On Üçüncü Ay – III

Gri renkli bir vehim zembereksiz akışlar
Yitip giden sen misin yoksa bir hayâlet mi
Meçhulün pençesinde kıvranırken bakışlar
Aynada ki yüz kimin neden gözlerim mavi”

Aylardan Kasım, bir hafta sonuydu…
Ağaçlar yapraklarını rüzgârın kollarına bırakmış, sokaklar hazanın raksını yaşıyordu. Serap sessizliği dinliyordu. Sessizlik; Serap’ın içine, fa ile si gibi, ötre ile esre gibi, ateş ile su gi­bi, med ile cezir gibi büyüyen bir çığlık armağan ediyordu. Henüz ismini bile bilmediği biri­nin, kâh gülümsetiyor, kâh korkulara sürüklüyor olmasına şaşırıyor, öteliyor, Selim’in şir­ketteki hırçın hatta kaba tavırlarına rağmen onu aklından çıkaramıyordu. Gözü de, kulağı da telefonunda, çalmasını bekliyordu.

Evin tüm ışıklarını yakmış, dizlerini göğsüne çekip, koltuğunda, bedeni bir cenin hâlini al­mış öylece oturuyordu. İçindeki çığlığı dinliyordu sonra. Elleri üşüyor, heyecanlandığında hep üşüdüğü gibi, heyecanını sorguluyordu. Üşüyen ellerini bir fincan sıcak papatya çayına teslim ediyor, nafile.. Elleri ısınmıyordu. Telefonu çalmıyordu. Şirkette unutulan çanta tek umuduydu .

Saatler 19:10’u gösteriyor, hava çoktan kararmış olduğundan, gece uzadıkça uzuyordu. Ne yapsa, yetinemiyor, sakinleşemiyordu. “En iyisi atölyede biraz çalışmalı” diyerek, şövale üzerinde duran boş tuvalin karşısına geçti Serap. Terebentin kokusunu oldum olası sever­di. Fırçayı eline aldı, bir süre öylece kaldı. Hissedişlerinin resmini yapabilmeyi diledi. Hızlı fır­ça darbeleriyle ağrıyan kolu onu durdurduğunda, karşısında ki kocaman tuvali sadece beyaza boyadığını fark etti. Bu onun aydınlığı idi. Sonra bilinmezliğin rengini aradı boyalar arasında. Meçhulü kovaladığının farkındaydı. “Elimde değil” dedi seslice. Elinde olamayışı “Bu aşk olmalı” dedirtiyordu. Meçhulün rengini bulamadı. Ya da içini alt üst eden, bir din­gin bir coşkun, bir hırçın iniş çıkışlara acemi olduğundan, henüz bir renk seçemiyordu. “Dı­şarı çıkmalı, rüzgarın hırçın elleri beni kendime getirir belki” diye mırıldandı.

Pardösüsünü alıp, sokağa attı Serap kendini. Evlerin ışıkları yanıyordu. Çocukluğunda, bu sokaktaki evlerin avizelerini görmediğini, bilmediğini fark etti. Eskiden tül perdelerin altı­na çekilen kalın goblen perdeler evleri sarar, sarmalar ve saklardı diye düşündü. Pencerele­ri dolaştı gözleri. Bir pencerede, ışıl ışıl parlayan avizeden, ışık sokağa taşıyor, diğer pence­reler arasında ilk fark edilen oluyordu. Bir türlü anlaşamadığı Pelinlerin dairesiydi bu. Bir başka pencerede loş bir ışık yanıyordu. Çoğu evlerin perdeleri açıktı. Karşı apartmanın ikin­ci katında, pencere önünde, iki eli arasına başını almış bir erkek oturuyordu. “Mimar Mehmet yine düşünüyor ve muhtemelen yine yazacak” diye düşündü.

