ROMANIMIZDA ANADOLU İNSANI

36
Görüntüleme

Roman başka bir dünyanın başka bir iklimin başka bir toplumun eseri. Daha zavallı bir dünya, daha dişi bir manevi iklim, daha geveze bir toplum. Bir buhranın, bir uyuşmazlığın, reelle ideal arasındaki nisbetsizliğin çocuğu. İctimai bir sıhhatsizlik, bir tedirginlik alameti… İnanan bir toplumda pürü- zleri yok edilmiş bir toplumda hayali çözüm yolları aramaya ihtiyaç duymayan bir toplumda romanın ne işi var. Osmanlı Osmanlı kaldıkça Batı romanını anlayamazdı.’ CEMİL MERİÇ Biz Kitabî ümmetiz. Bizim dinimizin düşüncemizin temelinde Kelam vardır. Varlığın temelinde Kelam vardır. Varoluş tarzımızı düşüncelerimiz hayallerimizi umutlarımızı dil’le dile getiririz. Düşünmemizi mümkün kılan şeyin ta kendisi dil. Bu sebeple dili düzeltmek düşünceyi düzeltmek. , dildeki her türlü bozulma varlığa bakışın bozulması demektir. 1900-1950 Batı’da roman, burjuva sınıfının doğuşu ve ferdiyetçiliğin gelişimi sırasında yavaş yavaş şekillendi. Bizde ise hiçbir tarihi toplumsal şartın etkisi olmaksızın Batı ne güzel yazıyor, biz de yazalım ile taklid ile çeviri ile doğdu. ‘Şekspir, Molyer, Rasin, Şiller Göte’nin manzumelerini okuduktan sonra leyleklerin Mecnun’un başında yuva yapması Ferhad’ın dağları yarması kabilinden kaba ve çocukça hikâyeler yazmaya kim tenezzül eder’ diyordu Şemseddin Sami. Namık Kemal ise, ‘Bizim hikâyeler roman değil, kocakarı masalı’ diye yakınıyordu. Yine de ilk romancılarımız, dönemin siyasi toplumsal dertleriyle uğraşan insanlardı; tabiatıyla roman, tarz ve işlev olarak toplumsal olaylardan etkilendi. Halk hikâyelerinin, meddah hikâyelerinin ana dokusundan da kopamadık kolay kolay. Namık Kemal’in İntibah’ının bile 17.’da Tıfli’ye ait Hançerli Kadın adlı meddah hikâyesinin izlerini taşıdığını gösterdi araştırmalar.Halkı eğiteceğiz, bu böyle olmaz dediler; sokakta çarşıda herkes gazete okuyacak dergi karıştıracak dediler. Çünkü Batı’dan ithal edilen aydınlanma felsefesi gereği halka yönelmek, cehaletle savaşmak zorundaydılar. Tabi her birinin görüşleri, yoğurt yiyiş tarzları da farklıydı ama İslam’ın manevi değerlerinin üstünlüğüne inanç noktasında birleşiyorlardı. Bu doku birliğini Hüseyin Rahmi’nin romanlarına kadar ilerletebiliriz. Ahmet Mithat Efendi’nin kahramanları ‘halkı eğitmek’ amacıyla muvazzaf olsa da sevimlidir, cana yakındır, geleneklere bağlıdır ve daha bir ‘halk’tandır. Hüseyin Rahmi karakterleri ise Anadolu’ya uzanmamış olmakla birlikte Şıpsevdi, Hakk’a Sığındık, Üç Fakir Genç Haydut, Dünyanın Mihveri Kadın mı Para mı’ hepsinde, Türk köylüsünün sömürüldüğüne, emek ve sermaye meselesine, sosyal adaletsizliğe ilk işaretlerle dolu uzun cümleler kurarlar. Sığı bir materyalizme dayalı sol görüşlülüğün romanda ilk temsilcileri de onlardır. Kahramanların diliyle dile getirilen dünya görüşü çok farklılaşmıştır artık. Filozof Hikmetullah, siyasi toplumsal ekonomik bütün dertlerin halk yığınlarının bilgisizlikten kurtulmasıyla mümkün olacağına inanır ama ne yazık ki insanın/halkın mayası bozuktur ve doğru söze eyvallah etmezler. Deli Filozof’ta, dinin ve Tanrı’nın insanları disiplin altında tutmak için icat edildiği ispatlanmaya çalışılır. Romanın vazifesinin sadece kötüyü göz önüne sermek olduğuna inanan bir zihniyetin mahsulü olmakla birlikte çok az romanda ras-tlanan bir canlılık ve mahalle havası vardır Hüseyin Rahmi romanlarında. Türk romanının ilk 25 yılına baktığımız zaman, olay örgülerinin kadın kahramanlar üzerine kurulduğunu görüyoruz. Çünkü toplumda aşağılayıcı durumda bulunduğuna inandıkları, fikirleri sorulmadan evlendirilen, cariye olarak alınıp satılan onlardı. Fransız romanlarını çok beğeniyorlardı ama bu kadın tiplerini Batı’dan alamazlardı. Batı romanındaki gibi