“hayatü’s- sahabe” mütercimi mehmet karabulut ile söyleşi

133
Görüntüleme

“Hayâtü’s-Sahâbe”yi tercüme ettiniz. Bu süreçten biraz bahseder misiniz?
Peygamber Efendimizle birlikte yaşa­yıp vahye birebir muhatap olan ve vahyin aktarımında öncü olanların ha­yatları…Bu sizi nasıl etkiledi?
Evet, Hayatü’s Sahabe’yi tercüme et­me teklifi MalatyalI bir yayıncı olan sevgili Nurettin Kiğılı tarafından bana ve değerli meslektaşım Haseki ikinci mezunu Cengiz Yağcı’ya yapılmıştı. Cengiz Yağcı Devran Yayıncılık’ın ge­nel yayın yönetmeni idi o sıralarda. Ben 1992 yıllarında Almanya’dan dön­düğümde teklifi meslektaşım Cengiz Yağcı’dan öğrendim. Ben de daha ön­celeri idealimde olan bu zor, çok so­rumluluk taşıyan ve belki de beni aşan teklifi kabul ettim. Bu birliktelik iki se­ne sürdü. Uzun sürmesini nedeni, ya­yın evi sahibi Nurettin Kığılı’nın ekono­mik imkânsızlıkları idi. Fakat nihayetin­de Mert Yayıncılık’ın maddf desteğiyle basıldı. Biz de böyle yüce bir hizmete vesile olduğumuz için çok mutlu olduk.
Sahâbe’nin bende bıraktığı izleri satır­lara dökmek ifade etmek ve insan id­rakine aktarmak oldukça zor bir iş. Çünkü Sahâbi, İlâhi iradenin ispata dö­nüşmüş somut ve eşsiz bir örneğidir. Topyekün bir gerçeği kabul etmenin ve bütün hücreleriyle kabullenmenin ve inandığına tanıklık etmenin, bunu ahlâka dönüştürmenin şahidi… Öyle bir iman ki yatıcının sonsuzluğuna ay­na olmak.. İmanın şirkten kurtarıp mü’min yaptığı, tekrar şirke dönmeyi ateşe atılmaktan daha dehşetli gören bir karaktere dönüştürdüğü model in­san… Şirkin kirlerinden, tereddütlerin­den, kararsızlıklarından kurtulup kris-

talize olmuş, ayrıntılardan kurtulmuş emin insan… Nefis ve dünyalık adına tüm teklifleri tereddüt etmeden red­dedebilecek zaman ve mekâna hük­medebilecek ve bu fazilet ilkesinin destanlık savaşını verebilecek kadar pervasız kahramanlar… “Ömer’den bekleniyor, beklenen Muham- med’den” diyebilecek ve bu sorumlu­luğun bilinci altında maddenin esare­tinden kurtulmuş, herkesten kendini sorumlu tutacak kadar mesuliyet sahi­bi memur insan… Sayılan örnekler ve daha sayılamayacak kadar eşsiz örnek­lerle tarihe mâl olmuş, tarihin seyrini değiştirmiş insanlık ailesi var oldukça örnek alınabilecek bu yüceler, nefsi­min nâçiz varlığında etki bırakmadığını söylemek asla mümkün değildir. Kita­bın çevirisine devam ettikçe düşünce­lerim, inancım ve amelimdeki istika­metin ne kadar anlamsız olduğunu gördüm. Tevhid’in şirki nasıl hayattan sildiği, müşriki nasıl mü’mine çevirdi­ği/dönüştürdüğünü Sahâbideki mo­delde görebilirsiniz. Cahiliyyenin üretti­ği insanı biliyorsanız, müslümanı tanır­sınız. Zfra cahiliyye bir bakış bir yorum ve kavrama/algılayış biçimidir. Onun

