Eylül’de Yeniden ve Yine Ölebilmek

“Eylül; yas tadında, hüzün ritminde bir ay, bir veda hâli var telâffuzunda.”
Rüzgarın biraz asabi biraz hırçın darbeleri sessiz gecesine eşlik etmişti. Yüreğinde­ki savruluşlar gibi, savrulmuştu bahçesindeki her bir ağaç.Endişelenmişti kendisine endişelenişi kadar onlar adına. Hırpalanmışlar mıydı acaba? Bu vehminin yerini bir başka düşünce alıvermişti hemen.Sanmıyorum dedi. Sanmıyorum, her yaratılmı­şa bahşedilen acizlik kadar gücü de birlikte barındıran özellik geliverdi aklına. Ken­disini seyredişinde gördüklerinden yola çıkarak…
Bir gün doğuşu ile batışı arasındaki anlarda ne çok iniş çıkışlar yaşardı.Ne çok umutsuzluğun ve karamsarlığın, içini yakışlarında dualarda felâh bulup rahatlardı. Rahatlardı da hayata yeniden tutunuverirdi. Öylesi bir tutunuş ki; hüzünlerinin var­lığından şekvâ etmemecesine… İçindeki med-cezirleri ile sarmaş dolaş olmayı nasıl da öğrenmişti. Kara tüllü gecelerden biri daha geçmişti. Avuçlarını sıktı, elinde yü­reğindeki değerlendirmelerden eser yoktu elbette. Zihin karmaşasının artıkları ve tortusu da. Yüreğim dedi, ne çok şey barındırabiliyor içinde. Ve ne çok sırrımı saklıyor. Zihnimde ne çok hesap yapılıyor da hiçbir muhasebe memurunun altın­dan kalkamayacağı bir bilanço çıkıveriyor. Hâllolanlar, ertelenenler, devreden­ler… Sımsıkı kapalı ellerini yavaşça açtı ve yeni güne merhaba demek için yüreğin­deki sır saklayışlarına uyumlu evinin kalın, sonbahar renkli perdelerini yavaş yavaş açtı. Her sabah içeri hücum eden hüzmelere inat odanın loşluğuna orantılı bir ak­şam üstü edası ile karşılaşınca duraladı. Öyle ya; mevsim artık sonbahardı. Birden kocaman evin sessizliği, dışarının ışıltısız grimsi rengi yalnızlığını hatırlattı. Gecebo­yu yüreği ve zihni ile olan hasbihalinden fırsat bulup da fark edemediği yalnızlığı­nı… İşte bu halet-i ruhiye ile sessizce başını pencerenin buğulu camına dayadı. Bir o kadar buğulu , bir o kadar puslu ve bir o kadar grimsi uzaklara takılı olduğu halde gözleri… Öylece kaldı bir süre. Şehrin kalabalık ve işlek caddelerinden birine açılı­yordu dünyevi ikametgâhının penceresi, içindeki yalnızlığa inat. Biliyordu, içindeki yalnızlığın da ikametgâhı gibi dünyevî olduğunu.
Gözlerinde görülebilen sadece şehre sinmiş grilikti. Sadece bu idi görebildiği.Bir gök gürlemesi ve ardından “Kün fe yekûn”emrine amade sağanak yağmur. Griliği yıkamak istercesine telaşlı bir şekilde indirişi ve beraberinde getirdiği bir orkestra ritminde olduğu kadar uyumlu, ama bir obuanın yapayalnız çıkardığı ürkütücü se­se benzerliği ile irkildi. İrkilmek miydi bu acaba? Yoksa farkındalığı mı? Ezbere ba­kışlarının duaya dönüşmesi için bir gong çalışı mı? Anlık düşündü, anlık üşüdü, an­lık ürktü ve yine anlık gözlerindeki sadece griliği görebilirlilik kayboldu. Ne garip dedi biraz sesli, ne garip! Düşünceler ve hisler kelimelerle ifade edildiğinde parag­raflar tutar da iç alemdeki tezâhürü saniyeler alır.
Mevsim artık sonbahar dedi yeniden. Eylül yas tadında, hüzün ritminde bir ay… Bir veda hali var sanki telaffuzunda bile. Yoo hayır dedi kendine, itirazı yine sesliydi. Eylül; gidişlerin dönüş olduğu, her gidişte dönebilmek için birikmektir. Yok oluş zannedişlere bir şaka! Öy­le bir şaka ki; fark edildiğinde hayıflandığımız… Bir dengenin aksi tezahürü! Yeniden gidiş­lerin gidişlere inat dönebilmeklere birikiş! Dönebilmek için gidiş! Yaşayabilmek için ölüşün mesajı! İsteksiz ayrılıklarda gözlerde barınan ıstırap ile sevdanın dansı gibi! Eylül!
Bir istasyonda uğurlanan sevgilinin dönmek üzere gidişinde ayrılığında sevdasına özlemle birikmesi gibi… Boşlukta sallanan ellere yüreklerdeki yorgunluk ve hüzün kadar umudun düş­mesi gibi… Bir annenin gurbete giden evladının ardından, ayrı­lığa inat yüreğinde sevginin ve şefkatin acı ile alev alışı gibi. Öyle bir alev ki; dumanının muhatabı sevdalısından gayrisi değil. Alevin yakışı, kalanla giden arasındaki farkındalık tılsı­mının ağıtla işlenmiş bir oya gibi yürekleri süsleyişi…
Mevsim artık sonbahar. Eylül diğer mevsimlerin hüznünü,yükünü bir sünger gibi emen, onları tüm gri tonlarından arın­dırıp gök kuşağının bütün renklerini hediye edebilen, rengarenkliği diğer mevsimlere layık görmesini bilen, kendinden vazgeçip ;tıpkı mü’min kardeşin kardeşine duası gibi önceli­ği diğerine verebilecek kadar asil… Kasvete grimsiliğe, hüzne gönüllü…Acziyetin, pişmanlığın, tevazünün, kendinden vazgeçmişliğin timsâli…