masum kızı baştan çıkaran çapkın erkek kahramanlar da kullanamazlardı. Bizde olsa olsa sevişen iki genci ayıran ana baba veya kıskanç sevgili tiplemeleri kullanılabilirdi. Taaşşukı Talat ve Fıtnat’ta Fıtnat, Sergüzeşt’te Dilber, Zehra’da Sırrıcemal, İntibah’ta Dilaşup masum kurban kadın tiplemelerine renk verirken, İntibah’ın Mehpeyker’i , bir yönüyle Zehra ve Rum kızı Urani aşk için rakibelerini öldürebilen karakter yapılarını örnekliyorlardı. Dikkat edilirse, toplumsal dertlere temas etme, mümkünse çözüm arama gayesine hizmet etmesine rağmen, ne ilk romanlarımızda ne de roman tekniği açısından daha yerleşik sonraki örneklerde yaşayan hayatın içinden çıkmış karakterlere rastlarız. Düşünce kalıbına dökülen toplumsal dertlere yönelik bildiri-romanlarda da bu böyledir; kişiler arası ilişkileri dolayısıyla ferdin iç dünyasına dönük dramatik romanlarda da bu böyledir. Bizde, karakter imalinde tabir yerindeyse bir ‘köksüzlük’ bir yerini bulmamışlık vardır. Pek çok yönüyle türünün özel bir örneği olan Aşkı Memnu’yu alalım; toplumdan kopuk bir yalının içinde geçer. Bu köşk İstanbul’da değil, Paris’te Londra’da olsa da romanın kurgusunda hiçbir aksama olmazdı. Çünkü karakterlerinin hiç birinin ayağı kendi ülkesinin toprağına değmemektedir zaten. Yazarı böyle olmasını istemiştir çünkü. Bu Türkiye’nin gerçeğinden bağımsız daha ‘genel’ daha ‘evrensel’ karakterler, yazarın ilişkilerine yoğunlaşmayı arzuladığı toplumdan soyutlanmış şahıs tiplemeleri için uygun bir zemin oluşturmaktadır. Sinekli Bakkal’ı alalım, yine özel güzellikleri olan bir romanımız olarak; kadının üstün özelliklerini, gücünü, ahlak anlayışının getirdiği soylu davranışlarını kanıtlama amacı, yazarın biraz da kendi olan kadın kahramanlar; Geleneklerine bağlı hem de asrî olabilen kadın karakterler Türk okuruna taze bir ruh teklif ediyor, felsefi yaklaşımlarlatoplumun dertlerine derman arıyor; hepsi güzel. Tanpınar, Rabia’yı Tevfik’i Selim’i ‘yerli’ olarak görüyor; bu da kabul. Fakat yazar muhayyilesinde Doğu ile Batı’yı zoraki şekilde evlendirir; ne Rabia ne Peregrini Türk toplumunda rastlayabileceğimiz kişilerdir. Yazar, bu pek az ortak noktası bulunan iki insanın/olgunun intibak etmelerini sağlayıcı önermeler sunmakta da son derece pasif davranmıştır. Cemil Meriç’in ifadesiyle ‘reelle ideal arasındaki nisbetsizliğin çoçukları’nın bir örneği de Rabia ve Peregrini’dir. Derde derman sunma konusunda da samimi bir yerlilik görmeyiz romanda. Bir yanda ‘Asırların kurduğu müesseselerin köklerini sarsan meşrutiyetin yıkıcılığını göstermek’ istenirken, öte yandan kendimize en yakın bulduğumuz karakterler –mesela Tevfik- meşrutiyetin ilanı sayesinde özgürlüğüne kavuşur ve sürgünden döner. Dolayısıyla başıyla ve sonuyla kendi romanımızda kendimizi tam manasıyla yansıtabileceğimiz ‘yerli’ karakterler bulmak kabil olmaz. Türk romanında Anadolu insanının karakterini arıyoruz… Berna Moran, 1950-1975 arasındaki eserleri ‘Anadolu Romanı’ olarak ele alıyor. 50 yıl, doğru veya yanlış anlaşılmış bir Batılılığı konuşmuşuz. Budala ve zavallı Felatunlar, Bihruzlar, ahlaksızlık dolandırıcılık vurgunculuk aşamalarından geçerek işi işbirlikçi vatan hainliğine kadar vardırmışlar. Netice olarak şunu söyleyebiliriz: Anadolu romanında hâkim unsur eylemdir. Ezen/ezilen çatışması üzerine kurulan bu romanlarda eylem, karakter yapılandırılmasıve felsefi görüşlerin önüne geçer. Ezmek, hem sömürü hem şiddeti içerir. Bunun için başkaldırının da silah ile olması gerekir, çünkü ezilenin hakkını arayacağı yasal yollar tıkalıdır. Bu durum, hareketli olay örgülerine sahip romanların teşekkülüne zemin hazırlamıştır. Ezilen ve sömürülen insanın en baskın derdi, yoksulluk ve açlıktır; doğal olarak ‘eylem’ romanda bu