Mehmet’den Kaç aşk mektubu aldığının sayısını hatırlamıyordu Serap. Birlikte büyümüşler­di. İkisi de o sokakta gözlerini dünyaya açmıştı. Aynı sıraları paylaşmış, birlikte kaflik oynayıp, bisiklet turları yapmışlardı. Yine aynı üniversitenin ayrı bölümlerinden mezun olmuşlar, Serap Mehmet’ in varlığından daha düne kadar hep güç almıştı. Güven demekti Mehmet, dürüstlük demekti, dostluk demekti Serap için. Aynı yaşta olmalarına rağmen, hep koru­yup kollardı Mehmet Serap’ı. Severdi Mehmet’i. Ama aşk gibi değil. Aşk Serap için; alış­kanlıkla aynı mecrada akmayan, yüreğinin parmak uçlarında atışını hissettiren, bir anlam taşıyordu. Adımlarını aklı ile atmak, ritmini yüreği ile sağlamak demekti. Aşk bilindik bir akış değil, sürpriz akışlar armağan etmeliydi. Bu armağanlarla coşmalı, heyecanlanmalı keşfi tamamlanmamış bir ülke gibi izlemeli ve izlenmeliydi. Hem kendisinin ve hem de sev­diğinin haritasının çizimi tamamlanıncaya kadar yaşananlar aşkın hediyesi olmalıydı. Sonra­sında şefkate, sevgiye, saygıya yaslanıp yaşardı. Yüreğinin varlığını hesaba katmışlığı ola­caktı böyle bir sevda Serap için. Tam yaşamaktı, aklı, yüreği ve bedeninin varlığını hisset­mek. Yaşadıkları bu üçlü sacayağını tamamlamadığında eksik kaldığını, bir başına ailesin­den ayrı yaşarken fark etmişti. Aklı ile çalışıyor başarıyor ve sosyal olarak ayakları üzerinde duruyordu. Babasının dediği gibi; “Dimdik.” Bedeni sağlıklı ama kıpırtısızdı bu dimdik du­ruşlarında. Bu kıpırtıyı ancak yüreğinin varlığını hissettiğinde başarabilirdi. Mehmet’in; yü­reğinden koparıp, kendisine sunduğu, kelimeler, yüreğini kıpırdatmaya yetmemişti. Bir ba­kışı bir gülüşü, bir duruşu yüreğinde Mehmet’e duyduğu sevgiyi tetikleyerek, heyecana dönüştürmemişti. “Aşk tek kişilik, güzel dostum, aşk tek kişilik. Düştüğü yüreği yakıyor.” De­di seslice. Çocukluk arkadaşının sevgisine güveni, saygısı çoktu. Ancak “Evet” demek için bu iki önemli gerekçenin yeterli olmadığından da emindi. Mehmet için dua etti içinden.

Fikrini oyalamak için Mehmet’in penceresine asılı bıraktığı bakışları yine içine dönmüştü. Gözleri, sefer tası gibi üst üste dizilmiş apartman dairelerinin pencerelerinde gezindi her bir apartman, bir köy nüfusuna sahip. Her bir pencerenin arkasında, kim bilir neler yaşa­nıyor diye düşündü. Bazı pencerelerde bembeyaz florasan ışığı, gecenin görkemli karan­lığını delice yırtıyordu. Suni buluyordu Serap florasan ışıklarını. Ezberlenmiş, detayların öne­minden çok, pratikleştirilmeye çalışılmış, farkındalığı ve keyfiyeti kaybedilmiş, yürek ileti­şimlerinin ihmalinden rahatsızlık duymayan hayatların ışığı diye düşündü. Oysa insanın yü­reği detayların hassasiyeti ile beslenirdi Serap’a göre. Pratik yaşam aklın marifetiydi. So­ğuk ve sessiz odalar gelirdi gözünün önüne. Değildi belki… Muhtemel,zannının tuzağıydı bu. Zaten hep ürktüğü, hep çekindiği bir tehdit olmuştu -Zannedişler- Düşüncelerinin burasında durakladı Serap.

Bir vehim miydi yüreğini çarptıran. Bir zannediş miydi, uykularını yırtıp, bedenini savuran. Kabına sığmayıp, sokaklara taşıran. Bilemedi. Terzi Süleyman abinin dükkanı önünde diki­li sardunyalara ilişti gözü. Kurumuşlardı. Annesi kış gelince sardunyalarını, naylon torbalar­la sarardı. Bunu yaparken de; “Beslenmeyen, korunmayan, her şey ölüyor. Ölmesinden çok kuruyarak ölüme gidişleri azaplarını uzatıyor, çilesini uzatıyor.” Derdi. Ürperdi. Yüreği­ni; okyanusa doğru akan bir nehir gibi coşturan, birkaç dakikalık zamanla sınırlı, hiçbir şey bilmediği, bildiğinde neler olacağının hesabını yapmaya bile yeltenmediği, bu akışını, bu hissedişlerini nasıl koruyacaktı? O olmazsa kim besleyecekti? O beslemek isteyecek miydi? O kimdi? O..?

