KONUŞMANIN CÜMLE KAPISI

171
Görüntüleme

Konuşmak Kültürdür: Dil ve dil yetisi olarak konuşmak, bir kültürdür; kültürlü varlık olarak insanın en bariz vasfıdır. Konuşma, bir ihtiyaç olarak onu canlı tutup geliştiren kültürün en dolaysız açıklayıcısıdır. Konuşma, içinden doğduğu hayatın kültürünü canlı tutar, geliştirir. Lévi Straus, ‘Dil mi kültürü yoksa kültür mü dili etkiler?’ sorusu çevresinde, ‘dille kültürün, daha esaslı bir etkinliğin iki benzer biçimi olduğunun yeterince anlaşılamadığını belirttikten sonra şöyle söyler: “Dilin de kültürün de gelişimi binlerce yıl sürmüş ve bu gelişim insanların ruhunda aynı anda vuku bulmuştur.”(1) Dil ve konuşma, kültürü besleyen, kültürle beslenen en önemli yapısal unsurdur. K. Vossler’e göre “dil kültürün aynasıdır.”(2) Bu çok yönlü beslenme ihtimam görmeli, ihmal edilmemelidir. Beslendiği ortamında varlığını sürdüren konuşma ve hayat, dil, düşünce, sanat zenginliği ile kültürünü geliştirir. Gelişme bir akış halinde kendiliğinden olur, oluşur, serpilir.(3) Her birimiz o akış içine doğar, akış içinde var oluruz. Akışla geçmiş, bugün, gelecek birbirine kesintisiz bağlanır. Bütün farklılığımıza rağmen hepimize var olma, ilişki ve ifade imkânı veren üst akıl, üst duygu bütün bu akış ve bağlanış- larla oluşur. Gelişme o kadar doğal ve kendiliğinden cereyan eder ki, biz bu düzlem içinde nasıl var olduğumuzu bile bilemeyiz. Bu ortak var oluş ortamını ‘kültür iklimi’ olarak adlandırmak yanlış olmaz. Sesimiz, nefesimiz, düşümüz, düşüncemiz, söyleme biçimimiz, tarzımız, edamız kendi açımızdan farklı gibi gözükse de her bir faaliyetimize kültür ikliminin havası, çizgisi, rengi sirayet eder, etmiştir. Biz kültü- rümüzü kendi düşüncemize katmayız. Bunu düşünmek bile mantıksal yanılgıdır. Ancak bize ait sandığımız tüm değerleri kültüre katarız. Çoğu zaman kültüre kattığımızı sandıklarımız bile esasen kültürün bize verdikleridir. Her kültürde böyle organik, bütünleşik bir işleyiş vardır. İşleyiş karşılıklı kabullerle içselleştirme mekanizmasını harekete geçirir. Kültür, katkı ve katılımlarla fazlalaşır, zenginleşir, genişler. Ama buna rağmen hiçbirimizin zihni yapısı ve dimağı kültürel aklın, duygunun üstünde olamaz. O başka bir katın, başka bir düzenin, dizilişin gerçekliğidir. Şimdi bizim sahip olduğumuz, ruhun nesiller boyu devinim ve dönüşümü ile oluşan köklü, canlı birikimdir. Birikimin uzun zamanlarla ifade edilecek dönemler içinde kendini gözden geçirmek, değiştirmek gibi canlı esnekliği de vardır. Akış zaten bu esneklikle sürer, esneklik akışı kolaylaştırır.Bir anlamda kültür kendini yenileyen eskidir. Biz akışın yeni dilini, yeni tarzını, yüzünü temsil ediyor gibiyizdir. Yeni olana veya yeni sanılana açılan alan geniş bir müsamaha sınırında kendine yer bulur. Yeni, dar açıdan ve şimdiki zamandan kendini rahatça çoğu zaman çılgınca ifade edebilir. Ne var ki hem kişisel olarak bizim olgunlaşma sürecimizden hem de zamanın süzülüp şekillenmesinden sonra tüm yapılıp edilenlerin ne ölçüde yanlış, ne ölçüde doğru olduğunu bizler de görebiliriz. Tecrübe dediğimiz edinim, biraz da bu olgunlaşma, anlama süreci ile netleşir. O zaman kültürel kodların, kültürel aklın, duygunun boş yere oluşmadığını, özünde geniş zamanların kalıcı ruhunu taşıdığını