için cahiliyye evrensel tanımıyla bir din­dir. Bakın Allah Resulu (sav) ne buyu­rur: “Cahiliyeyi bilmeyen İslam’ı bile­mez”. “Eşya, zıttı ile kaimdir” deyimi bunun başka bir ifadesidir. Bu nedenle cahiliyyeti ve cahiliyyenin çözülme, dü­şüş, fesat ve haktan sapmada/dalâlet­te ulaştığı yeri bilen kimse İslâm’ın yaptığı ahlâkf devrimin büyüklüğünü ve eşsizliğini daha iyi bilir. Basit bir ör­nekle cahiliyenin ne denli insanlık düş­manı bir hayat telâkkisi olduğu açıkça anlaşılır sanırım. Bir Arap şairi der ki: “Bazen başka savaşacak kimse bula­mayınca kardeşimiz Bekir’le savaşırız.” Böyle bir anlayışa tarihi perspektiften bakıldığında insanlığın nasıl yok edildi­ği anlaşılacaktır. Zfra hayatın bütünü âdeta kin, öç, ve intikamdan oluş­muş kuvvetli bir tuzaktır. İslâm’la şe­reflenen Sahâbi, İlâhi mesajın he­deflenen sonuçlarını ve taleplerini gerçekleştirmiştir.
O artık yaşayan ve konuşan bir Kur’an, ete kemiğe bürünmüş bir din­dir. Âdil bir terazi Allah’ın rızası ve ga­zabını iyiyi kötüyü bildiren bir ölçüdür. Öylesine mü’min bir insandır ki, onun nazarında temiz ve güzel olan her şey iyi; kötü olan kötüdür. Onun azminde Allah’ın iradesi tecelli eder.
Bilgi ahlâka ve amale dönüşüyordu sa­habenin dünyâsında. Nasıl ki tohum ve çekirdek ağaca dönüşüp meyve oluyorsa… Sahâbe’nin örneği kâinatın efendisi ufuk ve eşsiz model Hz. Mu- hammed (S.A.V.) idi. ‘Ne mutlu sana sen cennetliksin’ diyen Osman b. Ma- zun’un karısına verdiği cevap çok çar­pıcıdır: “Sen ne diyorsun? Vallahi ben yarın nefsimin ne yapacağını dahi

bilmiyorum.” Şeklinde cevap Allah’a yösterdiği itaat ve ona olan sevgideki hassasiyetini ve ince idrâkin derecesini gösterirken mümin olma iddiasında bizler hangi idrak çerçevesinde sahabe gibi yaşadığımızı söyleyebiliriz? Haya- tü’s-Sahâbe’yi tercüme ettikçe yaşadı­ğımı sandığım İslâm’dan uzaklaştığımı ve tecdidi iman ve İslâm gereğine olan inancım büsbütün artmıştır. Bu süreç devam edip, tercüme devam edip so­na erdiğinde sıfırlandığımı anladım ama ümitsizlik içine düşmedim. Hayatı sadece dürüst ilkeli azimli ve derin bir idrak içerinde sorgulama imkânına ka­vuştum. Dinin hayatın bizatihi kendisi olduğu gerçeği öne çıktı. Dfne hayat hakkı tanımayan ister birey olsun ister toplum gerekse bir devlet olsun yaşa­ma hakkını kaybedebileceği kanaatine vardım.
Çünkü gördüm ki Sahâbi, fâni zevkle­rin yaşandığı dünyayı, gözle görüleni, nefsin arzularını, Rasullullah (S.A.V.) in getirdiği vahyin ölçülerine bakarak ye­niden anlamlandırmış, cahiliyyenin tüm olumsuzluklarından arınarak bir şahsiyete ve ahlâka dönüşmüştür. Zf- ra onlar: Hakikatin ölümsüz şahitleri, inançlarını yaşama uğrunda da inan­cın şehitleri oldular.
“Benim ashabım gökteki yıldızlar gi­bidir”, sırrına vâkıf, onların tavizsiz takipçisi İbn-i Teymiye’nin inandığı bu davada muhaliflerine verdiği şu ölümsüz cevap meşhurdur. (Onu zin­dandan zindana sürenlere verdiği ce­vap) Bu bize aynı zamanda onun sa­habenin hayatından nasıl etkilendiği­ni de gösteriyor.

