HALEP ÜZERİNDEN TARİHİ HESAPLAŞMA

Yaşadığımız yüzyılın uluslararası sistemine egemen haline gelen temel niteliklerinden biri olan “küreselleşme” olgusu, tüm sorunların ve çözümlerin küresel boyutta etkilerinin birlikte yaşanmasını da beraberinde getirmiştir. Dünyanın herhangi bir yerinde söz konusu olan bir güvenlik sorunu ya da bir toplumsal siyasal ve ekonomik hadise, ilgili bölgeye veya ülkeye özgü kalmamakta, bundan tüm insanlık belli derecelerde bir şekilde etkilenmektedir. Bunun en önemli örneğini “Arap Baharı” sürecinde yaşamaktayız. Bugün başta Suriye olmak üzere bir parçası olduğumuz coğrafyada yaşanan hadiseler salt belli gruplar arasında cereyan eden güncel bir meseleden ibaret değildir. Dolayısıyla meseleyi güncel bir çerçevede değerlendirmek, sathi ve gündelik medya analizinin ötesine geçemeyecektir. Bu durum gelişmelerin tarihsel gelişimini görmemizi engellemenin yanında, doğru bir vizyon ve stratejiyi ortaya koymamıza da büyük bir engel teşkil etmektedir. Meseleyi değerlendiren uzmanların içine düştüğü en büyük tuzağın bu olduğunu düşünüyorum. Özellikle İran’ın başta Suriye olmak üzere, Irak ve Yemen’de takip ettiği siyaseti sadece belli gruplara destek olarak değerlendirmek hilaf-ı akıl olur. Şüphesiz İran’ın Sana’dan
Beyrut’a kadar takip ettiği coğrafyada icra ettiği faaliyetlerin “pers milliyetçiliği” ve dolayısıyla tarihi bir süreçle alakası söz konusudur. Bugün pek çok uzmanın İran’ın bölgede takip ettiği siyaseti “mezhepsel” bir kısır döngü içinde değerlendirme hatasının içine düşmesi, ancak tarihsel süreci göz ardı etmeleriyle açıklanabilir. Zira “mezhepsel” değerlendirme mezhep çatışmasına ve dolayısıyla “medeniyet içi” çatışmaya evirilecek olan bir süreci ifade etmektedir. Kanaatimce bölgemizi bekleyen en büyük tehlike de budur. Bu vesileyle coğrafyamızda yaşanan hadiselerin idrakine varabilmemiz için, olayların tarihsel sürecini ve kavramsal çerçevesini görmemiz gerekmektedir. Bu bağlamda Halep’te yaşanan gelişmeler sonucunda İran yönetimi ve Esed’in gösterdiği tepki, bizlere önemli veriler sunmaktadır.Halep’in Düşmesi Neyi İfade Ediyor?Kuşkusuz dünyanın herhangi bir yerinde yaşanan her hadisenin sembol anları, mekânları ve şahsiyetleri olur. Bu anlamda Halep, son beş yıldır Suriye’de yaşanan iç savaşın mekânsal bakımındaki en büyük sembolüdür. Sahip olduğu tarih, ekonomik güç, ilim merkezi olması ve sosyal dokusuyla Halep, Şam’la eşdeğerdir. Bu nedenle Halep’te yaşanan her gelişme Suriye’de yaşanan iç savaşın
sonuçlarına doğruda etki etmektedir. Halep’te yaşanan herhangi bir gelişme aynı zamanda Suriye’de adeta bilek güreşi yapan küresel ve bölgesel güçler için de önemlidir. Halep’in Suriye rejiminin eline geçmesinden sonra gerek İran’ın gerekse Esed’in verdiği tepki, meselenin basit bir rejim ve muhalefet savaşı olmadığını göstermektedir. Halep’in kontrolünün rejimin eline geçmesinden sonra Esed röportaj verdiği Batı menşeli bir TV kanalına, “Halep’in düşmesi bir milattır. Tarih üzerinde konuşacak olanlar artık Halep öncesi ve Halep sonrası şeklinde