Bir misyoner edası ile “bende ölür, baharda yeniden canlanır toprağa bahşedilmiş her bir nebat ve bu bir ibrettir!”der Ey­lül. Aylar içindeki mahzun hali, omuzlarına yüklenen böylesi bir misyondan mıdır acep? Hani Nisan pek nâzenindir, tem­muz ise kıpır kıpır. Ümitler, sevinçler, planlar yaza tahsis edilmiştir. Temizlenip arınmak ve yenilenmek ise bahara! Ey­lül öyle mi ya? Biraz sonbaharın ilk ayı, biraz yazın ardından gelişinin pek de hoş karşılanmayışından telâffuzunda bile gü­lümsetmez. Dile düştüğünde kekremsi bir edâ ile söyleniverir işte.
Aşklara ,yeni başlangıçlara bahar yakıştırılır da, ayrılıklar Eylül’e kondurulur hep. Yine Eylül de sahiller bomboştur.Yalnızlığa terk edilmiştir, nice sevdalıları ağırlayan o kayalar, ahşap banklar… Hatta pespembe pamuk şeker satan şekerciler bile gelmez olurlar artık sahillere.Kağıt helvacı da öyle. Yoksa ba­harın rengi pembe, yazın rengi turuncu mudur? Peki Eylül ne renktir?
İşte düşüncelerinin burasında, yine diline düşüverdi sesli bir kelime, sarı… Bir çınar ağacının el ayasını andıran, kaderi çizgilerle nakışlanmış haliyle, yerde ve bazen de kavalyesi rüzgar tarafından davet edilmişliği ile ayakları yerden kesilmiş­cesine dans eden sararmış yaprağı geldi gözlerinin önüne. Ve hemen ardından da keyifsiz ve halsiz olduğu anlarda kendisine endişe ile sararmışsın deyişler… Hastalığa isnat edercesine! Yoo dedi, haksızlık bu! Eylül hastalık değil, solmuşluk değil, yeniden ve yinelerin önsözü! Eylül, yağmurdur, yağmur sınırsız sayıda katre, her bir katrede billuri yansımalar sır dolu, gizem dolu, bereket dolu… Var oluşun başlangıcı, yazın yakıcılığı, kuraklığı ve savrukluğunun tamircisi, teselli­si…
Mevsim artık sonbahar! Sonbaharları sevişini bildi. Eylül’ü de öyle! Ve gözlerinde sevmişliğin tebessümü… Bu tebessümle yıllar yılı penceresinin yanı başındaki yaşlı şeftali ağacına ta­kıldı gözleri. Islanmışlığında ışıldayan yapraklarına bakarak. Nasıl da arınmıştı. Nasıl da canlanmıştı. Zikrin gönlün pasını silişi gibi diye geçirdi içinden. Öyle ya tüm mahlukat gibi Onun şeftali ağacıda lisan-ı hal ile tesbih ediyordu. Duaları vardı arınmışlıktan yana kimbilir belki de… Ve rahmet inivermişti de göklerden , o işlek caddenin, aldırmaz ve telâşlı bir çok atılan adımın çıkardığı toz ile kirlenmişliğinden arındırıvermişti işte onu.
Dünyevî kirlerden Rabbin ikramı ile …
Akşam sefalar, ortancalar da öyle, bulutların güneşi saklayışı, akşam sefasını, sabah keyfine dönüştürüp, rengârenk duaya durmuşlardı. Oysa bu vakitler yumuluverirdi çiçekleri, tıpkı içe dönüş gibi…Benim gibi diye düşündü. Onlar da hâlâ uya­nık ve az sonra güneşle birlikte onlar da içe dönecekler bende olduğu gibi. Ve yine bütün gece çiçeklerinin açışı ile yüreği­nin ve gözlerinin açıklığı ile ilinti kurup, Akşam Sefalara ben­ziyorum dedi gülümseyerek…
Mevsim artık sonbahardı ve Akşam Sefaların bahardan kal­ma son demleri, tâki bir yeni bahara dek! Yağmurla arınmış- lıklarında hâlâ pembeli, beyazlı ebrûli hâllerinde hüzünden ziyade, gülümseyen halleri bilmelerinden olsa gerek. Her şe­yin zıddı ile kaim olduğunu! Dirilebilmek için, ölmek gerekti­ğini. Lev-i mahfuzdan bir cüz taşırcasına zıddı ile kaimliğin nisbeti! Dirilişin hükmünün, ancak ölebilmekle tecelli edişini! Kâlu Belâdan beri nişânesini takındığımız akdimizin vuslat ile hitam etme arzusunun vesikası Eylül… Ölebilmeli ki, uhreviyet evine girebilmeli. Tıpkı cüz-i aşklarımızın vuslatında dünya evine girmek gibi… Bu teşbih onu bir kez daha gülümsetti.
Yaşarken ölümü sevebilmek Eylül!
Susuzluktan çatlamış toprağın bağrına teselli Eylül!
Yüreklerde, yokluk ile varlığın, hayat ile ölümün müzakeresinin yapıldığı büyük platform Eylül!
Her gidişlerin terk edilmişlik olmayışının garip bir anlatısı Eylül!
Farkındalığın misyoneri Eylül!
Ve mevsim şimdi sonbahar! Seviyorum dedi düşüncelerinin bu anında biraz seslice, Eylülleri ve ve sonbaharı, seviyo­rum. Ölebilmeyi arzulayışın en asil şeklini seyredişimden olma­lı. Bir de otantik renkleri seviyor oluşumdur bana Eylülü ve sonbaharı sevdiren, dedi. Ama hayır, o renkleri sevişi de Eylü­l’ü sevişinden olduğunu fark etti birden.

