İnsan ve Sanat

225
Görüntüleme

En muhteşem sanat eserini bir hayvanın önüne bırakalım, hayvanın önündeki bir şaheser olsa bile, en küçük bir et­ki uyandırması mümkün olabilir mi? Şahane bir tablonun yer aldığı bir tuval ile mürekkebe düşmüş bir karıncanın üzerinde dolaşarak anlamsız zikzaklar çizdiği bir kağıt; güve için aynı değeri taşırlar; ikisi için de aynıdır. İştahla yer ve bitirir.
Demek ki sanatın evveliyatında insan varlığı esas olduğu kadar; sonuçlanmış bir ürün olarak sanatla muhatap oluş sürecinde de yine düşünme, kavrama ve güzel duyuya sa­hip bir başlatıcı ve sonlandırıcı olarak insan durmaktadır.
Ancak sanat eserinin oluşturucusu ve muhatabı kimliğini taşıyan insanın sanat eserine karşı tutumu nasıl olmalıdır? Sanat için hem bir başlatıcı hem de oluşma süreci sonu­cunda mütekamil bir izleyici olarak insan için başlı başına bir sorundur bu.
Genelde insanlar bir sanat eserine, ya bir meşguliyet vesi­lesi, ya izleyicinin dikkatini çekerek şaşırtan bir olgu,ya za­man anlamında bir süre uğraşılacak-uğraştıracak bir üst eylem ya da insani duyguların olgunlaşması için yol açacak bir girişim ve bu anlamda da sanatçının ve izleyicinin top­lum ve çevre hakkındaki görüşlerini yansıtan koskoca bir olgular bütünü olarak bakmaktadırlar.
İster Doğu’da isterse Batı’da olsun sanat eseri izleyiciler için olsa olsa salt bir görüntü ya da görüngü olarak sadece içsel bir duygulanım ve dalgalanma anlamı taşıdıklarından öncelikle birer görüntüsel oluşum olarak önemlidirler. İçinde çeşitli çöpvari kırıntılar bulunan suyla dolu bir havu­zu düşünün; bu havuz bir şeyle karıştırıldığında elbette ki, kısa bir sure sonra içindeki bu çöp yığınını ve diğer kırıntı­ları harekete geçirecek ve yüzeye çıkaracaktır. Oysa kısa bir süre sonra bu karışım durulduğunda tekrar yatışacak ve sanki içindeki o çöpvari yığın hiç yokmuşcasına o durgun ve sade görünümüne yeniden kavuşacaktır.
İşte herhangi bir sanat eseri karşısındaki böylesi bir iç tep­ki insanda da gerçekleşerek ilkel bir reaksiyonu ortaya çı­karabilmektedir. Öyle ki bir sanat eseri karşısındaki beğeni sahibi insan-izleyicilerin yanı sıra o sanat eserini ortaya çıkaran sanatçılarda da bu ilkel reaksiyonu hem bir ilk ve do­ğal tepki hem de bir anlamda; bile isteye seçilmiş ve üze­rinde yoğunlaşılarak oraya vurgu yapılmış-hedef edinilmiş bir başka boyutta gözleyebilmemiz mümkün olmaktadır.

Bir yandan üretilen bir değerler bütünü olarak sanatsal ürünü ve üreticisini diğer yandan da yine bu üretilmiş değerler bütü­nünden bir etik ve estetik devşirecek olan izleyiciler toplamını gayesi izleyici-muhatabı hayret ve şaşkınlığa itmekten öteye geçmeyen, izleyicinin ilgisini toplamak ve beğenilerine yön biçmekten ve hatta bu beğenileri belirleyerek onlardan pragmatik kazanımlar devşirmekten başka bir anlam içermeyen bu türden sanatsal girişim ve çabalar da bu anlamda sadece be­ğeninin ilkel biçimlerine yönelik olmaktan ve bu şekilde bir an­lam kazanmaktan başka bir şeyi ortaya koyamazlar.
Oysa ki, sanatı evrensel ilahiyatın insanda aksülamel bulma­sı gereken seküler bir varyantı olarak tanımlayıp bu varyan­tın derinliklerinden sonsuzluğa-ebediyete yönelik daha müteal-transandantal bir manevi hayat uğruna yararlanmak ve sanat eserlerini vücuda getiren üstün yetenek sahiplerine olan hayranlıktan hareketle mütealiyet düzeyinin dünya üze­rindeki bütünlüğünü de içerecek tek -Bir- yaratıcıya yönel­mek ve o -Bir- olanı tanımaya çalışmak sanata daha bir yü­celik kazandırır ve onu ‘İd’ den ‘Ego’ya dek salınıp duran ve temel olsa da geçici olmaktan kurtulamayan ilkel insan duy­gularını doyurmak için kullanılan önemsiz bir araç olmanın da ötesine taşır.
Bu şekildeki bir sanat algısının insana dair üstün ve aşkın ye­tenekleri ortaya çıkararak daha derin bir alan açması bir ya­na, bir diğer insan özelliği olan fıtratın alanındaki güzelliği ve yüce gerçekleri gözlemlemeye yönelik aşk ve iştiyâkı ifade etmesi yönünden de tamamen insani bir işlevle yüklendi­ği görülecektir.
Bütün bu açıklamalar nezdinde insanlık tarihinin pek çok devresinde sanata bakış açılarının ortaya çıkardığı çeşitli meşrep ve üslup farklılıklarının izleğinde sanatın değişen bir çok türünün benimsendiği, mesela sanatın sanat için ya da toplum için olması gerektiği biçiminde farklılaşan fikirlerin revaç bulduğu akım ve dönemlerin ortaya çıktığı görülmüş­tür. Ama bütün bu gelişmelere şu gerçek ışığında bakılınca; sanatın en yüce insani yeteneklerin ifadesi olması ile bile böylesi bir yaklaşımla şu ya da bu şekilde insanlığa dair bu geniş alan içerisinde ve insanın komplike yapısının da bir mecburiyeti olarak bazen de insanlık dışı çirkin heves ve ar­zuları açığa vuran bir araç olarak kullanıldığı da görülmüş­tür. Bu nokta da denilebilir ki; insanın yücelmeye olan özle­minin ve yüce insani yeteneklerin ifadesi olan sanatın böylesine hayvani hevesler uğruna kullanılması her şeyden önce sanata karşı yapılan bir haksızlık olacaktır.

