Gülün Dilinden

Gülnihâl her pazar sabahı, uyumayı dilemesine rağmen yine er­kenden uyanmış, işe gitmeyecek olmasına sevinerek bahçeye inerek toprakla haşır neşir olmanın keyfini yaşamak istemişti. Aslında derin birkaç nefes almak, hafta içi iş hayatının ve elektronik cihazların verdiği yorgunluğu ve de gerginliği çıplak ayak­larıyla toprağa basarak gidermekten öte bir gayret yoktu için­de. Ama beyaz yediveren güllerinin çimenlere düşmüş beyaz yapraklarını görünce toplamadan edemedi. Onları bahçenin tam ortasındaki mermer su tasına attı. Sonra taze su ile dol­durdu mermer tası. Sevgi kayıklarıydı gül yaprakları sanki… Karşı liman yakın. Ulaşması kolaydı karşı yakaya bu küçük mer­mer tasta. Mesafelerin kısalığı vuslatı vaki kılacak anlamına gel­mese de. Sonra “Çimenleri biçiversem ,bir de sulasam.” derken bahçeye epey çekidüzen vermişti . Hatta Yasemen çiçeğini narin belinden iple bağlamış, bahçe kapısının üst tak’ına sar­ması için yönlendirmişti. Şimdi de yaban güllerini budamalıydı. Sere serpe dalları yere doğru yayılmış, çiçekten yıkılıyordu. He­men hemen her dalda onlarca kırmızı yaban gülü omuz omuza vermiş değişmeyen bahtlarına gülümser gibiydiler.
Bahtlarına gülümsemek! Bu düşünce durdurdu Gülnihâl’i. Kır­mızı yaban güllerinin tam karşısına bağdaş kurarak taze biçilmiş çimenlere oturdu. “Kan kırmızı bir tebessüm” diye geçirdi için­den.
Öylesi bir tebessüm ki bir parça incinmişlik, bir parça istihza, esaslı bir masumiyet ve bir parça mahkumiyet vardı sanki bu te­bessümde.
Yoktu belki de…
Gülnihâl kondurmuştu bunca vasfı olabildiğine cesur ve olabildi­ğince cömert açmış yaban güllerine.İçimi ben bilirim , kim ne derse desin dercesine fütûrsuz açışı bundan olmalı. Fuzuli’nin “Kan ile beslenen, vurdum duymaz, zalim sevgili” tasvirini ka­dın yüreği kabullenemediğinden olmalıydı bunca simtemkâr tas­vir.
“Ne haddime? Alınganlık benimkisi!” dedi seslice.
Acı bir tebessüm oturmuştu dudaklarına, yaban güllerinin te­bessümü ile müsemma…
Güle suskunluk atfedilmişti.
Konuşsa neler söylerdi acep?
Güle bir gülizârda mecburi ikamet verilmişti.
Diyar diyar dolaşsa, halini arz eylese ömrü billah mahkum edilir miydi vefasızlığa?
Nazlanmanın kahredici, öldürücü , aşıkına zulmedici tasvirlerini artık kim değiştirebilirdi ki?
Bahtı olup yazılmıştı yazısı.
Zâlime çıkmıştı adı.
Keşke konuşabilseydi…
Keşke suskunluğun acı, yakıcı lisanını yazabilseydi.
Ve keşke “Bende sevdim, gitme uçma, dikenlerim kanatır se­ni. Yaslama bağrını dikenlerime. Bil ki benim dikenlerim var. Ve biliyorum ki sesin kadar güzel değildir ayakların. Beni böylece sev. Seni öylece sevdim ben.” diyebilseydi.
Değil mi ki bülbül gönüllüydü kanamaya ve değil mi ki şakı­malarında duyduğu sesine hayranlığı, güle duyduğu hayran­lıktan çoktu, susar mıydı acep?
Gülnihâl, peşpeşe gelen sorularının cevapsızlığında, sevip feryat figân ağlamakla, sevip susup, suskunluğun gürültü­sünde boğulmanın ne kadar can acıtıcı olduğunu düşündü. Ve dahi sevgisine güvensizlikle, ispatlama yükümlülüğü ile omuzlarındaki ağır yükü taşımanın çaresizliğinde kıvranma­nın ne denli incitici olduğunu bilen yüreğinin daralmasına bir derin nefes ikram etti.
“Ahhhh Ahhh!” diye inlediğinin bilincinde değildi.
Dili yoktu gülün.
Dil değil midir yaraların en büyüğünü açan ?
Gülün sessiz terennümü, mâsiva ile mavera arasındaki me­şakkatli yolculuğu olmasın!
Ve mahrem değil midir sevda?