anlarız. Bunu anlamak insana güven ve olgun bir coşku verir. Coşku kelime kelime, adım adım, aşama aşama varoluş bilincine dönüşür. O bilinç paylaşılır. Paylaşılınca çoğalır. Paylaşım vermekten çok almaya, sınırlamadan çok sınırsızlığa yönelir. Daha esnek, daha anlayışlı olur. Çünkü kendini de zamanı da, hayatı ve varlığı da daha sahici keşfetmiştir, keşfetmeye baş- lamıştır. Orada her söz mükemmel tamlık içinde anlam bulan eksikliktir. Eksiklik, tamamlanamayacak olmanın rahatlığı(!) içinde kendi sözünü arar, sesine katılır. İçimizdeki ses aynı anda sanki dışımızı dolduran sestir. Ait olduğumuz zaman ve kültür, sanki bizim üzerimizden, bizim aracılığı- mızla konuşur gibidir. Yapmacıksız, zorlamasız. Akış devam ediyor. Akış devam ediyor. Sanki her türlü ideolojik önlem akışı sınırlamak, biçimlendirmek için tertiplenmiştir. Belki de ideolojiye tam da bu amaçla görev verilir. Ne ki doğasında varlıkla bütünleşme olan hakikatin akışla ve akışta hissedilen veya hissedilmeyen gerçekliğini önlemenin imkânı olmaz. Olamadı. Su aktı yolunu buldu. Adına ideoloji veya doktrin dediğimiz disiplinlerle o akışı biçimlendirmeye kalkmazsak, hayat kendi doğal yatağında derinleşerek, genişleyerek, kendi berraklığında, konuşmanın ve dilin bütün kıyıları boyunca akıp gidecek. Zaten hayatın ana damarı böyle akıyor.Straus gibi çok yönlü ilgi ve araştırmalarıyla öne çıkan düşü- nür Michel Foucault’nun bir entelektüelin samimi özlemi olarak Collage de France’ın açılış konuşmasında söyledikleri, naif ve ilginç yanlarıyla ilham vericidir: “Bugün yapmak zorunda olduğum konuşmada ve burada belki de yıllar boyunca yapmak zorunda kalacağım konuşmalarda, hiç kimseye sezdirmeden eriyip gitmeyi dilerdim. Söze başlamaktansa, sözün beni sarıp sarmalamasını ve beni her türlü olası başlangıcın çok ötelerine taşımasını isterdim. Konuşacağım sırada kimliği bulunmayan bir sesin benden epey önce başlamış olduğunu fark edivermek ne hoş olurdu. O zaman, sözcükleri bağlamak, cümleyi sürdürmek, kendisini sanki bir an için askıda tutarak bana işaret vermişçesine yarattığı boşlukların arasına , hiç kimsenin fazlaca dikkatini çekmeksizin yerleşivermek yeterdi bana./..Benim arkamdan (çok önceden söze başlamış, söyleyeceğim şeyleri önceden söylemiş) bir sesin şöyle demesini isterdim: “Sürdürmek gerek, ben sürdüremiyorum, sürdürmek gerek, sözcükler olduğu sürece onları söylemek gerek.”(4) Bu anlamda kültür, var oluş bağlarımızı, bağlamı- mızı, tarzımızı oluşturur. Birey veya grup olarak ne kadar ayrı, aykırı düşünürseniz düşünün, kültür, içinde olarak, içinde kalarak yer bulacağınız bir form bir boyuttur. Herkes o boyut, o form içine doğar. Her birey kendisini şekillendiren bir dünya, bir hayat, bir kültür ve gelenek içinde var olur. Aklımız, anlayışımız, zevklerimiz, davranış kalıplarımız bu kültür ve gelenek formları tarafından belirlenir. İşte tam bu nokta kültürün insan özgürlüğünü sınırlayıcı etkisinin tartışıldığı noktadır. Adına kültürlenme denilenşleyiş, daha baştan varoluş ve özgürlük alanını sınırlamış olmaz mı? Buna bağlı olarak kişiliğimiz, kimliğimiz, dolayısıyla algımız, bilgimiz, düşüncemiz bir anlamda sonucu önceden belirlenmiş tarihsel, geleneksel bir süreç mi izler? Evet büyük ölçüde öyledir. Gadamer, lafı dolandırmadan konuşulan dilin hazır olduğu hiçbir yerde ferdi bilincin olmadığı- nı söyler.