Leylâsı Olduğum

207
Görüntüleme

Zamanın birinde, hani sultanların tahtırevanlarda o yakadan bu yaka­ya sırtlarda taşındığı, kölelerin ard arda dizilende sonu üç dağ gerisi­ne denk düştüğü, cariyelerin alımlısının değil, akıllısının sultan anası olduğu, akçenin altın gümüşe vurulduğu, kervanların ticareti sahip­lendiği, haberin kuş ile kulaktan kulağa verildiği zamanın birinde; gü­neşin sıcağı altında uçsuz bucaksız uzanan çölün vahalarından belki de en güzelinin etrafına kurulmuş, kurulduktan sonra büyüdükçe bü­yümüş, adı sanı memleketleri aşmış zengin mi zengin bir şehir varmış.
Şehrin her sokağı başka bir alımlı, her sokağın her evi başka bir en­damlı, her evin her yaşayanı başka bir akıllı imiş. Kıvrım kıvrım dola­nan, dolana dolana şehri dolaştıran bu sokakların birinde işte, göre­ni “ne diye gördüm de düşlerimi süsler oldu” vahlanmalarına sürükle­yen bembeyaz bir köşk boylu poslu dururmuş. Köşkte kırk odanın her bi­rine kırk oda, kırk koridorun her birine de kırk koridor açılırmış. Giren yi­termiş içinde, yittikçe de aklını yitirirmiş.
işte bu yürekleri hoplatan cânım köşkte, bir de güzelliği dillere destan; sa­çı kara, gözü elâ; sağ ayak bileği herdaim gümüş halhallı, parmakları incikli boncuklu bir genç kız yaşarmış. Adı Şemîfem…
Şemîfem, herkesin hayran kaldığı köşkü ve içindekileri, bir seher vakti uy­kuda iken köşk ve şehir, öylece bırakıp sokaklara dalmış; yanında dillere destan güzelliği, gece karası saçı, elâ gözleri, bir de yerleri öpen fistanı var­mış. Kapıdan dışarı bir tüy hafifliğinde bırakmış kendisini yel eşliğinde. Şe­mîfem gitmiş. Geride bir boşluk gezinmeye başlamış ondan kalan. Köşk­te dev bir Şemîfem boşluğu… Şemîfem’in yatağı boş. Şemîfem’in odası boş. Şemîfem’in bastığı her yer boş. Şemîfem’in dokunduğu her yer boş. Bomboş bir köşk. Her güzelliği içinde yok eden bir boşluk karası dol­durmuş köşkü. Derinden bir sirâyet ediş. Sevinci yutmuş, tebessümü yut­muş, renkleri yutmuş, şatafatı yutmuş, serveti yutmuş, hareketi yutmuş, canlılığı yutmuş, hayâlleri yutmuş… O cânım köşk tüm debdebesini kay­bedip bir viraneye dönmüş.
Şemîfem bir başına, yıllarca içinden taşan cümleleri kovalamak adına, “olur da bir tanesini yakalarım” arzusuyla; kendisine takılan her göze” Leylâsı oldu­ğuma…” bakış uzatıyor, peşine düşen her adıma “Leylâsı olduğuma…” yönü çiziyor, her soruya “Leylâsı olduğuma…” cevabı veriyormuş. Ardında bıraktı­ğı hayatın nasıl da yıkıldığını, her duvarın nasıl da çatladığını, boyaların dö­külüp her köşeye tozun yerleştiğini; ritmin durduğunu, solukların yavaşladı­ğını, her bir yüreğe dünya ağırlığın çöktüğünü bilmeden Şemîfem “Leylâsı olduğuma…” diye diye ötelere kaymış bir gölge misâli.
Bir gün bir eğri dala asa diye dayana dayana yürümeye çalışan, kınalı saçları yaşmağından taşan, gözlerinin feri dönmemek üzere çekilip yerini gölge oyunlarına bırakan, iki büklüm seksenlik nine titreye titreye Şemîfem’e bir el edip “kimdir şu Leylâsı olduğun” diye sorunca bütün âlem duruvermiş sanki.
