İKSİR

97
Görüntüleme

-Gazoz kapağından mı çıktın oğlum sen. Var git işine! -Hani taşıyınca şeker verecektin? -Verdik ya oğlum. – Onlar sayılmaz ki. -Yemeseydin o zaman! … -Huu Bakkal Sezai! Babası yoksa sahibi de yok değil ya! Niye vermedin çocuğun şekerlerini! -Vallahi verdim Neriman Abla. -At değil ki yavrum bu, bildik insan yavrusu. Kesme şeker vermişsin, niye akide şekeri vermedin? … İki kocamış kız kurusunun mengene gibi kolları mandal gibi parmakları arasında, her sabah öpüle mıncıklana bu yaşa kadar gelmişti. Anası, babası evvelden vefat ettiğinden bizimkinin bakımı, çeyiz sandıklarının bir kıyısını artık kefen bezine ayıran, Kasap Necmi’nin iki kızına kalmıştı. Garibanlar koca yüzü göremeyip oğul oğulcak, torun tombalak da sevemeyince olanca şefkatlerini bu yavrucağa boca edip, kucaktan kucağa, ata tuta koca adam etmişlerdi. O da Neriman halası gibi hazır cevap olup çıkmıştı. Hiç altta kalmaz, lafı etiket gibi karşıdakinin alnına yapıştırırdı. Nazmiye biraz saf gibi ama ninnisinden tekerlemesine, koca karı ilaçlarından ilm-i hafiyenin efsunlarına, mübarek sanki antika dükkânı… Hele bildiği koca bulma tılsımları var ki evlere şenlik. Yola yola mahalledeki horozlarda tüy bırakmadı. Bir de gece yatarken giydiği tılsımlı entarisi yok mu, anlatmadan geçilmez. Gençliğinde bohçacının birinden yüklüce para sayıp almış. Kadının demesi; “Üç vakte kalmaz şöyle endamlısından mürekkep yalamış bir kısmet kapısına dayanacak, seni almadan şuradan şuraya gitmem” diyecekmiş. Üç gün çabuk geçmiş, ardından üç ay demiş o da tez gelmiş, belli ki üç yıl diye heveslenmiş… Nitekim Pencere kenarında otuz yılı da devirmiş. -Nazmiye giyme artık şu entariyi, daha vaktin üçü beşi mi kaldı. -Karışma ya kız abla, nasipse olur elbet. -Hakikaten kız ne kaldı şunun şurasında üç asır dediğin çabucacık geliverir. -Dalga geçme be abla. -Deme kız! Kuran’daki Ashab-ı Kehf’in kıssasını hiç duymadın mı? Mağarada bir yatıp kalkmışlar üç asır geçivermiş. Hani diyorum bizim kilere bir döşek atsak, nasılsa mağara gibi. Belki sana da olur ha… -Tamam, tamam ben yatıyorum. Siz de yatsıyı kılın da, bir an önce yatın. Oğlan, sabah erken kalkacak. He, abla söylemeyi unuttum, Sabriye yine sana erik kurusu yollamış. -Kız ben bu karıyı ne yapayım! Ah bir denk getirsem saçını başını yolacağım ama… -Ne oldu abla? -Kız görmüyor musun? Önceki gün dut kurusu, sonra incir kurusu, sonra da erik kurusu… Sözüm ona kız kurusu demeye getiriyor. -Sen de “Seni görünce aklıma geldi, karpuz alacaktım” diye söylemeseydin. O kadar insanın içinde ağırına gitti kadının. -Kız sen ne safsın. Senin kısmetini çaldığını ne çabuk unuttun. -Otuz sene oldu be abla. Artık daha lafı mı olur. 23 Yıl: 17 • Sayı: 165 • Kasım-Aralık 2016 Öykü -Sen karışma benim işime… Kilerde bal kabağı vardı, duruyor mu? -Ne yapacaksın? – Ters çevirip kafama takacağım, Allah Allah! Ne yaparım ben onu? Tabi ki Sabriye’ye yollayacağım. … -Anaa Neriman teyze sana kabak yollamış, ama çekirdeklerini tohumluk yapacağımm diye içini oymuş da yollamış. -Vay mürdüm eriği vay… Kız koş git Şükriye’ye anam varsa kızılcık kurusu istedi de. … -Kız Nazmiye