(5) Yakın kanaatlere sahip olan Cassırer, kültürlenmenin zorunlu mecburiyetini daha ayrıntılı anlatır. “Birey daha ilk egilimleri ortaya çıkınca kendini öyle bir şeyle sınırlanmış ve belirlenmiş görür ki, bu şey üzerinde sanki onun hiç egemenliği yoktur. Bu onu kuşatan geleneklerin gücüdür. Gelenek onun her adımını gözetim altında bulundurur ve onun davranış tarzında, kısa bir an için bile olsa, bağımsız hareket serbestliğine izin vermez.”(6) “sadece onun davranışları değil, aynı zamanda hisleri, tasarımları, inançları ve seçimleri de geleneğin etkisi altındadır. Gelenek, insanın içinde olduğu ve yaşadığı, sürekli ve değişmez bir atmosferdir. İnsan teneffüs ettiği havadan ne kadar az uzaklaşabilirse, ondan da o kadar az uzaklaşabilir.”(7) Straus gibi çok yönlü ilgi ve araştırmalarıyla öne çıkan düşü- nür Michel Foucault’nun bir entelektüelin samimi özlemi olarak Collage de France’ın açılış konuşmasında söyledikleri, naif ve ilginç yanlarıyla ilham vericidir: “Bugün yapmak zorunda olduğum konuşmada ve burada belki de yıllar boyunca yapmak zorunda kalacağım konuşmalarda, hiç kimseye sezdirmeden eriyip gitmeyi dilerdim. Söze başlamaktansa, sözün beni sarıp sarmalamasını ve beni her türlü olası başlangıcın çok ötelerine taşımasını isterdim. Konuşacağım sırada kimliği bulunmayan bir sesin benden epey önce başlamış olduğunu fark edivermek ne hoş olurdu. O zaman, sözcükleri bağlamak, cümleyi sürdürmek, kendisini sanki bir an için askıda tutarak bana işaret vermişçesine yarattığı boşlukların arasına , hiç kimsenin fazlaca dikkatini çekmeksizin yerleşivermek yeterdi bana./..Benim arkamdan (çok önceden söze başlamış, söyleyeceğim şeyleri önceden söylemiş) bir sesin şöyle demesini isterdim: “Sürdürmek gerek, ben sürdüremiyorum, sürdürmek gerek, sözcükler olduğu sürece onları söylemek gerek.”(4) Bu anlamda kültür, var oluş bağlarımızı, bağlamı- mızı, tarzımızı oluşturur. Birey veya grup olarak ne kadar ayrı, aykırı düşünürseniz düşünün, kültür, içinde olarak, içinde kalarak yer bulacağınız bir form bir boyuttur. Herkes o boyut, o form içine doğar. Her birey kendisini şekillendiren bir dünya, bir hayat, bir kültür ve gelenek içinde var olur. Aklımız, anlayışımız, zevklerimiz, davranış kalıplarımız bu kültür ve gelenek formları tarafından belirlenir. İşte tam bu nokta kültürün insan özgürlüğünü sınırlayıcı etkisinin tartışıldığı noktadır. Adına kültürlenme denilen Yıl: 17 • Sayı: 165 • Kasım-Aralık 2016 8 İnceleme ihtiyaç duyan insanlarımızın sayısı az değildir. Kahvehanelerimizin, çay ocaklarımızın çoğu sohbet mekânları- dır. En okuryazarlarımız bile evlerde, çeşitli buluşma mekânlarında, sohbet meclislerinde konuşarak donanım sahibi olur. Konuşmak sadece soyut bilgi edinme yanıyla değil hayat içinde ve hayata karşı da bizi yetiştiren en önemli damardır. Konuşmak kitabi bilgilerimize de canlılık katar. Hatta kitabi olanlar konuşmalarda hayatın içinden süzülerek gelen sorular, sohbetler içinde kritik edilir. Bu kendine özgü samimiyeti, ciddiyeti, coşkusuyla seyreden konuşmalarda ne ciddi eleştiriler, ne derinlikli, samimi katmalar, katılımlar yaşanır. Kendi payıma ben asla kitaptan uzak düşmemiş, akademik