Şemîfem şöyle bir sendelemiş ilkin, ardından sektelemiş. Hani her güzel sevilirmiş, hani her güzelin mecnûnu bol olurmuş, hani her gü­zel sevildiğini de bilirmiş. işte Şemîfem mecnûnunu bulmaya çık­mışmış yola. Çölün birinde, altın kumların arasında beklemedeymiş mecnun onu. Nine kolundan tutup Şemîfem’i masmavi denizin dal­galarının serildiği uçsuz bucaksız bir kumsala götürmüş düşe kalka. O an nine buhar olup uçmuş. Şemîfem kalakalmış deniz, dalga, kumsal. Elâ gözlerini denize vurmuş.
Deniz sormuş: “Nereye böyle?”
Demiş Şemîfem: “Leylâsı olduğuma…”
Deniz sormuş: “Mavi midir benim gibi?”
Demiş Şemîfem: “Bilmem mavi midir.”
Deniz sormuş: “Derin midir benim gibi?”
Demiş Şemîfem: “Bilmem derin midir.”
Deniz sormuş: “Sırlı mıdır benim gibi?”
Demiş Şemîfem: “Bilmem sırlı mıdır.”
Deniz şaşakalmış niye?
Şemîfem elâ gözlerini dalgalara vurmuş.
Dalga sormuş: “Nereye böyle?”
Demiş Şemîfem: “Leylâsı olduğuma…”
Dalga sormuş: “Çok mudur benim gibi?”
Demiş Şemîfem: “Bilmem çok mudur.”
Dalga sormuş: “Hızlı mıdır benim gibi?”
Demiş Şemîfem: “Bilmem hızlı mıdır.”
Dalga sormuş: “Vurgun mudur benim gibi?”
Demiş Şemîfem: “Bilmem vurgun mudur.”
Dalga şaşakalmış niye?
Şemîfem elâ gözlerini kumsala vurmuş.
Kumsal sormuş: “Nereye böyle?”
Demiş Şemîfem: “Leylâsı olduğuma…”
Kumsal sormuş: “Benim gibi sarı mıdır?” 
Demiş Şemîfem: “Bilmem sarı mıdır.”
Kumsal sormuş: “Benim gibi sıcak mıdır?”
Demiş Şemîfem: “Bilmem sıcak mıdır.”
Kumsal sormuş: “Benim gibi vefâlı mıdır?”
Demiş Şemîfem: “Bilmem vefalı mıdır.”
Kumsal şaşakalmış niye?
Dalga demiş: “Bak denize, o olmasa ben olmaz idim.”
Kumsal demiş: “Bak dalgaya, o üstüme serilmese ben olmaz idim.”
Deniz demiş: “Dalga da kumsal da, ben hepsiyle bir denizim.”
Şemîfem kimin kime mecnûn, kimin kime leylâ olduğunu çözeme­miş. Sonra mecnûnsuz leylâ, kumlara bata çıka güneşe doğru yönel­miş. O ara denizden çıkagelmiş bir adam. Bir elinde altın kolye, bir elinde kılıç balığı… Şemîfem denizadama bakmış, denizadam Şemîfem’e… Sormuş denizadam. Sarı saçlarından deniz damlıyormuş:
“Nereye böyle?”
Demiş Şemîfem: “Leylâsı olduğuma…”
Sormuş denizadam, kılıç balığı çırpınıyormuş elinde:
“Nerededir bilir misin?”
Demiş Şemîfem: “Bilmem.”
Denizadam altın kolyeyi güzel boynuna geçirip Şemîfem’in, “yolunu çizsin” demiş. Ve yolların çizilebildiğini bir öğreten çıkmadığından belki, yollara daha önce hiç düşmediğinden belki, yolları yol yapanın yolcu olduğunu düşünmediğinden belki; bir kolyenin bu işi nasıl üst­lenebileceğine akıl sır erdirememiş. Parmaklarıyla gerdanına sarkan sarı’yı yoklamış. Bembeyaz bir taş ışıl ışıl Şemîfem’in elâ gözlerini va­dilerden aşırmış. Denizadam bir eli boş, bir elinde kılıç balığı kumsa­lın bir ucuna doğru ilerlemiş. Kılıç balığı kendisini mavi denizin sula­rına döndüremeyeceğıni bile bile son çırpınışlarını yaparken Şemî­fem bir kılıç balığının hikayesine şahit olmuş böylece. Kumların sıcak­lığı narin ayaklarını kavuruyormuş. Bakınmış etrafına. Kumsalın bir ucundaki sazların arasından geçip denizle buluşan ırmakla serinle­mek geçmiş içinden. Koşmuş ona. Tatlı suyun tuzlu suya kavuşma noktasında basmış serinliğine.