oğlan yine yemeğe inmedi mi? -Bu gün de bir şey yemedi. Bir derdi var herhalde ama konuşmuyor ki -Kız bunun yaşı da geldi, kazık kadar adam oldu yoksa şey olmasın ha… -Yok, be abla öyle olsa söylerdi. Başka bir derdi vardır. -Yok, söyleyemez O, küçükken de hep içine atardı bilmez misin? Okulda sopa yiyince de böyle yapardı. -Eee ne yapalım? – Sen soru ver. Halası usulca kapıyı araladığında Kenan’ı camdan bahçeyi izlerken buldu. Öyle dalmıştı ki onun içeri girdiğini bile anlamamıştı. Omzuna dokununca birden sıçradı, sonra gülüştüler. Oğlanın beti benzi sararmıştı. Halasının sözlerinin yarısını duyuyor, yarısını duyamıyor gibiydi. Kadın divana oturup yüzüne gülümser bir ifadeyle bakarak: “Derdin büyük herhalde kuzum” dedi. Evet, Oğlanın derdi büyüktü de nasıl söylesindi ki. Kolay mıydı bunu söylemek. Halası bastırdı, çocuk nazlandı. Ama en sonunda düğümleri teker teker çözüldü. Oğlan bir türlü isim vermiyordu. Kadın daha da üsteledi, tam söyleyecek gibi oluyor sonra vazgeçip yüzünü pencereye dönüyordu. Dayanamadı, kalktı çocuğun yanaklarını buruşmuş ellerinin arasına alıp: “Ucunda ölüm yok ya oğlum söyle gitsin” dedi. Oğlan halasının gözlerinin içine bakarak: “Dilek” Dedi. Kadının gözleri ardına kadar açıldı: -Hangi Dilek? -Sütçü Sabriye’nin kızı Dilek… O anda üst kattan güm diye bir ses işitildi. Neriman heyecan içinde yukarıya çıktığında Nazmiye’yi boylu boyunca yerde uzanıyorken buldu. Olan biteni anladığında o da Nazmiye’den farklı bir tepki vermemişti. Koca dünyada başka kimse mi kalmamıştı. O akşam hiçbiri yemek yiyemedi. Evin neşesi birden kaçmıştı. Ertesi gün kuşluk vakti evde bir hareketlenme görüldü. Ayda bir defa üşene üşene pazara çıkan iki kardeş telaş izinde apar topar hazırlanıyorlardı. O gün akşama kadar hoca hoca dolaştılar. Artık devir değişmişti. Kimse onların istedikleri türden bir şey yapmadığı gibi bir de çuvalla laf işitmişlerdi. En son umutsuzca Halil hoca diye bir pir-i faninin evinin önüne getirdi onları ayakları. Gerçi önceden öğrendikleri kadarıyla o da böyle işler için gelenlere çok kızar, bazen de kapı dışarı edermiş ama “ne yapalım son umut” diye kapının tokmağını tıkırdattılar. Kapı açılınca önce hanımı çıktı, başta ona dertlerini anlatılar, ama istedikleri şeyi açık etmediler. Güya bu mevzuda fikir danışmaya gelmişlerdi. Sesleri işiten Halil hoca onları kabul etti. Lakin ne istediklerini de derhal sezmişti. Bozuntuya vermeden dinledi. Sonra karşısındaki iki ihtiyara bakarak: “Çok mu seviyorsunuz bu çocuğu” diye sordu. -Bizim Dünyada başka kimi kimsemiz yok hoca Efendi. İşte hepi, topu bu çocuk… -Aslında bir çaresi var ama yapabilir misiniz bilemem? -Yaparız hocam, sen ne dersen harfiyen yaparız. -Şimdi bu kız edepsiz değil mi? -Evet -Anası da arsızın biri… -Evet hocam. -Vallahi işiniz çok zor? -Neden hocam? -Önce Sabriye kadının yaptığı yedi çeşit yemek lazım. Bulup getireceksiniz. Sonra size gönlünden kopup verdiği üç hediye getireceksiniz. Ama isteyerek verecek ona göre. Yıl: 17 • Sayı: 165 • Kasım-Aralık 2016 24 Öykü -Erik kurusu olur mu? -Olmaz hocam ben biliyorum. Biz başka buluruz. -Sonra, gece yarısından sonra bu