çalışmalara da yabancı olmayan biri olarak inanın bu sohbetlerden çok yararlanmışımdır. Farklı bakışlar, farklı ilgiler, farklı çekinceler olaya öyle boyut kazandı- rır ki önceden düşünemezsiniz bile. Orada anlam paylaşıldıkça çoğalır, çoğaldıkça paylaşılır. Burası aşk, iman, gönül dergâhıdır. Bu dergâhta bilginin paylaşıldıkça çoğalma keyfiyeti oldukça önemlidir. Bir değeri veya birikimi çoğaltmak istiyorsan paylaşmayı bileceksin. Bizler bütün bu kodlamalar ve koşullanmalara uyumlu büyü- meyi kişisel gelişim kapsamında izler, sınıflar, tanımlarız. Bu veriler kabul görmenin ve iletişim kurmanın da uygun vasatını oluşturur. O vasat herkesin şuurunu, şuuraltını, beğeni ölçü- lerini biçimlendirir. Bir duyuş, bakış, görüş alışkanlığı oluşur. Bu sebeple “belli bir kültür çevresi içinde yetişmiş bir insan için, bir başka kültür çevresi ile ilgili bir kültür fenomenini mesela bir sanat eserini anlamak, onu değerlendirmek güç- tür, hatta çoğu zaman da bu imkânsızdır. Batı kültürü ile hiç teması olmamış bir kimse için, bu kültürün en değerli ürünleri hiçbir şey ifade etmez. Meselâ bir Beathoven müziği böyle bir kimseye gürültüden farklı gelmeyecektir.”(8) Örneği tersten de düşünebiliriz. Sanat ve tasavvuf musikimizin eşsiz makam ve icraları, figüre önem vermeyen süsleme tarzımız, birbiri içine geçen, belli bir düzen içinde sıralı geometrik, Rumî ve Hataî motiflerin hayranlık uyandıran ahengi, başka beğeniler nezdinde kıymete haiz olmayabilir. Hatta bütün bunlar Hegel’e göre zevksizliğin, yeteneksizliğin eseri gibi de görülebilir. Ancak içine doğduğumuz ve birlikte var olduğumuz kültür formlarının bize bir hareket noktası kazandırması gibi hususiyeti de göz ardı edilmemelidir. Sözü sezmek, süzmek ve üzmek! İnsanlar yazı hayata böylesine çeşitli yoğunlukta girmezden önce konuşarak ilim tahsil ediyor, konuşarak öğreniyor, öğretiyorlardı. Bu gelenek bizim toplumda canlılığını hâlâ sürdürmektedir. Bir dostla sohbete, muhabbete ekmek gibi, su gibi 9 Yıl: 17 • Sayı: 165 • Kasım-Aralık 2016 İnceleme Kelimelerin ve fikir başlangıçları bundan ibarettir”(10) der. Bergson kelimelerin teşekkülünde, anlamında, kullanımında bizim dahlimizin olmadığını, herkesin aynı duygu ve düşünceleri aynı kelimelerle ifade ettiğini, bir anlamda herkesin aynı düşündüğünü, buna istinaden özgür konuşmadan ve fikir özgürlüğünden bile bahsedilemeyeceğini ima ederek Barthes’le benzer düşünceleri payla- şır gibidir. Oysa kendimizi ifade etme imkânı bulduğumuz tek dil formuna rağmen, hepimizin ayrı ayrı düşündü- ğü de gerçektir? Demek ki aynı dili, aynı kelimelerle konuşmak mutlak bir aynilik ortaya çıkarmıyor. Buradan hareketle biz şöyle düşünüyoruz. Dil bütün ayrılık ve farklılıkları içinde barındıracak esneklik ve zenginliktedir. Herkesin kendi duyuş ve düşünce kalitesine göre içselleştirip bütünleşti- ği bir dil katı vardır. “Halkın ağzındaki kelimelerin gücünü biz kolay kolay göremiyoruz. Çünkü orta malı olarak kullanıla kullanıla bu kelimeler ayağa düşmüş, güzellikleri bayağılaşmış, düştükten sonra, zamanla renkleri bulanmış, güzellikleri solmuştur.”