konuşacaklar.” İfadelerini kullandı. Bu açıklama Esed’in Suriye iç savaşına yüklediği anlamı göstermesi bakımından önemlidir. Yine Esed’in en büyük destekçisi olan İran’ın, Halep’in düşmesinden sonra ortaya koyduğu tepki de tarihsel bir süreç boyunca gelen kaygılarla hareket ettiğini ortaya koymaktadır. İran Devrim Muhafızları Komutanı’nın “Halep Cephesi İran İslam Devrimi’nin ilk hattıdır.” Şeklindeki açıklaması, İran’ın Suriye’de yürüttüğü siyasetle ilgili önemli ipuçları vermektedir. İran Halep’in düşmesinden hemen sonra Kudüs Tugayları komutanı Kasım Süleymeni’yi Halep’e göndermek suretiyle adeta Halep’i muhaliflerden ben aldım mesajını vermiştir. Esasında Kasım Süleymani’nin alenen Halep’e gitmesi aynı zamanda uluslararası ölçekte de bir mesajdır. Zira Kasım Süleymani hakkında 2007 yılından bu yana uluslararası seyahat yasağı söz konusudur. İran bu hamleyle Süleymani hakkında çıkarılmış olan bu kararı tanımadığını da ilan etmiş olmaktadır. Tüm bu verileri bir kenara bırakıp Suriye iç savaşının başladığı 2011 yılından bu yana İran’ın 200’ün üzerinde üst düzey komutanını Suriye’de öldürülmesi aslında tüm hakikati ortaya koymaktadır. Anlaşılıyor ki, İran’ın Suriye’de icra ettiği faaliyetler Esed’i desteklemekten ziyade, “Pers Milliyetçiliği” ve “yayılmacılık” anlayışıyla açıklanabilir. Yani, İran’ın bölge üzerindeki jeo-politik emelleri Pers İmparatorluğu’nu yeniden kurma çabasında olduğunu göstermektedir. Şiiliği de bin yılı aşkın bir sürecin intikamını almak ister mahiyetinde stratejik bir maske olarak kullanmaktadır.Halep’in düşmesi hem küresel ölçekte hem de bölgesel ölçekte psikolojik üstünlüğün yanı sıra askeri ve siyasal üstünlüğü bakımından önemli etkilere sahiptir. Bu bağlamda, Halep’in düşmesi Rusya ve İran’ın bu anlamda Batıya karşı önemli bir üstünlük sağladığını söylememiz mümkündür. Yine Halep’in düşmesi muhaliflerin elindeki diğer bölgelerin rejim kont rolüne geçme riski daha da kuvvetlenmiş oldu. Dolayısıyla bugün itibariyle Suriye konusunda üzerinde durulması gereken en önemli husus, İran’ın Rusya’daki üçlü zirvede imzalanan metne mutabık kalıp kalmayacağıdır. Ancak İran’ın Halep’in düşmesinin ardında verdiği tepkiye bakıldığında söz konusu metne mutabık kalmayacağını söylememiz mümkündür. Anlaşılıyor ki, İran önümüzdeki günlerde bulduğu ilk fırsatta en-Nusra unsurlarının İdlip’teki varlığını bahane etmek suretiyle Esed rejimiyle birlikte kapsamlı bir operasyon başlatacaktır. Zira İran ve Esed için, Suriye’de kesin başarı ancak muhalefetin elindeki tüm yerleri almakla
olur. Özellikle Kasım Süleymani’nin Halep’e gitmesi ve Irak’taki bazı Şii milislerin Suriye’ye kaydırılmasını bu bağlamda değerlendirebiliriz. El Bab: Hem Tuzak Hem de Kurtuluş KapısıEl-Bab birçok açıdan önem arz etmektedir. Öncelikle Arapça’da isimlendirildiği şekilde Halep ve Kuzey Suriye açısından son derece stratejik bir öneme haizdir. Diğer taraftan yüksek bir tepe üzerinde kurulmuş olması burayı kontrolünde tutan taraf için de coğrafi olarak güven vermektedir. Dolayısıyla el-Bab’ın sahip olduğu coğrafi