Ateşler içinde yandı bedeni. Elleri ısındı. Adımları hızlandı. Semtin hiç uğramadığı sokakla­rını hızla geçiyordu. Ölgün ışıklı sokak lambalarının direkleri , zihninden geçen her bir can alıcı düşünceye ünlem işareti gibi duruyordu. Her elli metrede bir, bir ünlem…
“O hiçbir şey bilmiyor ki” diye düşününce, içi ayaza kesti. Artık rüzgârı biçiyordu. Gece ya­nıyor, Serap üşüyordu. Bekli de saklı bir merama düçar olacaktı.

Saklı bir merama düçar olmak! Yüreği bunu taşıyabilir miydi? “Bu ihtimâli ne yapmalıda aklımdan kovmalı” diye düşünüyordu ki; gecenin derinliğinden gelen sesi duydu. Dikkat kesildi. Rüzgârın uğultusuna karışan, konuşma sesinden bir parça yüksek bir sesti. Kendi ayak seslerini duymasına rağmen, sesin ayak sesleri yoktu. Birden bir korku düştü içine. Bu koca şehirde gün geçmiyordu ki bir masum, mağdur edilmesin.. Kapkaççılar, çocuk hırsız­ları, organ mafyası… Dar bir sokağın başındaydı. Sesi nereden geldiğini tayin etmeye çalış­tı, rüzgâr sesi ve kelimeleri dağıtıyordu. Köşeyi dönüp, yokuş sokağı bitirmeliydi ki eve ula­şabilsin. Köşe başındaki kırtasiyeden loş bir ışık sızıyor, az ileride ki sokak lambasının dibin­de iki köpek çekişiyordu. “Hay Allah Köpeklermiş.” Dedi ve köşeyi döndü. Rıfat amcanın emlak bürosunun mermer merdivenlerindeki karaltıyı görünce, olduğu yerde dona kaldı. Serap’ın ayak sesine karaltı kıpırdadı. Serap korkuyla dönüp koşmak istemesine rağmen, hareket edemedi. Karanlıkta şeklini, şemalini kestiremediği karaltı beklenmedik bir devi­nimle yükseldi. Serap bir “Ohh” çekti içinden .

Mahallenin Derman dedesi idi. Meczuptu Derman Dede . Rivayete göre tıp eğitimi almış, Ankara’ da devlet hastanesinde cerrah olarak çalışmış, bir yaz tatilinde, anne ve babasını ziyaret etmek için iki çocuğu, (ki 7 yaşında bir kız, 13 yaşında bir erkek olduğu söylenir) büyük bir aşkla evlendiği eşi ile İstabul’a gelirken kendi kullandığı otomobil kaza yapmış ve sadece kendisi ölmemişti. İki çocuğunu ve eşini kaybetmişti. Sonrası önce dumur olmuş bil­dik hayatı sürükleme sonra sorgulama. Sorgulama sonrası, suçluluk psikoloji ve depres­yon. Bir süre tedavi gördüğü anlatılırdı. Tedavi sonrası bir daha Ankara’ya gitmemiş, İstan­bul’da ata evinde kalmıştı. Bu süre içinde annesini ve babasını da kaybetmişti, ihtiyaçlarını Kapıcı Satı ile karşıladığı, bir tek onunla konuştuğu söylenirdi. Zaten bunca bilgiyi verende Satı’ydı. Satı memleketine dönünce, bir başına yaşamaya başlamıştı. Onu mahallede Satı’dan başka bilen, tanıyan yoktu. Evin zilinde Süha DERMAN yazdığından olmalı ki; bir gün saçı sakalı birbirine karışmış, modası geçmiş ama tertemiz bir pardösü ve ince kırmızı kravatı ile sokağa çıkınca, ona Derman Dede diyivermişlerdi. Halbuki Suha DERMAN babasının ismiydi. Mahallede Derman Dede’nin öyküsü her ne kadar çeşitliyse de tek ortak bilgi, trafik kazasında ailesini yitirmiş olmasıdır. Bir süre sonra artık temizliğini iyi yapama­dığından kötü kokar olmuştu. Kimse onu dükkanına yaklaştırmak istemezdi. Onurluydu Derman Dede, arada bir temizlerse kendini gündüz çıkardı dışarı ama yok temizleyemiyorsa geceleri sokaklarda söylenir gezerdi. Ve onun ne söylediğini kimse dinlemez bilmezdi. Ama Babası Doğubeyazıt’a yerleşmeden önce, Derman Dede ile ilgilenirdi ve kopuk ama ilginç cümlelerini evde aktarırdı.