sıkıntı ile birlikte var olur. Anadolu roman modeli, ‘İlk durum+eylem+birincinin zıddı olan son durum’ şeklinde denklemleştirilebilir. Bu kalıp geleneksel formların yapısına da uygundur. Açılımı ise, kıtlık, mücadele ve bolluğa erişmedir. Yukarıda zikredilen romanlar içerisinde sadece İflahsızın Yusufu’nun hikayesi ferdi düzeydedir; diğerlerinde ise toplumsal seviyede genişleme ve yükselme anlatılmaktadır. Anadolu romanının ikinci kalıbı, kahramanın sevdiği insanı kurtarma motifi üzerine kuruludurKadın üretkenliği doğurganlığı temsil ettiği için yine ‘bereket’ kavramıyla ilgilidir. Sadece münekkitler değil, psikologlar sosyologlar antropologlar, romanlardaki bu kıtlıktan bolluğa geçiş ve yeniden doğuş kalıplarının kullanılma sebepleri üzerinde durmuşlardır. Bunlar, insanların ortak bilinçaltında varlığını sürdüren sembollerdir, bunun için de ebedidirler. Fakat edebiyat sahasına geçerken bu kalıpların çoğu okuyucunun zevkine hitap etmeyebilecek dini ve ilmi yönlerinden sıyrılarak yeniden yapılandırılırlar. Eylem ayağının ağır bastığı Anadolu romanında, yüzyıllar boyu süzül- üp gelmiş ve tesirleri denenmiş bu kalıpların önemli bir rol oynadığını görüyoruz.Birinci dönem romanımızda ana kadro Doğu ve Batı’yı temsil eden kişiler iken ikinci dönem Anadolu romanında yerlerini Ezen ve Ezilen sınıfa bırakır. Ezilen için iki seçenek vardır: Kurban veya asi olmak. Yaygın sınıf kurban ana karakter ise kurbanlar arasından çıkan bir asiye dönüşür. Bunun için başkişinin romanlardaki ilk ve son konumu farklıdır. Zavallı bir köylüden isyan bayrağını çekmiş bir asiye, aynı zamanda bir eşkıyaya dönüşmüştür. Ve fakat bu ‘soylu vahşiler’ karanlık güçleri ortadan kaldırarak bolluk getiren birer ‘kurtarıcı’dırlar. Kurban statüsünden asi konumuna geçen karakterler ahlaki açıdan değişmedikleri gibi inançlarını ve görüşlerini de değiştirmezler. Birinci dönem romanda olay örgüsüne hâkim olan unsur ise karakterin ahlaki ve fikri dönüşümüdür. Romanda karakterlerin iç dünyası önem kazandıkça dış çatışma iç çatışmaya dönüşür.Bihter, Handan Mümtaz… Hep ruhi çatışmaya düşerler. Anadolu romanında ise kişilerin iç dünyası pek önemli değildir, çünkü yazar karakterden çok eylemin hakim olduğu bir olay örgüsüne bel bağlar. Çatışma, geleneksel edebiyatta olduğu gibi ezen/ezilen arasındaki dış çatışmaya döner yeniden. Anadolu romanında birinci dönem romanındaki mekanlar da değişir tabiatıyla. Kahramanlar Fatih-Harbiye hattından köy kasaba ve yabani doğanın kucağına inerler. Dünya edebiyatında köy, masumiyet erdem ve yapmacıksız doğal hayatın yurdu kent ise, para hırs ikiyüzlülük yapaylık ve ahlaksızlık meydanı iken Anadolu romanında bu idealize edilmiş tablodan uzaklaşır; çünkü gerçekçi bir yaklaşımla canlandırılmıştır. Yoksulluk, cehalet ilkel hayat şartları ve sömürünün hüküm sürdüğü bir yerleşim alanıdır. Kasaba ise egemen sınıfın güç merkezidir. Köy, yabani doğa ile kasaba arasındadır. Özgürlük ve güven ise ancak yabani doğadadır. Onun için Anadolu romanının esas oğlanları hep doğaya sığınarak kurtuluş aramışlardır. Kemal Tahir’e kadar ana karakterler, ‘Ferman padişahın dağlar bizimdir’ derken, Kemal Tahir ferman sahibinden yana tavrını belli etmiştir. Netice olarak Anadolu romanında karakterler, çevre ve hayat şartlarının gerçekçi sahasında mitos kaynaklı olay örgülerinin gergefinde işlenip başkaldırı esaslı bir mücadele tarzı sergileyerek ölüm, kıtlık ve kötülük karşısında iyinin bolluğun ve hayatın zaferini dile getirmişlerdir.

Paylaş

Bu Sayının Diğer Yazıları

NECİP FAZIL’IN ŞİİRLERİNDE AT / Bekir Oğuzbaşaran
AĞRI / Yusuf Şahin
OMURGAYI MUHAFAZA / Şeref Akbaba
KALABALIKLAŞAN RÜYALARIMIZ / Haşim Sönmez
YÜKSEKLERDEDİR DAMLALARIN GÖZÜ / İsmail Özmel
Tümünü Göster