“Düşmanlarım bana ne yapabilirler ki? Ben cennetimi yüreğimde taşıyorum; nereye gitsem o benimle gelir.
Hapsedilmem halvettir, sürgün edil­mem hicret, öldürülmem şehâdettir. Değil mi ki göğsümde Allah’ın kitabı ve Rasulullahın sünneti vardır.”
Bu sorunuzun cevabını şunu da belir­terek noktalayalım. Sahâbi; “Bir top­lum kendini değiştirmedikçe Allah on­ları değiştirip dönüştürmez”. (Râd Su- resi-11) ayetini baz olarak cahiliyeden İslâm’a dönmüş, ve tüm insanlığa ba­tıldan hakikate, yalandan gerçeğe bir inkılâb gerçekleştirmişlerdir. Bu haki­katten hareketle şöyle bir temel ilkeye ulaşmak mümkündür: “Bu ümmetin evvelini düzelten âmil sonunu da dü­zeltmeye kadirdir.”
Sahabe’nin yaşadığı dönemde de, varlığını sürdüren, yerleşik kültürün ürünleri müzik, şiir, edebiyat var. Edebiyat açısından oldukça zengin bir medeniyet havzası söz konusu. Kur’an’ın nüzulü, Sahabenin tutumu ve bu süreçten bahsedelim birazda.
Tarihsel süreç içerisinde Peygamberle­re bakıldığında; her peygamberin gös­terdiği mücize muhaliflerinin iddiaları­nın ve tezlerinin cinsiyle susturulmuş­tur. Meselâ sihir ve büyünün yaygın olduğu, hayatın büyücülük standartla­rı üzerine inşa edildiği asırda Hz. Musa (A.S) asa ve Yed-i Beyza ile karşı çıka­rak Firavunun sihirbazlarını acze dü­şürmüş, tereddütsüz imanla evrenin Rabbine iman etmelerine vesile olmuş­tur. Hz. İsa (A.S’ın) asrı tıbbın zirvede seyrettiği, insanların kendilerini bu aln- da rakipsiz kabul ettikleri bir asırdır.

Allah İsa (A.S.) “ölüyü diriltme” ve “amayı görür hale getirmek” gibi iki eş­siz mücize bahşederek devrinin tıbbi­ni susturmuştur.
Hz. Muhammed (S.A.V.) devrinde ise şiir, edebiyat çok gelişmişti. Hatta sa­vaş meydanlarında şiirle atışmalar ya­pılıyordu. Muallaka-ı Seba’yı bilirsiniz. Kur’an-ın nüzulundan sonra bunlar tahtından olmuştur.
Kur’an bir ayna idi ona bakana kendi­ni görebilme ve anlayabilme imkânını veriyordu. Kur’an-ı yaşamak isteyenler, onu kendisine inmişçesine okuması gerektiğine karşılık, muhaliflerinin de onun okuyucusunu etkileyip derinden sarstığını çok iyi biliyorlardı. Onun top­lumu nasıl bir dönüşüme uğratacağını hiçbir zaman gözden uzak tutmadılar.
Hz. Lebit (R.A.) ikinci halife Hz. Ömer (R.A.) devrinde Kûfe’ye yerleşmişti. Hz.Ömer, (R.A.) valisi Su’be oğlu Mu- ğıre vasıtasıyla Hz. Lebit’e, müslüman olduktan sonra söylemiş olduğu şiirle­rini sormuş: Lebit de Kur’an’ın ikinci sûresini yazıp valiye getirmiş: “Allah, bana şiire karşılık bunu verdi” demişti. Bunun üzerine Hz. Ömer, Lebit’in ma­aşını dörtte bir oranında artırdı. Ger­çekten Lebit’in şair ruhu, Kur’an’ın eş­sizliği karşısında büyük bir tesir altında kalmış ve bunun üstüne söz söylen­mez diyerek Lebit şiiri bırakmıştır.
Tabi bu durumu tersten okumak da mümkün. Sizin de bahsettiğiniz gibi sanatta ve hususen edebiyatta, şiirde çok ileri gitmiş bir toplum mevzu ba­his. Arap dilinin inceliklerine hâkim çok sayıda şair var.