(11) Siz buna dilin ara katları veya ara formları deyin. Asıl ve gerçek payla- şım bu ara katlarda, ara formlarda olur. Genel anlamda dil birlikte var oluşun asgari şartlarını oluştururken, dilin diğer katları tamamen kendi ilgi ve özelliklerimize göre, ayrıcalıklı ifade gücü ve zenginliği kazanır. Her katın her düzlemin karşıladığı hayat ve varlık gerçekliği farklıdır. Biz paylaşı- mı ortak formun kendimize uygun özel katlarında mesela sanat, siyaset, ticaret, felsefe veya sokak çevresiyle yaparız. Bütün bu paylaşımlar, etkiler, etkileşimler, kabuller, eğilimler, tartış- malar geniş, sağlıklı eleştiri ortamları oluşturur. Oluşan eleştiri kültürü, yaşantımızda yer etmesi ölçüsünce bizi tamamlar, onarır, yerine göre yontar, düzeltir. Bu süreç en yalın ifadesini Sokrates’te bulduğu şekliyle doğrudan bizi olgunlaştırma, kişilik olarak kemale erdirme sürecidir. Başkasının zenginliği seni fakirleştirmez. Bilgi belli kişilere ait değildir, herkesindir; üstelik verdikçe artar. Bilginin, düşüncenin artmasını istiyorsan kendini kapatmayacak, açacaksın. Gizlemeyecek, saklamayacak, açığa çıkaracaksın. Söz ne cimri ne müsrif olanı sever. Bütün bunlar retorik veya sohbet ahlâkının, Barthes’in bir dersinde işaret ettiğinin tersine başkaları üzerinde tahakküm kurma eğilim veya istismarının önüne geçer. Barthes, Collagé de France’daki Edebiyat Göstergebilimi Kürsüsünün açılış dersinde dilin “yapısıyla kaçınılması olanaksız bir yabancılaş(tır)ma ilişkisi içerdiğine” dikkat çektikten sonra şöyle söyler: “Konuşmak, hele hele söylev vermek, sık sık kullanıldığı gibi, iletişim kurmak değil, boyun eğdirmektir. Öyleyse her dil genelleştirilmiş bir yönetmedir.”(9) Siyasi partilerin miting meydanlarına veya ideolojik cemaatlerin kapalı devre sohbet toplantılarına baktığımızda Bartes’i haksız çıkarmayacak birçok örnek bulunabilir. Ne var ki bu ortamlarda zaten sağlıklı iletişim yoktur; onun yerine tek yanlı bir iletim vardır. Belli bir mühendislik programı dâhilinde her söylenene heyecanlarını katmaya hazır kitleler, otoritenin iletileri ile şekillenir, daha doğrusu koşullanırlar. Oysa biz ister hayatın doğal akışı içinde ister iyilik ve hakikate dönük arayışların yöntemi olarak bildiğimiz retoriksel konuşmalarda, gerçek manada katkıyı, katılımcılığı, çoğulculuğu görürüz. Meselenin sözün anlam ve hayatiyet kazandığı kültür ve medeniyet ortamı ile ilgili boyutu gözden kaçırılmamalıdır. Çatışmacı bir kültür ortamında sevginin, barışın diliyle konuş- mak kolay olmaz. Gönül pınarından akan kelimelerle yapılan veya kalbimizi serinleten konuşmalarımıza bizim yine aşk, iman, gönül metaforuyla özenmemiz sözün özünü yeşertecek bağlamın önemi sebebiyledir. Özgür irade ve düşünceyle katılımcı, çoğulcu ve paylaşımcı ilişkiler düzeni ve işleyişi içinde konuşmak, çok yönlü gelişen hayatın merkezi olur çıkar. Konuşmanın kelime, söz, dil katında tek tek insan olarak hepimizin, bütün bir toplumum dimağ, kabul ve tasavvurlarını biçimlendiren anlam sınırları içinde kalarak, bir anlamda o sınırlara mahkûm olarak kendini ifade etme mecburiyetine gelince, bu var oluşun zorunlu bir yasası gibidir ve evet asla aşılamaz. Dilin o sınırının aşıldığı nokta ya gerçek anlamda sonsuzluğun duyulur düzlemde yaşandığı cennettir veya saçmalıktır. Henüz cennette olmadığımıza ve saçmalamak da istemeyeceğimize göre dil sınırlarında, dille var olacağız. Varlığımızı dille keşfedecek, yaşayacağız. Dil