Nil Yeşilinde Keşkelerle Kaybolmak

246
Görüntüleme

Şubat ayının yedisi, bir Perşembe sabahı… Karanlıklara ve sessizliğe sevdalı, suskunlu­ğumu, yalnızlığımı, azlığımı, çokluğumu paylaştığım uzun bir gece sonrası… Yorgun düşüşüm uykusuzluğumdan değil. Yüreğim ile hasbihalden. Kör bıçakları bileme ça­bamdan, bilenmemişliklerine aldırmayıp on­larla canımı acıtışımdan!
Şafak sökmüş, kerahat vakti girmiş. Ahşap panjurlardan, çalışma odamın yan duvarına gün ışığı, bir varmış, bir yokmuş gibi çizgiler halinde düşmekte. Bahar renkli; pembeli, yeşilli beyazlı kanepem baharı getirmese de, teselli gibi. Ekoseli battaniyem dizlerim­de… Uzanmış, ilk kez görüyormuş gibi odayı seyrediyorum. Karmakarışık kütüphane. Düzeltmeli bir ara diyorum. Can dostum Leyla, “Bayılıyorum kütüphanene. hareket var, hayat var, yaşayan kitaplar bunlar, bir çok evde gördüğüm ölü kitaplıklar gibi de­ğil” dese de düzeltmeli. Bir koltukta telleri kopmuş, onarılmayı bekleyen udum. Derbe­der zamanlarımın tesellisi. Şimdi o derbeder bir halde, mahzun olduğu kadar, odaya da mahzunluk katmış. Diğer koltukta, umarsız miskin hali ile alabildiğine yayılmış kedim, Pati. Yerde hiç bir zaman vaktinde okuya­madığım üç günlük gazete, aylık dergiler, buruşturulup atılmış kağıtlar, ajandalarım. Üzerinde böğürtlenlerin olduğu, bir kandil gecesi armağanı porselen çay fincanım. İçi­me işleyen yasemen kokusunu yayan tütsü ve sigara dumanı kasvetli, yağmur getire­cek bir sonbahar bulutu gibi başıma değ­mekte. Turuncu, sarı kırmızı, şarabi mumla­rım…Darmadağınıklığın yanı sıra aitliğin ver­diği sıcaklık ve güven. Son enerjim bu izle­nimlere gitmiş uykuya geçebilmek için, elim­deki kitabın satırlarında okumaktan çok gezi­niyorum. Tolstoy’ un Ölüm manifestosu yü­züme bir ikram gibi düşünceye dek… Sonrası küçük ölüm, uyku.

Telefonun ısrarlı çalışı , bilinç altı bir eğilim­le ahizeye uzanmama ve kulağıma götür­meme neden oluyor. Hızla fırlıyorum duy­duğum haberle.. Ölüm manifestosu ayakla­rımın dibinde, kulaklarımda ölümün soğuk haberi, yüreğimde yangın… Gitmekle kalmak arasında, boz bulanık bir kavram ölüm. Hiç bu kadar yaklaşmamıştı sevdikle­rime. Ölüm aklıma düştüğünde; bazen vuslatım olurdu, bazense dar ağacı korkula­rım! Buralardan çok uzakta, sıcak bir diyar­da babaanneme ulaşmıştı ölüm. Ben Şubat ayazında…Visal deyip sevinmeli mi, firak deyip üzülmeli mi? Ölüm bir girift bilmece. Ye’is ile umudun hiç bitmeyen raksını barın­dıran isim ölüm! Matem-siyah-ölüm! Bu üç kavram birbirine her nedense zorunlu yakış­tırılmış ve ayrılmazlıkları tescil edilmiş gibi. Oysa bu üçlü kimi zaman benim düşlerime tebdili kıyafet eyleyip taht kurar; sevinç-beyaz-ölüm. İşte o demler, hemen ölüvermek isterim. Beyazlara bürünmüş, sevinçlere gark olmuşluğumla… Ölemeyişim, yanılgıma merhametidir belki de Yaratanın! Aldanmışlığıma fırsat!
Zihnimde ölüme dair tanımlar, bildik ve alı­şılmış hareketlerle hazırlanıp çıkıyorum. Git­mek için! Babama başsağlığı dilemek için! Acısını paylaşmak için! Bu olması gereken, bilindik tavır! Keşkelerin bukağısını takın­mamış, uslu çocukların hali! Ben ise yolu uzatmalıyım!
Yol boyu “Mübarek mekandaydı ne güzel diyorum” avuntum kendime. Medine-i Mü­nevvere’de, emanetini teslim etmişti baba­annem. Uzaklardaydı hep, kilometrelerce uzaklarda. