TENAKUZ

78
Görüntüleme

“Baba!” dedi kapıdan görür görmez, tatlı yürüyüşüyle yanına kadar geldi ve kucağına atladı. Bir huzur, bir sevinç… Babası eve geldiğinde bir başka olur, yerinde duramazdı. Üstüne bastıra bastıra “Babammm!” diyerek yineledi o güven kokan ifadesini. Yeni yeni konuşuyor, düşe kalka yürüyordu Elif. Yaşına yeni girmişti. Mutlu bir bebekti. Her hali neşe doluydu. Bakılmaya doyulmayacak tarifsiz bir güzellikte ve tatlı mı tatlıydı. Kardeşi de olmayınca ilgi hep onun üzerindeydi. Bu durumdan fazlasıyla memnundu aslında.Kız evlatlar da başka oluyordu hani. Bir başka düşkün oluyorlardı babalarına. Elini tutunca bırakmak istemiyor, sarılınca ayrılmıyorlardı. Gözlerinin içi parıl parıl… Küçücük kalpleri pıt pıt… Neşeli mi neşeli… Heyecan dolu. Mesut Bey’in tatlı kızı Elif de aynen böyleydi işte. Dünyanın her türlü nimeti bir yana o bir yana. Hem Mesut Bey hem de eşi Sevim Hanım yavrularının üstüne tir tir titriyorlar, onu her türlü sıkıntıdan korumaya azami gayret gösteriyorlardı.Mesut Bey üniversitede akademisyen… Profesör… Profesör dediysek öyle yaşlı başlı biri sanmayın Mesut Bey’i… Otuz beş yaşında. Çalışkan, gayretli bir akademisyen… Kendini üniversiteye verince evlenmesi de biraz zaman almış tabii. Yüksek lisans, doktora, doçentlik derken bir de bakmışsın profesör olmuş. Çıkılacak merdiven kalmamış yani ki. O da hep ihmal ettiği evliliği ancak gerçekleştirmiş iki yıl önce.Uzmanlık alanı psikoloji Mesut Bey’in… Üniversite işleri bitip de eve gelince günün geri kalanını ailesi ile birlikte geçirmeyi severdi. Ta ki onlar yatana kadar. Sonra çalışma odasına geçer saatlerce kitap okur, çalışmalar yapardı. Son zamanlarda ise kişisel gelişim üzerine kafa yormaktaydı. Ruhu sancılananlar ona akıl danışıyor o da anladığı kadarıyla yardımcı oluyordu. Terapiler, teknikler, taktikler… İnsanlar aradığını buluyor muydu bilinmez ama herkes bir şeylerin peşindeydi işte. İbadetten, duadan, tefekkürden pek haberdar değildi Mesut Bey… Belki de aranılan bunlardı da ama anlatan olmayınca bulunamıyordu.
Kalbin mutmain olması için Rabb’ini anmaya ihtiyacı vardı yaratılıştan. Bu gerçeği her göz göremiyordu maalesef.Mesut Bey, mesaisini tamamlayıp eve yeni gelmişti. Ne hikmetse kızı ortalıkta görünmüyordu. Uyuyor olabileceğini düşündü ilkin. Sonra annesi hasta olduğunu söyledi. Bir gün öncesinden keyifsizdi zaten.Mesut Bey ne yapacağını şaşırdı. Canından can gitti sanki. Hemen yanına koştu. Daha önceden haber vermediğini için eşine sitem etti. Sevim Hanım, mühim bir durum olmadığını, daha önce de hastalandığını ifade etse de Mesut Bey bir türlü rahatlayamıyordu. Apar topar hazırlanıp Elif’i hastaneye götürdüler. Doktorun bir güzel muayene edip endişe edecek bir şey olmadığını söylemesiyle biraz olsun rahatlamıştı Mesut Bey. Üşütmüştü Elif. Birkaç şurup yazdı doktor ve eve döndüler.Mesut Bey yolda Sevim Hanım’a talimat yağdırıyordu. “Gece üstünü iyi ört, aç bırakma, dışarı çıkarırken üstünü iyi giydir, ayaklarını sıcak tut!” falan filan… Sevim Hanım kapıdan içeri girince ancak kurtulabilmişti. Çok sabırlı olacak ki her söylenene “Tamam!” demekle yetiniyordu.Gece geç saatlerde eve dönmüşlerdi. Elif’in de uykusu kaçmıştı. Yemeklerini yemiş odada oturuyorlardı. Elif biraz toparlanmış olacak ki ortalıkta dolaşmaya başlamıştı. Mesut Bey hiç de alışkanlığı olmadığı halde gerginliğini atmak için olsa gerek televizyonu açtı. Kanalları rastgele dolaşırken birdenbire durdu. Pek de gündemine almadığı görüntüler vardı ekranda ama ne hikmetse kanalı değiştirmeye eli gitmemişti.
Halep’ten acı görüntüler vardı karşılarında. Ortalık kan gölüydü. Gökten yağan bombalar… Ölüm kusan silahlar… Yerle bir olan binalar, harabeye dönen şehirler… Bir bir tükenen ümitler… Ekmeksiz ve susuz… Ve adeta havasız… Hayatta kalmak bir mucizeydi bu ortamda. Ama ki bilinmez, belki de gidenler kalanlardan daha nasipliydi.Yıkılan bir binanın enkazından çıkarılıp ambulansa taşınan zavallı kızcağız… Oturtulduğu koltukta şaşkınlık içindeydi. Neler olduğunu anlamaya çalışıyordu anlamsız bakan gözleriyle… Bir ara elini gözüne götürdü, sonra o aynı ele baktı. İşte o baktığı yerde biten insanlık vardı. Görmeye çalıştığı ama göremediği insanlık. Elif, dolaşmayı bırakıp televizyonun olduğu tarafa yöneldi. Ekran karşısına geçip durdu. Zavallı çocuk onun da dikkatini çekmişti. Bebek reklamlarında gördüklerine hiç benzemiyordu o. Zira Elif, bebek reklamlarını çok sever onların yaptığı hareketlere hep gülerdi. Ama bu çocukta başka bir hâl vardı. Nedense hiç gülmüyordu da. Elif hiç beklenmeyecek bir hareketle “Bebbe mamma!” diyerek elindeki bisküviyi televizyondaki çocuğa doğru uzattı. Mesut Bey ve Sevim Hanım hayretler içinde birbirlerine bakakalmışlardı. Bir tarafta en ufak bir hastalıkta bile üzerine titredikleri yavruları, diğer tarafta bazılarının bombalar altında paramparça olduğu, bazılarının da zor şartlar altında
hayatta kalmaya çalıştığı ümmetin evlatları… Kendi çocuklarından başka çocuğun açlığı belki de hiç akıllarına gelmemişti şimdiye kadar. Oysaki dünya yüzünde binlerce çocuğun ölme sebebiydi açlık. Nasıl olmuş da hiç gündemlerine getirmemişlerdi bu âna kadar. İkisi de bunu fark edememenin ayıbıyla irkildiler. Küçücük bir çocuk onlardan önce idrak edebilmişti bu gerçeği.Dünyanın bu kanlı yüzü karşısında kendi tasalarının bir hiç olduğuna kanaat getirmesi uzun sürmedi. Utanmıştı Mesut Bey. Yüzüne yansıyan hüzünle birlikte üzerine öyle bir ağırlık çöktü ki neredeyse yerin dibine geçecekti. Oturduğu yerden zar zor kal kabildi, Elif’i kucağına aldı. Mesut Bey arınmak istercesine akan gözyaşlarına hâkim olamazken, Elif ekrana bakarak hâlâ “Bebbe mamma!” diye söylenmeye devam ediyordu.

Paylaş

Bu Sayının Diğer Yazıları

METİN İSTİHKÂM / Ay Vakti
HALEP’İN KANI / Semra Saraç
HALEP’TEN HARPUT’A BİR KUTU BAKLAVANIN... / Metin Önal Mengüşoğlu
HALEPÇE’DEN HALEP’E / Nurettin Durman
KIRLANGIÇ KANATLARINDAKİ YAVRU DENİZE ZEYL / Ali Yaşar Bolat
Tümünü Göster