Irmak sormuş: “Yüreğini nasıl serinleteceksin?”
Demiş Şemîfem: “Leylâsı olduğumla…”
Irmak sormuş: “Kimdir?”
Demiş Şemîfem: “Leylâsı olduğumdur.”
Irmak sormuş: “Nerededir?”
Demiş Şemîfem. “Bilmem nerededir.”
Irmak sormuş: “Belki denizdedir, bırak kendini maviye.”
Şemîfem ırmağın sığ sularının eşliğinde denize dalmış. Boş bir san­dal yanaşıvermiş yanına sessiz sessiz.
Sandal sormuş: “Nereye böyle?”
Demiş Şemîfem: “Leylâsı olduğuma…”
Sandal sormuş: “Herkesin ya mecnûnu, ya leylâsı vardır; yitmek için onda. Sen hangi demdesin?”
Demiş Şemîfem: “Demden deme geçmedeyim.”
Sonra sandala binmiş Şemîfem. Dalgaların eşliğinde sonu yokmuş gi­bi görünen maviliğe karışmışlar. Sandal Şemîfem’in sessizliğini dinle­miş, deniz de onların sessizliğini… Açılmışlar, açıldıkça açılmışlar, ma­viye boyanmışlar boydan boya. Güneş tepelerinde dans ederken Şe­mîfem dudaklarının kuruduğunu farkedip denizin suyunu avuçlamış eğilip sandaldan.
Deniz demiş: “Tuzluyumdur, yanarsın.”
Şemîfem içindeki yangınları söndüremediğini, her gün bu yangının bütün bedenini kapladığını, bir gün gelip yangından arta kalacak ola­nın bir avuç külden ibaret olacağını, hiç kimsenin de bu külün bir va­kitler bir insan sûretinde “aşk” diye diye gezmede kendini yitirdiğini bilemeyeceğini düşünüvermiş. Acımış bir yerleri…
Sıcak arttıkça Şemîfem’in bakışları puslanmış. Güzel bir rüyaya uyan­dığında ise beyaz bir buluttan aşağıya düşmeye başlamış. Arkasında sarılar giymiş bir kadın onu tutmaya çalışırken bir yandan da avaz avaz bağırıyormuş, kime bu sesleniş bilinmeden: “Pazar yerinde… Pazar yerinde…”
Şemîfem’i sandalın içinde böyle uyur bulduklarında sarılar giyinmiş kadının “Pazar yerinde…” feryadını kimse duymamış. Uyuyormuş Şe­mîfem. Derin ve dingin. Serin suyla ince yüzünü silmişler, dudakla­rından hayat suyunu damlatmışlar. Şemîfem elâ gözlerini aralamış binbir güçlükle. Güneş tüm gücünü toplamak için gecenin ardında kaybolmak üzere imiş.
Şemîfem üzerine eğilmiş bir yığın insan başını görünce “Pazar yerin­de…” sözleri dökülmüş dilinden. Kahkahalar doluşmuş başucuna, ni­ye? Anlamamış. Elinin tersiyle kahkahaları itip oturmuş. Bir dolu göz dikilmiş karşısına, “nereye böyle?” bakışıyla.
Demiş Şemîfem: “Leylâsı olduğuma…”
Bir adam sormuş: “Kimdir, necidir, nerededir?”
Demiş Şemîfem:” Beni beklediği yerdedir; bilmem kimdir o, o bilir be­ni. Gördüğünde diyecektir bana, leylâ.”
