hocam Cahit KOYTAK’a

239
Görüntüleme

Naralarını hançerlerinde saklayıp yaşıyordu gölgeler balkonlarına yaslanarak ve bir çok yüzleri vardı
ay ışığında fark ediliyordu daha çok yalanları
biz ise şiirleşip yitiyorduk gözlerimizde
gölgeleri hikmet sanan şanımdı
daha belarusa ulaşamayan yaşım filiz saçlarım yakut
gülüşüm tomurcuklanıyordu al al yüzümde işte illetim bu
ve hercailiğim de bundandı benim
pusuda gölge sıcak ve deli
kanımda Endülüs’ten kalma bir akşam üstü
gözlerim kıpkızıl grup
ve grup şahdamarımdaydı
ben hicaz
ben açelya
ben nazenin ney
ve bir kısrak tay
geldim bir tekmil vur başımı
hocam
ben ki kırkikindilerden geçip hercümerç
dizlerini ve dirseklerini kanatarak elleriyle öyküler yeşerten bir Leyla iken / hala suçum omzumdaydı
ve yüreğim ağırdı, ağrıyordu ve çılgın bir fişek gibi daldım karanlıklara
ve ben ki omuz başından battım içine yarin kıpkızıl öyle ise
niye hep güldüm / ta ki
yüzüme vurdular gülüşümü
niye donsun istendi gülüşlerim
niye uzaklara gidince içti damarlarım bembeyaz
suları
baygın akışlarda
niye taradım saçlarımı
niye yeşillendim böyle ince ince
niye bu alevden fırtına içimde
hocam
Uhud’da
Talha bin Ubeyd kökünü kuruttu söz’le ağzımızın ve parmaklarımızın hiç birimiz ihanet etmedik yani

sadece
bizim bilip de yaşadıklarımız çoğalttı efendilerimizi
ve böylece ne yana döndükse yarısı arkamızda kaldı her şeyin yani
okuduk koptuk sevdik koptuk yaşadık koptuk hocam
ve ben ki gelip durdum önünde narin
yüzüm öyle renk renk beytiden önce
iç içe bir ruh tufanı özlemler ve ben ki bunca sevdim nurun nara dönüşü kıvamında sevildim
al bizi de yıka, kefenle hocam
dilim ucuz örüyor hep aşka özgü kelimeleri yasak bildin, baktın yüzüme vurmadın akla elbiselerimi toz ve anladın kir, pas, kangren kes ve göm beni hocam
ben isem onu örtündüm yutkunup eritti beni içinde gizleyip sunduklarımı bilenin adıyla sınandım, bilendim
tutunarak kitapların kanadına, kitapların aşkına
kitap’ın aşkına
gittim, gittim
uçurumlara yağa yağa
başımı
önüne attım toplayarak uçurumlardan
şimdi dirilerin susup ölülerin konuştuğu bir yerdeyim tam grup vakti yaktığı bu şehrin külünden doğdum
şimdi / yani şimdi, yani ağzım lâl dilim lâl halim lâl
sığındım var edene içimde yarim de lâl

diği eski bir dostunu gönmüşçesi­ne, heyecanla bana eski İstan­bul’dan bahsediyordu.
Bir gün Şirket-i Hayriyye müdürü Boğaz’da çalışan bir vapur kapta­nına sık sık gecikmesinin sebebini sormuş. O da: “Efendim, Çengel­köy’ün zerzevatı, Kuzguncuk’un haşeratı, Beylerbeyi’nin teşrifatı bir türlü bitmiyor ki vaktinde ge­lebilelim. Vapur Beylerbeyi’nde is­keleye uğrayınca herkes birbirine
–  Efendim, rica ederim, buyurun.
–  Estağfirullah zât-ı âliniz buyuru­nuz.
–  Hâk-pâyinize fazla iltifat ediyor­sunuz… diyor. Hal böyle olunca vapur tabi ki gecikir.
Bir zât çocuğunun sahaf amcanın babasından hat dersi almasını isti­yormuş. Konuyu hattat amcaya açmış, “Ama önce başkasına göndereyim de eli kırılsın.” de­miş.” Aman”, demiş hattat am­ca, “Eli kırılmadan gönder, kırıl­dıktan sonra tedavi kabul et­mez.”
Kaç saat o sahafta oturdum bil­miyorum. Ecdadımızın ne kadar zarif olduğunu ispatlayan bu hatı­raları dinlerken saatleri de, yılları da, yüzyılları da karıştırmışım. Gözlerimi açtığımda bir de ne gö­reyim; elimde İsmet Gülnihal’in ‘Hokka Gibi’ isimli kitabı, uyuya­kalmışım. ■

Paylaş

Bu Sayının Diğer Yazıları

ikindi vakti / Celal Türk
hocam Cahit KOYTAK’a / Ferman Karaçam
zurnanın ölümü / Mehmet S.Rindokur
zamanın dışına çıkmak / Bilal Kemikli
yaz okumaları / İsmail Bingöl
Tümünü Göster