ve stratejik önem üzerinde değerlendirme yapıldığında burayı kontrolünde tutan taraf için önemli avantajlar sağlamaktadır. Durumu DAEŞ açısından ele alacak olursak, el-Bab Rakka’dan sonra Suriye genelinde en kritik öneme sahiptir. El-Bab aynı zamanda DAEŞ’in Kuzey Suriye’de kontrolünde tuttuğu tek yerdir. DAEŞ terör örgütü ne yazık ki el-Bab üzerinden özellikle Kilis’e attığı füzelerle pek çok vatandaşımızın hayatını kaybetmesine neden oldu. Durumu bu açıdan ele aldığımızda elBab DAEŞ terör örgütü için ülkemize karşı kullandığı en büyük baskı unsuru olduğunu söylememiz mümkündür. Dolayısıyla el-Bab’ın DAEŞ’în elinden alınması, DAEŞ’in Suriye genelinde kontrolünde tutacağı tek yer Rakka kalır. Bu da DAEŞ’in Suriye’deki varlığı için sonun başlangıcı anlamına gelmektedir.Durumu Türkiye açısından değerlendirdiğimizde şu sonuçlardan söz etmemiz mümkündür.El Bab, Türkiye’nin desteklediği Özgür Suriye Ordusu’nun eline geçmesi, DAEŞ’in tam anlamıyla Suriye’nin doğusunda sıkışması anlamına gelecektir.DAEŞ’in manevra alanını kısıtlayacak olan bu durum, örgütün Suriye’de temizlenmesini de kolaylaştıracaktır. Türkiye için sınır güvenliğinin büyük bir kısmı sağlanmış olunacaktır. Zira yukarda ifade ettiğimiz gibi, DAEŞ buradan Türkiye tarafına füze atmak suretiyle ciddi bir tehdit oluşturmaktaydı. sonuçlarına
El-Bab’da kontrolü sağlayan Türkiye ve Özgür Suriye Ordusu’nun bir sonraki hedefleri olması beklenen Münbiç, Rakka ve Afrin için eli güçlenecektir. Bu durumun doğuracağı en önemli sonuçlardan birisi de ABD destekli PYD ve YPG’ye yapacağı etki olacaktır. Çünkü el-Bab’ın Türkiye’nin desteklediği Özgür Suriye Ordusu’nun eline geçmesi demek, bu iki terör grubunun Afrin’le birleşerek Kuzey Suriye’de toprak bütünlüğüne sahip devletimsi bir yapı kurma hayallerine son verecektir. Bu bağlamda el-Bab ve Membic’in kontrolü Türkiye’nin sınır güvenliğinin sağlanması anlamına gelecektir. Halep’in rejimin kontrolüne geçmesiyle birlikte zemin kaybeden Türkiye orta vadede Suriye’de siyasi çözüm için masada daha güçlü bir aktör olarak oturma imkânı da elde edecektir.El-Bab’da kontrolün sağlanması durumunda Türkiye’nin edineceği bu kazanımlar değerlendirildiğinde Türkiye’de yaşanan son PKK eylemlerini daha net anlama imkânımız olmaktadır. Zira tüm bu terör eylemleri Türkiye’nin Özgür Suriye Ordusuyla birlikte el-Bab’ı almak üzere kuşattığı bir döneme tekabül etmektedir. Bu bağlamda, ülkemizde yaşanan son terör eylemlerinin tesadüf olmadığı daha net bir şekilde ortaya çıkmaktadır. Kuşkusuz El-Bab’ın konumu nedeniyle taşıdığı önem örgütü direnmeye itecektir. Esasında DAEŞ, bugüne hazırlık bakımından el-Bab’da aylardır hendekler kazmış durumdadır. Yine Bunun yanı sıra DAEŞ, intihar saldırısı yapmak üzere hazırlanmış çok sayıda bomba yüklü aracı söz konusudur. Nitekim 14 askerimizin şehit olduğu hadise de böyle bir saldırı sonucunda vuku bulmuştur. Bu durum ülkemizin terörle mücadele için başlattığı Fırat Kalkanı Operasyonu’nu ciddi bir teste tabi tutması anlamına gelmektedir. Bu vesileyle doğru stratejilerle hareket