Dil sürekli işleniyor. Ürünler ortaya ko­nuyor. Şairler halkın karşısına çıkıp şiir­lerini okuyorlar. Sonra toplumun da bir teveccühü var bu etkinliklere. Ede­biyatta canlılık var. Bu da insanların çok yüksek bir belagata sahip olan Kur’an’ı anlamalarını kolaylaştırmıştır. Arap toplumunda dil gelişmemiş ol­saydı Kur’an’ın çok güçlü bir şekilde ifadelendirdiği hakikatlerin anlaşılma­sı mümkün olmayacaktı. Zaten müş­riklerden kesinlikle şöyle bir şikayet
duymuyoruz: “Ya Muhammed biz se-
\
nin ne demek istediğini, Kur’an ‘ın bize neden bahsettiğini anlamıyoruz.” Evet müşrikler yaşadıkları toplumunun fertleri olarak Kur’an’ın kendilerinden ne istediğini çok iyi anlıyorlardı, fakat iman etmiyorlardı o başka. Tabi Allah- u Teâlâ Hazretlerinin Kur’an-ı Arapça olarak insanlığa indirmesindeki sebep ve hikmetler arasında bu da var. Söz söyleme sanatında çok yüksek bir ya­pıya ulaşılmış güçlü bir dili seçiyor Al- lah-u Teâlâ. Ve o dilde mislini getir­mekten insanlığın âciz kalacağı Kur’an’ı inzâl buyuruyor.
Sanat, edebiyat oldukça mühim. Siz de bu açıdan çok önemli bir fonksiyon icra ediyorsunuz.
Örnek bir Sahâbe’nin hayatından bah­sedelim.Nasıl yaşamış, neler yapmış, Peygamberimizle diyalogları ve Islâm hayatında ne gibi değişiklikler yapmış?
Yaratıklar içerisinde, anlama ve algıla­ma vasıtalarının çok ve güçlü olması bakımından mutlak hakikate en çok yaklaşabilen, haddi zâtında onun var­lığından yansıyan insandır. Çünkü Al- lah-u Teâlâ ona ruhundan üflemiştir.

İşte Peygamberler Allah’ı (C.C.), mut­lak hakikati insanlara anlatma görevi ile yükümlü insanlardır. Onların mut­lak hakikati idrak hali vahiydir.
İslâm kadar sâde, samimi, insani”, olan başka hayat, anlayışı yoktur. Bu yö- nüyledir ki Müminleri de sâde, samimi ve insanidir. İslâm bu insan modeliyle Yesrib’i Medine’ye dönüştürmüştür.
Verilecek Sahâbi örneğini ve yaşadığı dünyayı anlamak için onu eşsiz kılan islami iklimi iyi kavramak gerekir. Sa- hâbeyi yatağında rahat yatırmayan so­rumluluk bilinci ile kendini peygamber kadar sorumlu hissedecek dereceye çı­karan bir din, ebette tek hakiki mede­niyeti kurabilendir.
Allah Rasulu (S.A.V.) mescide girdiğin­de Haris b. Malik mescitte yatıyordu. Ona yaklaştı ve dokundu. ‘Kaldır başı­nı’ deyince Haris, ‘Anam babam sana feda olsun ya Rasulallah, buyurun bir emriniz mi var?’ dedi. Efendimiz (S.A.V.) “Ya Haris, bu geceyi nasıl ge­çirdin diye sorunca, Haris ‘gündüz inandığım gibi geceyi eksiksiz olarak imanla ve huzurla geçirdim, öylece sa­bahladım’ dedi. Allah Resulu her iddi­anın bir ispatı bir gerçeği vardır. Senin iddianın gerçeği nedir? diye sorunca Haris, dünyaya olan anlamsız sevgimi kestim. Gündüzlerim susuz, gecelerim uykusuz geçmektedir. Rabbimin arşını görür gibiyim ve sanki ben cennet ehli­nin bir birini ziyaret ettiklerini, cehen- nemdekilerin de köpek gibi havladıkları­nı gözlerimle görüyorum” cevabını verin­ce Allah Resulu, “Sen Allah’ın kalbini ha­kikate açtığı bir kimsesin seni anlıyorum u halini devam ettirmeye çalış” buyurdu.