Bu bağlamda sanatın Batı’daki bu günkü halini bir sanatsal dönüşüm şeklinde değerlendirerek,çağa özgü bir gerçeklik tasarımıyla ele alarak yaklaşacak olsak bile, insana dair bu gerçeklik tasarımının erkekle kadının cinsel ilişkilerinin bir bardak su içmek haddinde bayağılaşmasıyla başlamıştır. Mil­yarlarca para, milyonlarca kişinin en değerli sermayeleri olan zamanları ve fikri çabalar sanat adına insandaki cinsel duygu ve istekleri alevlendirmek yolunda harcanmaktadır; sanat adına nice film, fotoğraf, roman vb. çalışmalar bu sahada hizmete alınmış durumdadır. Biri çıkıp da bunlara: “Cinsel is­tek ve güç zaten insanda yaratılış itibariyle olması gerektiği kadar güçlü bir halde bulunmaktadır.” Ve bu ilahi oranlama­nın sanat dahil başka hiçbir dış ivmeyle güçlendirilmesi­ne gerek yoktur; bunu takviye etmeye çalışmak biraz da Nietzsche’vari bir ayrımla Herodiyan ve Diyonisan taraflara yö­nelen ayrımda Diyonisan bir eğilim takınarak hem sanatı hem de insanı normal çığırından çıkarıp insanın cinsel çılgın­lığa sürüklenmesine neden olacaktır.
Bu da herhangi bir ağrı için karılmış bir ilacın ancak hem o karışımı hem de tedavi etmek üzere hazırlandığı rahatsızlığın odağındaki insanı bilenlerin denetiminde çeşitli tahlil ve kontrollerden geçtikten sonra üretilip satılmasına müsaade edilmesine benzer biçimde bir sanatsal algı alanı açar ki, iş­te sanatın da insanında tartışılması ancak bu alandan devşirilen ölçütlerle mümkün olacaktır.
Aksi halde kutsala dair ve kutsalın aleyhine bir kısıtlamaya girişilerek bir yeni kutsal dizayn etmek ve elde edilen bu seküler/kutsal dizaynın ölçütleriyle insan özgürleşmesinin bir gereği olarak ‘ham’ bir özgürlük elde etmeye çalışmak ve bu eylemin haklılığını savunan bütün girişimlerin insanı ilgilendi­ren konular olarak kabul edilmesine rağmen kutsalın hakkı­nı savunma yolunda daha ne kadar arsızlaşacak ve arsızlaştıracaksınız demek isteyenlere de kendi üretimleri olan bir insan-sanat ve ruh ketleşmesiyle karşı durmak ne kadar sa­natkar olması bir yana ne kadar insani olacaktır?
Sanatsal bağlamda inanç ve ifade özgürlüğünün önemini kabul etmekle beraber,sadece insanın ölçüleriyle konumlan­dırılan ve gündeliğin getirileriyle bulandırılan her şeyi sanat olarak kabul etmenin bir başka açıdan da hem uğruna sanat üretildiği iddiasında bulunulan ‘insan’ın derin anlamına hem de insan ve kutsal bağlamındaki rasyonel ve manevi hayat hakkının dehanın yanardağından fışkırtılan lavlarla yakılıp küle çevrilmesine izin vermek demek olacağını unutmamak gerekmektedir.

Paylaş

Bu Sayının Diğer Yazıları

İnsan ve Sanat / Mahmut Celal Özmen
Adresi Firari Sevmenin / Neşe Yeşilova
Temmuz Bildirisi / Reşit Güngör Kalkan
Açelya / Ferman Karaçam
Aşk ki / Taner Taştekin
Tümünü Göster