edilmediği müddetçe el-Bab, Türkiye için başarısızlığa neden olan bir tuzak, doğru stratejiler uygulandığında ise, önemli başarıların kapısını aralayacak bir kapı hükmündedir. Halep Üzerinden Bölgenin Sürüklendiği TehlikeGirizgahta da ifade ettiğimiz gibi, bölgeyi değerlendiren pek çok uzman, meseleyi Şii-Sünni kavramları üzerinden değerlendirmektedir. Ancak bu bakış açısı yaşanan gelişmeleri tam anlamıyla idrak etmemize engel olduğu gibi, aynı zamanda bölgedeki gelişmeler üzerinden İslam dünyasında bir “Müslüman-Müslüman” savaşı gibi büyük bir tehlikeye de sevk etmektedir. Nitekim ABD sömürgeciliğinin son yarım asrına en büyük damgayı vuran kişilerden biri olan, Henry Kissinger, 11 Eylül hadisesinden sonra, dönemin ABD başkanı George W. Bush’un “Haçlı Seferi” olarak adlandırdığı savaşın nasıl bir nitelikte ve özellikte olacağını açıklayan beyanatında: “Bu savaş, Müslümanlarla Hristiyanların değil, Müslümanlarla
Müslümanların savaşı olacaktır” ifadesini kullanmıştır. Yine CIA’nın eski Ortadoğu bölge şefi Robert Baer’in İran hakkında yazdığı “Yeni Süpergüç İran’la Başetmek” isimli kitapta, yeni Ortadoğu’yu kurabilmenin tek yolu bölgede geniş çaplı bir ‘Şii-Sünni iç savaşı’nı tetiklemekten geçer ifadesini kullanmaktadır. Aslında bu iki örnek, Batının, Medeniyetler Çatışması kitabının yazarı Huntington’un tezinin ‘medeniyet içi çatışmaya’ dönüştürme gayretinde olduğunu ortaya koymaktadır. Esasında Batı şunu demek istemektedir: Bırakalım (Sünni-Şii) Müslümanlar kendi aralarında birbirlerini öldürsünler. İşte tamda bu noktada, İran’ın bölgede icra ettiği faaliyetleri salt mezhepsel kavramlar üzerinde değerlendirmek, bu düşünceye dolaylı olarak hizmet etmek anlamına gelecektir. Özellikle Son dönemlerde SykesPicot’un gizli maddelerinin var olduğu yönündeki değerlendirmeler dikkate alındığında bölgeyi uzun yıllar etkileyecek faaliyetlerin icra edilme ihtimali oldukça yüksektir. Bu vesileyle bölgede etkin olan devlet ve diğer mekanizmaların söz konusu tehlikeye karşı ciddi çalışmalar hayata geçirmesi elzemdir. Sonuç yerine, Halep’te yaşanan son gelişmeler, bölgeyle ilgili yeniden okumaların, yeni saha çalışmalarının, bölgenin dinamiklerine uygun yeni perspektiflerin geliştirilmesini gerekli hatta zorunlu kılmaktadır. Zira gelinen aşamada bölge coğrafyasında sahip olduğumuz imkânlardan yeterince faydalanılmadığı da anlaşılmaktadır. “Devamu’l hal mine’l muhal” kaidesince mevcut anlayışla müspet neti celerin alınamayacağı ve bu durumun sınırlılıklarımızı artıracağını bilmemiz gerekmektedir. Dolaysıyla coğrafyanın son yüzyılını, süreçte etkin rol alan dinamikleri, icra edilen faaliyetlerin uzman ekiplerce takip edilmesi, saha çalışmalarıyla yeni stratejilere yön verecek raporların yazılması önemli bir ihtiyaç haline geldiği de gayet açıktır

Paylaş

Bu Sayının Diğer Yazıları

Şirâze’den Şirâze’ye Saklı Mektuplar -89 / Şiraze
METİN İSTİHKÂM / Ay Vakti
HALEP’İN KANI / Semra Saraç
HALEP’TEN HARPUT’A BİR KUTU BAKLAVANIN... / Metin Önal Mengüşoğlu
HALEPÇE’DEN HALEP’E / Nurettin Durman
Tümünü Göster