Evet sen bizzat o hâlleri,cennet ve ce­hennem manzaralarını görmüşsün, sen Allah’ın kalbini aydınlattığı bir kul­sun.diyerek Harisin imanına şehâdet etmiştir.
Bir arkadaş ki peygamber ve imanına tanıklık etmektedir bundan daha bü­yük bir rütbe var mıdır?
Hz. Haris, imanına tanıklık eden Allah Resulunden şöyle bir talepte bulundu: “Ey Allah’ın Resulu şehit olmam için bana dua et” ve imanına tanıklık eden Resule olan sevgi ve bağlılığıyla canını vererek hakikatin ölümsüz tanı­ğı olmak istedi. Allah Resulu Haris’e dua etti ve Haris ilk savaşta şehit oldu. Şu bir gerçektir ki sahabenin örneğin­de görüldüğü gibi bugün her müslü- manın ciddi anlamda bir iç hicrete ihtiyacı vardır.
‘Siz Sahâbe’yi görseydiniz onlara deli derdiniz onlar sizi görseydi bunlar Müslüman değil’ derlerdi şeklinde bir tespit var.Bu meyanda neler söylemek istersiniz?
Bu tespitin, Haşan Basri’ye ait olduğu rivayet edilir. Allah Rasulü (S.A.V.) şöy­le buyurmuştur: “Allah’a karşı gelene karşı gelmek gerekir.” Çünkü bu ey­lem imanın doyurduğu kaçınılmaz bir sonuçtur. Kur’an saf bir tevhid belirle­miştir. Dolayısıyla tevhidle çatışan hiç­bir eylem karşısında müminin suskun durması düşünülemez. Sahâbe de böyle yapmıştır.
İbrahim (A.S.) putperes bir babanın oğludur. Put imâl eder, İbrahim’in kucağına koyar satmasını emreder.

İbrahim (a.s.) aklın, çalışan aklın sonu­cu işin mantıksızlığını, anlamsızlığını anladığı gün Allah’ı aramaya başlar. Malum serüven sonucu put satan İb­rahim put kıran İbrahim (a.s.)’a dönü­şür. Bu eriştiği saf tevhidin bir sonucu­dur. İbrahim (a.s.)tevhid uğruna ate­şe atılmayı göze almıştır. Onun bu ya­şadıklarını bilmeyenler nazarında bu bir delilik olarak görülebilir.
İmanın ahlâki anlamı güvenmektir, teslim olmaktır. Küfür ise bu güveni yok sayıp insanlığı kağosa kurban et­mektir. Kuran’ın getirdiği hayat anlayı­şı şirkin tasavvurlarını alt üst etmiştir. Sarsılan şirkin gösterdiği tepki boşuna değildir. Çünkü dün şirkin savunuculu­ğunu yapan insan mümin olup tevhi­di savunmasıyla şirkin amansız düşma­nı olmaktadır. Çünkü bu şirk mantığın­da deliliktir. Bir tabiun olan Haşan Bas- ri’yi böyle konuşturan saik neydi? Bu­nu iyi idrak etmek gerekir.
Bir kere Kur’an’ın yaşanmış modeli Al­lah Rasulu (S.A.V.)dir. Hz. Ayşe (R.A.) peygamber ahlâkını soran sahabeye: ‘Siz Kur’an okumaz mısınız?’ sorusuy­la cevap vermiş ve onun yaşayan bir kuran olduğunu vurgulamıştır.
Peygamberler yaşadıkları toplumda bi­rer aydınlık kahramanlarıdır. İnsanlar, peygamberlerin bıraktığı bu destansı medeniyetlerin gölgesinde özgür ol­muşlardır ancak. Peygamberler des­potların, tiranların ve diktatörlerin se- rapsı hayâllerin peşinde koşmazlar. Peygamberlerin izini gözleyerek vahiy sevincinden doğan muştulan ile, Hz. Peygamberin kendilerine getirdiği umutları ve zikirleri ruhun durmadan