Dile düşürmek reva mıdır ?
Sevdiğini sevişine onu duyanların hayranlıklarından haz al­mamış mıdır Bülbül ?
Öte yandan kendi şakımasına hayran kalıp, kendi sesini defaatle duyarak beslenmiş olmasın, bunca feryadından! Belkide suskunluğu bir ikramdır güle.
Ve avam ile İlâhi sevdanın farkındalığına giden yol, susmak­tan geçtiğindendir.
Gülün suskunluğu, güle güvenmemeyi mâzeret bilen bülbü­lün, sevdasına sevdalanmışlığına tahammüldür.
Aldırmaksızın kırmızılar sürüp açılışı sabrıdır. Sevdiğini haykı­ran bülbülün, aslında gülü değil, gülü sevişini sevmesinden duyduğu haz ile besleniyor olmasına tahammül etse, bir par­ça şekva içerecek. Bu sevginin hedefini biliyor olmanın şük­rüdür beklide kırmızılara bürünmesi.
Bülbülün figânına mest olan gül, efsanede esas kahraman olmuş bülbülün sabırdan yoksun, feryada dökülmüş aşkın­dan imtina ediyor olmasın?
Bundan sebep suskunluğunda tebessüm ederek, zâhiri yanıl­gılarla kendini kandıran bülbüle -onca seviyorken bunca it­ham neden? – sorusunun cevapsızlığında istihza ediyordur belki de gül.
Hep sustu gül
Bülbül konuştu.
Gül bir başına yürek hasbihâlinde kavruldu.
Bülbül şakıdıkça coştu.
Sevdiğini incitmemişti hiç.
Ve zandan öte değildi gülün bülbüle vefasızlığı.
Bülbül döküp içini güle, tazeledi ümidini.
Sesine mi âşıktı acep?
Yoksa onca figân aşka âşık oluşundan mıydı?
Kalsaydı tek bir gül dalında ve susup, dokunup ve dahi kanasaydı yamacında…
Ölseydi ayak ucunda ve ardından denmeseydi “İçmek ister bülbülün kanın meğer bir reng ile!”(1)
* ★ * ★
Gülnihâl, gözlerinde buğu, zihninde cevapsız ve bir parça haddini aşmış sorularıyla doğruldu oturduğu çimenlerin üze­rinden.
Adı Gülnihâl, bahtı Gül ile aynı …
Yüreğinde suskunluğa mahkûm bir sevda.
Kanatsa kendi dikeniyle kendini, düşse bedeni toprağa, hakkını kaybetti bir kez geçmeyecek tarihe sevdası. İspatlanmış olmayacak sevdası.
Bülbül tığnetli sevgilisi “beni sensiz bıraktın, ebedi firâkım ol­dun” diye yine feryat edecek.
Onu dinleyenler “Ne çok sevmiş” deyip kutlayıp, kutsayacak. Gül suskun, Bülbül hep coşkuyla şakıyacak yine ve yenidenlerle.      
Gül sabrın dalından koparılmış bir meyve gibi çürüyüp git­mekten korkarak, titreyen ellerini seher vakitlerinde duaya açacak, yorgun bedenini gün içinde çalışarak oyalayacak.
★ ★ ★
“Bahçe güzel oldu. Bir kahve içmeli.” Diye sesli düşünerek, sevdası tüm mahremiyetiyle yüreğinde, dimdik şekvesız be­denini eve taşıdı.
Saat henüz sekizi gösteriyordu. Sabahın en taze vakti. Hafif bir serinlik açık penceresinden girerek, tül perdesi ile işveleşiyordu. Az önce çimlerini biçtiği su ile toprağın sevişmesini iz­lediği bahçesinden toprak kokusu, taze çimen kokusu ve za­rif yasemen çiçeğinin efsunlu kokusu muhteşem bir karışım oluşturarak, arada bir rüzgarın kanatlarında odaya doldur­muştu. Gülnihâl derin bir nefes alarak, içini ferahlatmaya yetmeyecek kadar az, hiçbir şeyin o anda kendisine bu kadar la­tif gelemeyeceği kadar çoklaşmış bu kokuyu yudumladı. Günlük gazetesini ve kahve fincanını alarak bahçeye bakan büyük camlı penceresinin önündeki koltuğa oturdu. Gazetenin ilk sayfasında­ki manşet haberlere göz gezdirip, kültür sayfasını açtı. Bir köşe yazarı “Eski aşklar artık yok!” yazıyordu.

Paylaş

Bu Sayının Diğer Yazıları

Yak Beni / Murat Kahraman
Vird-i Leyla / Ebubekir Koçak
Güle Dair / Feride Sezer
-İsimsiz Şiir II- / Taner Taştekin
Vakit Tamam / Naz
Tümünü Göster