ortak atıflar, atfetmeler bütünüdür. Müşahhas mücerret tüm varlığı isim, fiil, zarf, özne, sıfat gibi tasniflerle ayrıştırır, birleştirir. O dil coğrafyasındaki herkes, bu birleştirme ve ayrıştırmanın karşılıklarını zihninde kodlanmış bulur. Bergson fert olarak düşünürken “aynı tarzda tasarlayacak, en sonra da bunları aynı fikir altında toplayacak, sağlanacak her aynı faydanın, yapılacak her aynı işin ilhamı bulunacağı her yerde bu ilham aynı kelimeyi kışkırtıp uyaracaktır. Yıl: 17 • Sayı: 165 • Kasım-Aralık 2016 10 İnceleme duygunun aracıdır.. jest dili, hiyeroglif gibi, argümanı göze sunmanın bir biçimidir.”(16) Kelimelere asıl bu nüanslar canlılık ve anlam katar. Dil insanı var eder, insan da dili var eder. (17) Konuşmanın kültür oluşu bu yüzdendir. O kültür yaşadıkça konuş- ma üzerinden dil, dil üzerinden de kültür yaşar. O nedenle bir dil ancak konuşulduğu yani yaşandığı coğrafyalarda öğrenilir. Çünkü dil sözlüklere alınmış kelime deposu değildir. Belki Sözlükler ölmüş kelimeler koleksiyonudur. O kelimeler hayat içinde kullanıldığı zaman can bulur. Dil de hayat içinde, yaşayarak/yaşanarak canlanır. Dil canlıdır. Konuşuldukça yaşar. “Dil itibari bir anlaşma değildir, bundan dolayı da insan için konuşmak, yürü- mek kadar tabiata uygundur.”(18) Dille hayat, hayatla anlam arasında birebir ilişki vardır. Hangisi öndedir? İç içedirler. Biz birçok anlamı hayat içinde hazır veriler olarak bulur, alırız. “Onu dünyada ayakta durabilme yollarını öğrenirken öğrenmişizdir; ana dilini öğrenmekle dünyadaki yerini öğrenmek, dünyayı kazanmak aynı yaşantı anlamını taşımıştır.”(19) Bu bağlamda belki dilimizi öğrenmeyiz, ediniriz. Kültür içinde edindiklerimiz özel çabalarımız sonucu öğrendiklerimiz olmayabilir. Dil- hayat bağlantısı içinde kültür iklimini öne çıkararak yaptığımız vurguda olduğu gibi daha içkin ve fıtri gelişme ile kazanılır. Bir dil evreni olarak yaşadığımız hayat, aynı zamanda anlam evrenidir ve De Mauro’nun dediği gibi uzun tarihî süreçlerle oluşmuştur. De Mauro’ya göre; “Gerek düşünme tarzı gerek konuşma tarzı, tarihsel bir gelişmenin ürünüdür.”(20)Akıl ve anlayış bu evren içinde kendiliğinden oluşur. Akıl ve anlayış bu evrenle oluşur. Bir dille düşünen daha geniş kavrayışla bir dille yaşayan o dilin ruhuyla canlılık bulur. Aklı, dimağı, estetiği hasılı en ince, en kuşatıcı yanları ile o dille var olur. “Dille bilgi arasındaki ilişki, dille toplum arasındaki ilişkidir.”(21) Bu bir yönüyle Dilthey hermetiğinde kurulan anlam ve yaşantı ilişkisine benzer. Kendi payıma bir döneme kadar söylediklerimin kabul edilmesinden hoşlanırdım. Bu hoşlanma halinde henüz olgunlaşmamış genç duyguların tatmin arayışı olmalıdır. Sonra? Maalesef bu duygu engelini aşmak her insanda kolay olmuyor. Hakikat ve düşünce davası şahsi meseleye indirgendiğinde tartışma tam bir çekişmeye dönüşebiliyor. Dönüştürme insan psikolojisinin temel eğilimi olacak ki, ‘Tartışma’ üzerine düşüncelerini serdettiği kitabında Schopenhauer, şöyle der: “Kendilerini yönlendiren tek saik olduğu varsayılan hakikat merakı şimdi yerini kendini beğenmişliğin boş kuruntularına bırakmıştır; ve dolayısıyla şimdi kendini beğenmişlik uğruna doğru yanlış, yanlış da doğru görünmektedir.”