Derman Dede, ayağa kalktı. Uzun boyu Serap’a daha da uzun göründü. Ama endişelen­mediği gibi içi rahatladı. Derman Dede zarar vermezdi kimseye. Hayvanları evine götürür onları doyurur, yaralarını temizlerdi. Birazda bu yüzden kötü kokardı. Serap gülümseyerek;
– Hayırlı akşamlar Derman Dede, ben Serap bildin mi beni ?diye sordu. Bilmez, görürdü Serap’ı. O kadar.
–  Bildimmmmm dedi. Bildimmmm. Ahşap evin prensesi. Akşamlar soğuk, akşamlar örtü, akşamlar hesap, evine dön.
– Dönüyorum Derman Dede . Az önce ne diyordun? Diye sordu
– Düşlerimmmm var alan yolmuuuu?
– Düşlerimmmm var alan yok muuuu?
– Alan yok muuu???
Susmuyor bir teviye tekrarlıyordu. Bir süre devam etti. Sonra;
– Düşlerin var mı? Diye soruverdi Serap’a

-Var.
–  Uzak mı, yakın mı?
– Nereye?
– Kendine, ömrüne?
– Bilmiyorum.
– Bil.
– Nasıl?
– Ömrünü bildiğin gibi bil.
– Ömrümü nereden bileyim Derman Dede.
– Bilirsin, bilirsin
– Onu Allah biliyor.
–  İşte biliyorsun!
–  Hımm. Düş kurma diyorsun.
–  Demiyorum. Kur. Düş duadır.
“Akıllı mı deli mi ? Gel de karar ver. Ah bir de anlayabilsem.” Diye düşündü Serap. Der­man Dede derin bir soluk alıp, devam etti;
– Neva düşlerine dokunamadan öldü. Beni hesapsız düşlerim yordu prenses.
Serap ne anlayacağını bilemedi. Öylece dinledi. Derman Dede arkasını dönüverdi birden ve;
– Olman gereken yerde ol.
– Olman gereken yerde ol.
– Olman gereken yerde ol.

diyerek uzaklaştı. Serap “ilginç” dedi seslice.
Birden takatsiz hissetti kendini. Önünde ki yokuş gözünde büyüdü. İçinde ki iniş çıkışlar bir parça sakinleşmişti. “Reisle konuşmalıyım.” Bu cümleyi sesli tekrarladı. Sesini duyunca da; “Yine panikledim” dedi kendine. Ne vakit paniklese, yaşananların üstesinden geleme­yeceğini anlasa, Reisi arardı Serap. Alaaddin’in lambasından çıkan cin gibi, yanı başında var oluversin isterdi. Ama olmazdı.

Yorulmuştu, dönmeli ve çocukluğundan beri sığındığı evinin kokusunu duymalıydı. Bahçe kapısını açarken çıkan gıcırtılar, yarın ilk işinin menteşeleri yağlamak olduğunu düşündür­dü. Müphem içinden çıkıp, bilindik dışını yaşamalıydı. Kolaydı bu. Bilindikti. Verandaya çık­tı. Çocukken hep hayâlini kurduğu ve ilk maaşı ile aldığı sallanan sandalyeye bırakmıştı ki kendini, ev telefonunun çalışını duydu.
Umursamaz, sakin tavırlarla açtı evinin kapısını, içeri girip, ahizeyi kaldırdı.
– Serap Hanım iyi akşamlar, rahatsız ediyorum bağışlayın. Diyordu yabancı ses.
–  Estağfirullah buyurun, derken gözü saate ilişti. Kim arardı ki bu saatte onu? Saat 20.30 gösteriyor. “Çok da geç değilmiş diye düşündü”
– Ben Selim H.
Serap şaşkın. Bu ismi çok duymuştu. Genç iş adamının otellerinin iç tasarımlarını kendisi organize ediyor, ünlü bir gazeteci olduğunu biliyordu “Bir aksilik olmalı, ne diye evden bu saatte ve direkt kendisi arasın ki?” sorusunu uzaklaştıramıyor. Öğrenmenin, dinlemekten başka yolu yok diyip, merakının ve yorgunluğunun resmini çizen soluğunu kontrol etmeye çalışarak;