yenilenişi ve dirilişi için tekrarlayarak ayakta durabiliyordu sahâbi.
İnsanı putların köleliğinden kurtararak fıtratın medeniyetini kuran peygam­berlerdir. Her zaman ölmeye yüz tu­tan insan ruhunu ayakta tutmak ise peygamberlerin bizlere miras bıraktığı ödevdir. Kâinat Peygamberinin bize bıraktığı miras ise bu miras ve ödevin özü, can damarı ve ruhudur. Bu mirası ilk defa paylaşanlar peygamberin ar­kadaşları oldular. Kaynağın temiz ve berrak suyunu içtiler. Şirkin her çeşit pisliğinden kurtulup İslâm’ın temiz havzasına kavuştular âdeta delicesine sarıldılar. Putperestlikten kurtulan bu insanlar İslam’ın bahsettiği özgürlük ortamında artık gözle görülen bir tâ- ğuta tapmaktan gözlerin görmediği gâib bir ilâha kulluk etmeyi tercih etti­ler. Bedevi anlayışı bırakıp medenile­şerek sahranın efendisi; Allah’ın lâyık gördüğü insanca yaşamak demek ola­na İslam’a, güvenliğe ve istikrara ka­vuştular. Devri kakülünden yakalayıp, tarihin seyrine hâkim olarak, insanlığın kaderini İslâm’ın aydınlığında yeniden çizdiler. Çünkü vahiy evrenin de en doğru yorumu idi.Onu anlamak evre­ni anlamakla eş anlamdaydı.
Sahâbi, şekillenen, anlam kazanan mânevi ruhi gücün desteğini alan, vahyin sıcaklığını ve serinliliğini yaşa­yan ilk nesildi. Hz Peygamberi öylesine sevdiler ki ona delicesine bağlandılar. Şahdamardan daha yakın olanı sevme­nin yolunun, Hz. Muhammed Musta­fa’yı sevmekten geçtiğini bildiler.
Allah’ın Resulunü öldürmeye giden Hz. Ömer bir şirk delisiydi. Kuranın

ayetlerinde mutlak güzeli gördü. Pey­gamberlerin huzuruna giderken eriyen mum oldu, yanan çıra oldu ve nihayet İslâmın delisi oldu. Elbette bu hâli ya­şamayanların yaşayanlara bakışı “onla­rı deli sanırdınız” sözünde anlatıldığı şekilde olacaktır. Çünkü korkaklık; nef­sine arzuların ve vehimlerine tapanla­rın vasfıdır. İnananların böyle bir endi­şeleri yoktur.
Fakat bugün biz İslâm’ı yaşamada ne derece samimiyiz. Hz. Muhammed Mustafa’ya delicesine âşık olan ve onun bildirdiklerini şeksiz gümansız doğru kabul edip Allah uğrunda feda­yı can eden Sahâbe efendilerimizin hayatlarına ne kadar benziyor hayatı­mız. Hz. Ebubekir (R.A.) cihat hazırlığı için malını mülkünü ortaya koyduğun­da Allah’ın sevgilisi ona ailene ne bı­raktın diye sormuş o da tarihte eşi benzeri görülmemiş sevgisinin bir te­zahürü olarak “Allah ve Rasulu’nü* ce­vabını vermişti. Bugün bizim aklımız almıyor bunu. Kendi aklımızca mâkul bahaneler buluyoruz hemen. Birisi böyle bir davranışta bulunsa bugün deli damgasını yer hemen. Toplum derhal ayıplar onu.
Allah sonumuzu hayreylesin.
Hocam Ay Vakti olarak çalışmalarınız­da başarılar dileriz. Allah hayırlı uzun ömürler versin. Teşekkür ederiz.
Allah bizlere Sahabe Efendilerimiz gibi yaşamayı nasip etsin ve onların şefaat­lerine nâil eylesin bizleri. Ben de teşekkür ederim.

Paylaş

Bu Sayının Diğer Yazıları

şehr-i ayıntab’dan eski bir şehir’e me... / Reşit Güngör Kalkan
“hayatü’s- sahabe” mütercimi meh... / Ay Vakti
vaktin duaya erişi / Hüseyin K. Ece
TAŞ KIRMAK / Şeref Akbaba
sıra gelecek / Ay Vakti
Tümünü Göster