(12) Savaş Kılıç, ‘Anlamın Gizi’ adlı kitabında ‘Yeni Tarama Sözlüğü’ne dayanarak ‘tartmak’ kelimesinin ‘çekmek’ fiiliyle ilişkisini kurduktan sonra “Tartışmak, aslında çekişmek demektir.” der. (13) Düşünceler onur meselesi yapılabiliyor. Bu eğilim insanın kadim psikolojik handikabı olacak ki, Sokrates bir tartışmada Gorgias’a “Sözlerini çürütmekten çekiniyorum” diyor. “Böyle bir şey yaparsam amacımın konuyu aydınlatmak değil de seninle ağız kavgası olduğunu sanmandan korkuyorum.”(14) Sonra ise susup dinlemekten, yeni sözlerle kendimi doğrultmaktan haz duyar oldum. Şimdi, yanlışımı bana fark ettiren sözden daha fazla heyecan veren az şey vardır. “Eleştirmek kadar, eleştirilmekten de hoşlananlardan biriyim. Hatta diyebilirim ki, düşüncemin çürütülmesini daha çok isterim; çünkü insanın kendini kötülüklerin en büyüğünden kurtarması, baş- kalarını kurtarmasından çok daha iyidir; çünkü, bence, insan için en büyük fenalık, onun, tartışılan konu hakkında yalan yanlış düşüncelere sahip olmasıdır.”(15) Adeta binyıllar öncesinden bizim adımıza da konuşur gibi olan bilge filozofun sözlerinden, varlığın sükûn bulduğu temel doğrularla, yöneldiği temel psikolojik eğilimlerin değiş- mediği anlaşılıyor. Özellikle ilk gençlik yıllarımın Malatya Fikir Sohbetlerinde ve hemen ardında Konya’da, sonrasında İzmir’de öğrenci arkadaşlarla veya kendimizce oluşturduğumuz sohbet toplantılarındaki istifadelerim düşüncemin ufkunu açmıştır. Yalnız kaldığım zamanlarda da çoğulcu, diyalektik düşünme biçimini alışkanlık edindim. Bu sohbetleri tam anlamıyla akademiye benzetirim. Sokrates’in ya da Platon’un Akademisine. Çok mu ileri gittim? Belki az sonra bu akademi meselesine de bir açıklık getirebiliriz. Hitabetle Kitabet Arasında Konuşma, Dil ve Hayat: Konuşmanın kültür oluşu yazıyla izah edilemeyecek ya da anlaşılamayacak kadar incelikli, geniş bir konudur. Çünkü o sadece sesle, sözcükler veya cümlelerle yapılan bir etkinlik değildir. Konuşmada kelimeler diğer unsurlar gibi bir ayrıntı bile olabilir. Kelimenin tınısı, vurgusu, tonlaması yanında jest ve mimiklerle, bakışımızla, bakışımızdaki sertlik, yumuşaklık, sıcaklık, soğuklukla kelimelere yüklediğimiz anlamlarıyla var olur. “Jest dili, yalnızca ihtiyaçları karşılarken, konuşma dili 11 Yıl: 17 • Sayı: 165 • Kasım-Aralık 2016 İnceleme Ernst Cassırer, age, s.22. İsmail Tunalı, Estetik Beğeni, s.103, Say yay. İst.1983. 9 – Roland Barthes, Collége de France’deki Edebiyat Göstergebilimi Kürsüsünün Açılış Dersi, s.46, çev. Mehmet Rifat, Semra Rifat, YKY yay.İst.2008. Henri Bergson, Düşünce ve Devingen, s.108, çev. Miraç Katırcıoğlu, Maarif Basımevi, İst.1959. Montaigne, Denemeler, s.208, çev. Sabahattin Eyüboğlu, 19. bas. İş Bankası yay, İst.2010. Schopenhauer, Tartışma Sanatının İncelikleri, s.57, çev. Ahmet Aydoğan, Say yay, İst.2011. Savaş Kılıç, Anlamın Gizi, s.38, İthaki yay, İst. 2003. Platon, Gorgias, s. 19, 457-e, çev. Mehmet Rifat, İş Bankası yay. İst.2006. Platon, Gorgias, s.20, (458-b) Maurizio Ferraris, İmgelem, s.91, çev. Fırat Genç, Dost Kitabevi yay. Ank. 2008. Ferman Salmış, Konuşma Estetiği ve Diksiyon, s.20, Armoni yay. İst.2011. Henri Bergson, Düşünce ve Devingen, s.108. Walter Porzıg, Dil Denen Mucize, s.62, çev. Vural Ülkü, TDK yay. Ankara 1995. Umberto Eco, Avrupa’da Kusursuz Dil Arayışı, s.93, çev. Kemal Atakay, Afa yay, İst. 1995. Hüsamettin Aslan, Epistemik Cemaat, s.11, Paradigma yay. İst.1992. Gadamer, “Hermenetuike”, Hermeneutik Üzerine Yazılar, çev. Doğan Özlem, s.15, Ark yay. Ank. 1995. Roland Barthes, Göstergebilimin İlkeleri, s.17, çev. Mehmet Rifat, Sözce yay. İst.1986. “Dilthey’da hermetiğin psikolojik temelini ‘yaşantı’ kavramı oluşturur. Dilthey daha sonraları yaşantı kavramını ‘ifade ve anlama’ kavramlarıyla birleştirmiştir.”