kadının evinden alacağınız bir bardak su lazım. Bu suyun içine kadının halı- sının tozu karıştırılıp onun tavuğuna içirilecek. -Eee. -O tavuk yumurtlayınca, yumurtayı kadına yedireceksiniz. Tavuğu da kesip bana getirin. -Hocam bu karının tavuğu yok ki? -Orasını ben bilmem, bulun bir tane. -Tamam. Başka bir şey var mı hocam? -En önemlisini sona sakladım. -Nedir hocam? -Bu kadının kırk günlük abdest suyunu biriktireceksiniz, Sonra bunu onun ineğine içireceksiniz. -Sonra sütünü Sabriye içirip ineği size mi getireceğiz? -Yok, sütü siz içip, Sabriye’yi bana getireceksiniz. -Kesecez mi? -Kız Sabriye gelecek diyor duymadın mı? -Bunları hazır edin, size bir iksir yapıp vereceğim… -İnek ne olacak? -Taktı ineğe. Kalk kalk hadi gidiyoruz. Biz bunları hazır eder geliriz hocam. Eve dönmeden pazardan bol yumurtalısından bir tavuk almayı da ihmal etmediler. Vardıklarında akşam olmuştu. Kenan ayaklarından tuttukları tavukla salına salına gelen halalarını görünce meraklanmıştı. Sormadan edemedi ama “Pazara gittik” deyip geçiştirdiler. Ertesi gün mutfak köşelerinde yapılacakları konu- şarak akşam ettiler. Bu tavuğu Sabriye’ye nasıl kabul ettireceklerine bir türlü akıl erdirememişlerdi. O gece yarısı Neriman gizliden Sabriye’nin bahçesine girip tavuğu oraya bırakıp geldi. Ama sabah bir patırtı koptu ki, tüm mahalleli ayağa kalkmıştı. Sabriye’nin bir elinde tavuk, öbür elinde satır bunların evinin önünde bağrışıp duruyor. Meğer hayvancağız kendini bahçede boş görünce ne kadar marul, ıspanak varsa hepsini didiklemiş. O da soruşturunca “ bu tavuk geçen Neriman’ın elindeki tavuğa benziyor” demişler. Neriman baktı tavuğu kesecek alel acele pencereyi açıp sabriyeye seslendi: -Kız Sabriye, madem senin bahçeni battal etti, al tavuk senin olsun. Kesip de ne edecen. Et tavuğu değil ki o. Yumurta tavuğu. Bu teklif Sabriye’nin aklına yatmıştı. Tavuk elinde homur homur ede ede evine kadar yürüdü. Büyük badire atlatmışlardı. Hem kavga olmamış hem de tavuğu kabul ettirmişlerdi. Şimdi sıra gelmişti hediyelere. Bunun da tek yolu vardı: -Şışt, Dilek gel buraya güzel kızım. Bak bu lokum Safranbolu’dan geldi. Komşu hakkıdır diye birini size ayırdık. Anana da selam söyle. -Ne gerek vardı Nazmiye Teyze. … -Dilek… Yavrum az gelsene, geçen bohçacı gelmişti bir elbiselik de size alıverdik. Annene selam söyle emi. -Ay niye zahmet ettiniz Neriman abla. … -Dilek. Al bu yufkaları annene götür. Ramazanlık yaptırıyorduk aklımıza düşüverdiniz. Siz bu sene yufka açmadıydınız değil mi? -Biz açmadıydık ama anneme söyleyeyim de size yardıma geleyim. -Zahmet etme kızım, zaten bitti. -Aaa ne zahmeti. Ben hemen geliyorum. Üç hediye işi tamamdı. Önce kiraz reçeli geldi, sonra yün çorap, en son da el emeği kırmızı bir hırka. Ama kadın hala işkilliydi. Bu işe akıl sır erdirememişti. Oğlan da şaşkın bir vaziyette bu değişimin efsununu 25 Yıl: 17 • Sayı: 165 • Kasım-Aralık 2016 Öykü çözmeye çalışıyordu. Galiba halaları sırf onun için aradaki husumetten vazgeçmişlerdi. Sırada bir bardak su ile halının tozu vardı. Yemekler bozulmasın diye en sona saklamışlardı. Gündüzden haber yolladılar. Akşam oturmasına Sabriyelere