Kimse bir şey anlamamış, “delidir” mırıltıları dillerinde dağılmışlar ge­minin dört yanına. Gemi büyük bir yelkenli imiş. Şemîfem yelkenliye ninni söylemiş. Ninniyi duyan deniz gece gece uyumaya gitmiş. Dal­ga gece gece uyumaya gitmiş. Mavi gece gece uyumaya gitmiş. Uyudukça her şey Şemîfem söylemiş. Söyledikçe ninni gece gece uyumaya gitmiş. Bir Şemîfem’in ızdırabı uyumamış. Izdırab her do­kunduğunu kurutmuş, “ah” sesini duydukça güçlenmiş; ızdıraba ızdırab katıp ölümü tatlı göstermeye başlamış. Ölüm, allı yeşilli giyinip en işveli haliyle gezinmiş orta yerde: “Gel de kurtul, bitsin bu acı. Gel de alayım seni yanıma, dinsin bu acı. Gel bende kaybol. Gel bende durul.”
Sormuş Şemîfem: “Ölmek varmak mıdır?”
Sormuş ölüm: “İlle de varmalı mıdır?”
Sormuş Şemîfem: “Yok mudur yolun noktası?”
Sormuş ölüm: “Durmakla varılır mı?”
Şemîfem her an biraz daha tükendiğini, yolculuğun her daim böyle sürüp gideceğini, aradığını ise ancak sonsuzlukta bulabileceğini azar azar duyar olmuş.
O ara yıldızlar yağmış denize birer ikişer sağanak halinde. Uzatmış elini Şemîfem dokunmak için. Dokunup yıldız olmak için. Yıldız olup denizin sırlarına dalmak için. Belki sır olup huzur bulur, aradığının varlığında yok olmanın hazzını yaşar, belki eninde sonunda “aşk” oluşunu anlar, belki vazgeçip bu hep gitmelerden dillere destan gü­zelliğini yanına alıp geri, o yürekleri hoplatan köşke döner, her şey aynı tatlı yaşantılarda olduğu haline bürünür. Lâkin bir gidildi mi, gidilmiştir. Geri dönüldüğünde gitmişliği hiçbir şey değiştiremez. Ve hiçbir şey eskisi gibi olmaz.
Şemîfem yağan yıldızların altında otururken simurg çıkagelmiş. Zümrüd-ü anka… Öyle güzelmiş ki, öyle canlıymış ki Şemîfem hayran hay­ran tüylerini okşamış.
Sormuş Şemîfem: “Nereye böyle?”
Anka demiş: “Senin gittiğin yere.”
Sormuş Şemîfem: “Ben nereye?”
Anka demiş: “Leylâsı olduğuna…”
Sormuş Şemîfem: “Leylâsı olduğum nerede?”
Anka demiş: “Gideceğin yerde.”
Şemîfem karmakarışık oluvermiş. Gözlerinden iki damla koştura koştura yanaklarını bir yalayıp düşmüşler yere. O an Anka Şemîfem’i sır­tına alıp havalanmış.
Sormuş Şemîfem: “Nereye böyle?”
Demiş Anka:” Kaf dağı’na.”
Susmuş Şemîfem. Bir Anka sırtında uçarken gözlerine önce güneş dolmuş, ardından kuşlar pır pır etmişler başının üzerinde, gökyüzü açılmış önünde.
Sormuş Şemîfem kendi kendine: “Kaf dağı nerede?”
Bir ses içinde demiş: “Kaf dağı hayallerinin ötesinde.”
Şemîfem hayallerini düşünmüş. Bir tek hayal çıkmış karşısına hayat çizgisini değiştirdiği: “Leylâsı olduğum.” Kim vermiş ona bu hayali, kim demiş “bul onu”, kim demiş “aşksız olmuyor”, kim demiş “aşk ile yürümeli, aşk ile bilmeli, aşkı dinlemeli”, kim demiş “aşk… yine aşk… ve dahi yine aşk…” Şemîfem bütün bunlardan bîhaber acıyan yerini unutmaya çalışmış hep.
Anka alçalmış yere doğru birden.
Sormuş Şemîfem: “Dağ nerede?”
Demiş Anka: “Dağ dediğin erişilmeyen.”

Paylaş

Bu Sayının Diğer Yazıları

İnsan ve Sanat / Mahmut Celal Özmen
Adresi Firari Sevmenin / Neşe Yeşilova
Temmuz Bildirisi / Reşit Güngör Kalkan
Açelya / Ferman Karaçam
Aşk ki / Taner Taştekin
Tümünü Göster