Çınar ağaçlarının yemlenmek ve yen«den dinlişe hazırlanabil­mek için yapraklarım Eylül’de bir dans edâsı ile sarmışlarında ki renk; acı sarı.. Bir başka mekânda, Akşam Sefaların ve Kadife çiçeklerinin yine ve yenidene nryette dönebilmek içn gidişlein- de toprağın rengi, toprak rengi. Yapraklarını dökmeyen, urun ömürlü, kim bilir belki de ölmeden, ölebilmeyı, varlığında yok olatxlmey başaramarmşiğımızı temsil eden Kağuç ağaclannın yağmur sonrası kah şarabi kah koyu yeşile bürünmüşiüğûndc- ki rekler, bordo ve koytı yeşil Kilimlerimize düşen, sonbahar­larla bitlikte topraktan ayrılıp renge dönüşen bitki köklerindeki renkler; hardal sarısı, kiremit rengi.

İbret sahifeterinin birbir açıldığı ay Eylül! Ve mevsim şimdi son­bahar! Dinmeyen zamanlara mesaj! Bizce mechûl, Rabbimizce mâlum olana dâvetiye!

Ne çok şey geçiyor zihnimden diye düşündü.. Gözlerinde mut­lu ve farkında bir tebessümle. bedenin de uykusuzluğun mah­murluğu. hareketlerinde dinginliğin aheste hâl’ Eylül’ O sevi­şim bundan olsa gerek dedi.. İçe dönüşlerimin bu mevsime denk düşüyor oluşundan belki de.

Griliği yıkamıştı yağmur.. Ve duaları arındırmıştı yüreğim Gökyüzüne kakfırdı başını umudun rengi düşmüştü sonbahar renkli gözlerine. Gök kuşağını anyordu . Ama yoktu kısmetin­de.. içindeki renkleri hatırlayıp gülümsedi ve uzaklarda bir yerde. Bakmaktan öte, görebilmeyi bilen gözleri ebemkuşağının nazlı halini düşledi. Ebem kuşağı da derlerdi ya hani… Vakur bi edâ ile rengârenk iğinde salınmıştır da, doyumluk değilim dercesine bir göz kırpışı kadar işveli öylece kayboluvermiştir..

Dünyevi Yalnızlığı, hasbihâlı ile zencin bir ruh hâline dönüşüvermişti. Ve gözleri gülümseyerek birkaç saat önce yaslandığı penceresinden griliklere inat, rengarenk bir sevinçle ayrıldı şairin ; ölümü çocukça bir sevinçle banndıran ıkı mısrası düş­tü dilinden hatta biraz muzip bir eda ile;

O dem çocuklar gibi sevinçten zıplar mısın?

Toprağın altında ki saklambaçta var mısın?

Gönlünde çocukça bir sevinç, içinde vuslat arzusu, umutlan, tevbeleri. Ehlinde duaları vardı!

Yüzünde Eylül!

Yüreğinde Eylül!

Ellerinde Eylül!

Hatta elâ gözlerinde bile Eylül vardı!

Paylaş

Bu Sayının Diğer Yazıları

Türkçe Dilbilgisi / Muhittin Fırıncı
Gogol’un Kaputu Sihirli miydi? / Ahmet Sıvacı
Eylül’de Yeniden ve Yine Ölebilmek / Nesrin Çaylı
Ömrümüz Eylül Arası / Reşit Güngör Kalkan
Sana ve / Bu Yüzden / Her Şeye Veda / Taner Taştekin
Tümünü Göster