dallarını güzel ayıkla. Birinin gözünü çıkaracaksın! Dere boyu inilirken tüfek sesleri duyulur. Hemen göz görecek bir tepeliğe koştururlar. Muharebe başlamış bile ama durum pek bir vahim. Sağ cenah darma duman.
Merkezdeki piyade zaten dayanmaz. Sipahi kaçtıktan keri Kapukuluna hiç itimat olunmaz zaten. -Burada beklemek iyidir. Ne olacaksa olsun bir görelim hele. -Selim, şu bizim sancak değil mi? -Sen o kör gözünle onu nasıl seçtin öyle? -Hakikaten ya. Baksana Sultan çadırdan çıkmış. Kim o yanındaki? -Hoca Saadettin’dir herhalde. -Niçin kaçmamış onlar? -Herkes bizim gibi ödlek mi oğlum. -Cafer nerede? Nereye gitti bu deli?Arbede görür de Cafer geri durur mu. Düşman da o zaman çadırlara varmışmış. Öyle ani olmuş ki millet ne yapacağını sapıtmış. Hayvanların arasında, un çuvallarının berisinde bitivermiş düşman leşkeri. Güya yağmaya koyulacaklar. Kimin aklında var ki Kabak Cafer’in beş katır odunla düşmanı basacağı. Bu bir çıkış çıkmış dere yatağından, bağıra bağıra geliyor. Düşman işi gücü, kılıcı palayı bırakmış bu gelen nesneyi seçmekle meşgul. At desen at değil, it desen it değil, hele bir garip sesi var hiç hayra alamet değil. Beş katır ardı ardına bağlı, iki yanları odun yüklü, üzerleri keçe kaplı. Tepesinde de bir adam, Sol elinde boyundan büyük, çatallı bir dal, öbür elinde budaklı meşe odunu. Artık neye benzetirsen benzet. Düşman askeri ellerini siper etmiş geleni gözlemekte. Sanmışlar ki ormanda bölük bölük asker gizlenmiş bunları kurt kapanıyla kıstıracaklarmış. Derken bir küçük tepeyi aşan o acube-i hilkat, tepeden çukura inmiş ama bir daha çıkmamış. Hepsinde bir teyakkuz hali… O çukurlukta ne vardır şimdi? Ne tertip kurulur acep? Nereden bilsinler Kabak Caferin katırları bataklığa sapladığını. Kendi de dalmış kafa üzeri, her tarafı çamur kaplanmış. Düşman beklemiş, beklemiş sonunda beş asker yollamışlar tepenin ardına. Bunlar korkuyla kalpleri kütür kütür atarken sokulmuşlar tepenin kıyısından. Bir de ne görsünler, odun yüklü beş katırdan başka kimsecikler yok. “Korktuğumuz şey bu muymuş?” diye şakalaşırken, Çamurun içinden çıkan bir çatal dal tam boğazından yakalamış kıyıda ki leşkeri, ardından da koca, budaklı bir meşe odunu patlamış kafasında. Ne olduğunu anlayamamışlar. Yüzü çamura belenmiş acayip bir adam. Gözler ışıldamakta dişler parıldamakta. Bir yandan gülücüklerle dudaklarını ısırmakta bir yandan naralar atıp kafalarına odun indirmekte… Ama biri kaçmış o arada, onu da tepede yakalamış, orada nice bir dövdüyse bakanların ağızları açık kalmış, sanki dere kenarında çamaşır dövüyor. Vuruyor ha vuruyor, adam düşünce kaldırıp çatal dalın ucuna yeniden takıyor, tekrar başlıyor. Nice dövüp, edip bundan bıktıktan sonra tepeden bir ses: “ Salih usta bulgur aşına ilişmedi değil mi bu gâvurlar.” Bu ses işitilince bir şeyler kıpırdamış mutfak erbabının, seyislerin ve dahi nalbant ve semercilerin yüreklerinde.-Cafer oğlum bu! Bizim Kabak Cafer. – Hepsini bir başına mı tepeledi? -Pestille çevirdi zannımca. -Biz neyi bekliyoruz o halde.
üm.” – Usta tavayla mı vurdu herife? -Kepçeyle vurdu zannımca. -Şu dibek tokmağını versene bu yana. Allah! Yettim Salih usta. O dakika mutfak çadırlarında bir meydan harbi başlar ki ben Müverrihlerin yalancısıyım; “ne Çaldıran’a ne Mohaç’a benzemez.” Yeniçerilerin kaçışıp merkezi terk ettikleri hengâmede, tava ve tencere kapağıyla techiz edilmiş; bulgur aşıyla şişirilip ayranla genleştirilmiş, koca göbekli elma yanaklı aşçı taifesi mutfağı başlarına geçirirler düşmanın. Bunu görür de diğer hizmet taifesi boş durur mu? Hep birden düşmana yüklenirler. Hiçbir silahı olmayan ve dahi savaş eğitimi bile almamış seyisler, deveciler, katırcılar, mutfak erbabı ve de hademeler… Ellerine kazma, odun, kepçe, balta, lobut artık ne geçirdilerse saldırırlar. Cafer de yetişir bunlara hiç geri kalır mı? Vurur da vurur, aklınca bulgur aşını korur. Akşama aç kalmamak lazımdır.Düşman askeri kaçmaya başlayınca, “ Kaçtı, kâfir kaçtı” nidalarıyla, dağılan Yeniçeriyi dahi toparlayıp, düşmanı sürerler bataklık çıkmazına. İşte dile kolay yirmi bin düşman telef olur Haçova bataklığında. Bu ele geçmez manzarayı hayretle seyreden Hace-i Sultan ve Padişahın gözyaşlarının ırmak olduğunu görenler naklederler. Bir de Saray mutfağının kapısı üzerinde işli bir miğfer motifinden söz edilir. Vallahi ben gidip görmedim ama Kabak Cafer gibiler unutulmasın diye yapıldığı söylenir.İşte hadisenin aslı da faslı da budur azizim, meşhur rüyanın tabiri de burada yatar. O günden sonra bizim köylüye fikri sorulmaz, daim gönüllü yazılır. Belki geride durur, beride olur ama Padişahlar her vakit sırtını sağlamda bilir. -Kültepeli bize tüfek yok mu? -Size tüfek mi lazım, odunluk işte şu yanda

Paylaş

Bu Sayının Diğer Yazıları

METİN İSTİHKÂM / Ay Vakti
HALEP’İN KANI / Semra Saraç
HALEP’TEN HARPUT’A BİR KUTU BAKLAVANIN... / Metin Önal Mengüşoğlu
HALEPÇE’DEN HALEP’E / Nurettin Durman
KIRLANGIÇ KANATLARINDAKİ YAVRU DENİZE ZEYL / Ali Yaşar Bolat
Tümünü Göster