gidilecekti. Ömürlerinde ilk defa Sabriye’nin evine gireceklerdi. Birbirlerini ite kaka kendilerini kapının eşiğinde buldular. Akşam ezanı okundu okunacaktı. Sabriye onların geleceğini bildiğinden herifi kahveye yollamış, erken gelme diye de tembihlemişti. Bir saat kadar suskun suskun oturdular. Başka zaman olsa durmaz kalkar giderlerdi ama gidemediler. Sonra Dileğin araya girmesiyle tavuktan bir bahis açıldı, yürüdü gitti. İki taraf da birbirini kırmamak için nezaket içinde konuşuyorlardı. Gece yarısına kadar sağdan soldan epeyce konuştular. Vakit gece yarısını geçince Neriman bir bardak su istemişti ama bu suyu Nazmiye’nin löpürt diye içeceğini hiç akıl edememişti. Ardından bir bardak daha istediler. İkinci bardak gelmişti ama sehpanın üzerinde dakikalarca içilmeden durunca dikkat çekmişti. Bu defa da Neriman içmek zorunda kalmıştı. Başarısız bir operasyon neticesinde salana sallana evlerine döndüler. Birkaç gece bekledikten sonra Neriman güyümü kaptığı gibi komşusunun kapısına dayandı Dediğine göre evde içmeye su kalmamıştı, kuyu da kirlenmişti. Kadın düşünmeden güyümü doldurduğu gibi sabah Kenan’ı yolla da bidonları bizim kuyudan doldursun demişti. Neriman halı işine de kolay bir çözüm getirmişti. Madem kuyunun suyu içilmiyordu bari halılar yıkansın dı. Dileğe haber yolladılar Anasıyla beraber ne kadar halı kilim varsa bizimkilerin avlusuna yığıldı. İmece usulü iki evin halıları da aradan çıkmıştı. Tabi, Neriman halıların tozunu almayı ihmal etmemişti. Tavuğa su vermek işin kolay yanıydı ama o yumurtayı isterken biraz yüzü kızarmıştı. Hiç beklemediler ertesi gün Sabriye’yi kahvaltıya çağırıp yumurtayı ona yedirdiler. Buraya kadar iyi gitmişti işin güç kısmı buradan sonra başlıyordu. Sabriye namaz kılmıyordu ki abdest alsın. Önce dileği çağırıp sana namaz abdest öğretip Kur’an çalıştıralım dediler. Sonra kızı gidip anasını ikna etti, artık her akşam onlara gelip beraberce Kuran çalışıyorlar, namazları da orada kılıyorlardı. Abdest suları da her akşam birikiyordu. Allah Yardım etmiş en zor kısmı en kolay oluvermişti. Sonra nedense bir hafta hasta oluverdiler yedi gün yemekleri komşudan geldi. İneğin sütünü içtiler, tavuğun tüyünü yoldular, sıra gelmişti Sabriye’yi hocanın yanına getirmeye, ama ikisinin de içi rahat değildi. Aslında dilek gül gibi kızdı, Meğer Sabriye de aslında otuz yıldır bildikleri Sabriye değilmiş. O akşam son defa Sabriye’nin evini ziyaret ettiler ama bu defa yanlarında Bakkal Sezai’de vardı. Ertesi sabah Sabriye’yi de duasını alacağız diye ikna edip ellerinde tavuk Halil hocanın huzuruna çıktılar. Neriman daha hocayı görür görmez: “Allah müstahakkını versin hocam, sen iksiri bilmeden bize yutturdun.” Dedi. Halil hoca gülümsedi. “Muhabbet iksiri tatlıdır” dedi -Sözlediniz mi? -Yok nişanladık. Hocam kusura bakma ama bu tavuk ne olacak. -Eh siz hiç adet bilmez misiniz? O da benim düğün davetiyem…

Paylaş

Bu Sayının Diğer Yazıları

NECİP FAZIL’IN ŞİİRLERİNDE AT / Bekir Oğuzbaşaran
AĞRI / Yusuf Şahin
OMURGAYI MUHAFAZA / Şeref Akbaba
KALABALIKLAŞAN RÜYALARIMIZ / Haşim Sönmez
YÜKSEKLERDEDİR DAMLALARIN GÖZÜ / İsmail Özmel
Tümünü Göster