– Buyurun . dedi yeniden
–  Bağışlayın hatır sormadan önce, o gün şirketinizde size verdiğim rahatsızlık için üzüntü­mü belirtmek istiyorum. Geç kaldım biliyorum ama daha fazla gecikmemek için ev telefo­nunuzdan aradım , ayrıca bunun için de özür diliyorum dedi.
Serap ahizeyi eli ile kapatıyor. Kalbi durdu duracak. “Bu O, bu O..” diyordu kendi kendine
–  Estağfirullah, diyebildi sadece. Selim devam ediyordu, Serap, duyuyor ama kelimelerin anlamlarını algılayamıyordu. Sıklıkla “Estağfirullah ve hı hı” diyerek dinlediğini belirtmek is­tiyordu. Birden şirketteki sehpanın üzerinde unutulmuş çantayı hatırladı.
– Çantanızı şirkette unuttunuz. Deyiverdi.
– Öyle mi? “Nasıl fark etmedim ki?” Sorusu geçti Selim’in aklından.
– O gün aslında işlerin takibi için gelmiştim şirketinize. Fakat bir anda aklım dağıldı, iş yo­ğunluğundan mı, yorgunlukta mı yoksa hiç biri değil de… dedi Selim ve susuverdi.
Serap soluğunu tuttu. Dinledi. Bilirdi sessizliğin çığlık atan sesini dinlemeyi. Öyle iyi bilirdi ki, bu çığlığı bastırmak için gürültülü yaşamayı öğretmişti kendine. Bazı geceler bu çığlığı duymamak için elleri kulaklarına giderdi gayri ihtiyari ama nafile.

Sessizliğin dilini de bilirdi. Bu onun için yeterliydi, Selim’in “değil de…” diyip susuşu. Gülümsetmişti Serap’ın yüzünü ve yüreğini. “Değil de, nedir?” diye sormayacaktı. Sormadı.
– Şeker için teşekkür edememiştim. Teşekkür ediyorum, hiç bu biçimde şeker ikram edilme­mişti bana dedi gülümseyerek.
– Ben de hiç böyle şeker ikram etmemiştim . Dedi Selim .
Az konuşmanın, çok susuşun hakim olduğu bu telefon görüşmesi; hem işlerin takibi hem çantanın alınması için haftanın ilk gününde, öğleden sonra saat 14.00 de görüşmek için sözleşilerek son buldu. Her iki yürek tek bir yürek olabilmenin düşünü anlık saniyelerle kur­du. Koskoca bir buçuk gün geçecek ve görüşeceklerdi.

Selim kendini koltuğa bırakırken, iş düşüncelerini geride bıraktıran, ruh hâline sevinirken şaşkındı. Serap, çöl gibi kurak hayatının serabı olacaktı. Susuzluğuna su, kızgın sıcağına yağmur, kum fırtınalarına meltem olacaktı Serap. Yitirmemeyi diledi.

Serap, bir şarkı tutturdu. Yüzüne bir gülüş yerleşti hiç gayretsiz. Mavi gözlerine yıldızlar düştü, geceyi beklemeden. Bir dolunay şavkı yüreğinin derinliklerine gölgesini düşürdü. Yüzü aydınlandı, yüreği aydınlandı. “Reise gitmeli yarın, sıcağı sıcağına paylaşmalı” diye düşündü. İçi aydınlanınca, yanık bırakarak çıktığı ışıkların çokluğu dikkatini çekti. “Söndürmeli” dedi. Yukarı kattaki ışıkları söndürmek için ahşap merdivenlere yönelmişti ki kapının zili çaldı. Kapıya yöneldi, içiyle dışıyla boğuşup durmuştu bu saate kadar. Saate baktı. 21.15 i gösteriyordu . “Kim olabilir ki? Belki Zarife uyuyamayıp, kahveye gelmiştir.” İlk aklı­na gelen ihtimal bu idi. Bazı cumartesi akşamları, pazar günü Serap çalışmadığından, kah­veye gelirdi Çocukluk arkadaşı Çiçekçi Zarife.
Kapı merceğinden baktı, şaşkınca, büyük çift kanatlı kapıyı araladı. Gelen Zarife değildi. (Devam edecek)

Paylaş

Bu Sayının Diğer Yazıları

Sokak Seslerinde Kaybolmak -I- / İsmail Bingöl
Modern Bir Kerem: Talibî Coşkun / Alim Yıldız
Göçebenin İkinci Gelişi / Mehmet S.Rindokur
Çobanlar Ateşi Güzel Yakar Hep / Selami Şimşek
Zemzem / Cafer Petek
Tümünü Göster