(22) Dil varlığın evidir. Özüdür, asli boyutu, asli cevheridir. Dil sadece konuşmak için de değildir. “Dil sözün hem ürünü hem aracıdır./.. Çünkü her söz, bir bildirişimsel oluş biçiminde kavrandığı an dil olmuş- tur bile.”(23) İnsanlar dilleriyle sadece konuşmazlar, kendi dillerince susarlar. Her dilin, her kültürün bir susma biçimi de vardır. Bazen susmak konuşmanın en etkili biçimidir. Türkçe konuşmak demek, Türkçe inanmak, Türkçe sevinmek, Türkçe beklemek, Türkçe umut etmek demektir. İnsanlar Türkçe güler, Türkçe ağlar, Türkçe yaşarlar. Oturmanın, yürümenin, uyumanın Türkçesi vardır. O nedenle umudu, aşkı, düşü, düşüncesi, beklentisi, amacı olmayanların dili de olmaz. Veya o dil umut dili olmaz. Düşünce dili, sanat dili, sevgi dili, felsefe dili, estetik dili olmaz. Coşku dili, dostluk dili, barış dili olmaz. Yani hayatın dili olmaz. Bütün bu olmazlar arasında yolunu bulmaya çalışan hayat, trajik çaresizliğiyle öfkeye sığınır. Nefretle var olmaya çalışır. Ve elbette orada nefret dili boy verir, şiddet dili salınır sokaklarda. Dile, konuşmaya verdiğimiz önem, ancak konuşmanın taşıyacağı, konuşmayla taşınabilecek bir hayata duyduğumuz hasret ve hürmet sebebiyledir. Konuşmayı anlaşmanın işler ve işlek kanalı tutmamızın sebebi, sevgiyi, yardımlaşmayı, kardeşliği, paylaşmayı, paylaşıldıkça çoğalacak anlamı, iyiliği, güzelliği hâsılı varlığı güçlü kılmak içindir. Varlık ve hakikatle bağlarını zayıflatmış dil ait olduğu insanların içinde yokluk büyütür. Bu bizzat dilin tanrısal var ediliş sebebine aykırı bir durumdur. Dil ve varlık birlikte gelişir, birlikte güçlenirler. Hayatın denetimindeki dil, dilin gözetimindeki hayat canlıdır, sürekli kendini yeniler. Sanat da felsefe de bu ilişki aralığında var olur, serpilir. Sadece bizde değil tüm kadim hakikat arayışında konuşmaya dayalı dilin önemi büyüktür. Konuşma Antik dönemde felsefe yapmanın en sahih tarzıdır. Kadim felsefe bütünüyle konuşmayla özel terminolojisiyle retorikle yapılıyordu. ___________________ Claude Lévi Strauss, Yapısal Antropoloji, s.110, çev. Adnan Kahiloğulları, İmge yay. Ank. 2012. Doğan Aksan, Her Yönüyle Dil, C.1, s.65, TDK yay. Ank. 1990. Daha fazla bilgi için bkz: Merih Zıllıoğlu, İletişim Nedir? s.126-133, Cem yay, 2.bas, İst.1996. Ali Akay, Postmedern Görüntü, s.225, 2. bas. Bağlam yay. İst.2002. Gadamer, “İnsan ve Dil” Felsefi Fragmanlar, s.118, çev. ve der: Medeni beyaztaş, Efkâr yay. İst.2004. Ernst Cassırer, Kültür Bilimlerinin Mantığı Üzerine, s.22, çev. MilayKöktürk, Hece yay. Ank. 2005.

Paylaş

Bu Sayının Diğer Yazıları

NECİP FAZIL’IN ŞİİRLERİNDE AT / Bekir Oğuzbaşaran
AĞRI / Yusuf Şahin
OMURGAYI MUHAFAZA / Şeref Akbaba
KALABALIKLAŞAN RÜYALARIMIZ / Haşim Sönmez
YÜKSEKLERDEDİR DAMLALARIN GÖZÜ / İsmail Özmel
Tümünü Göster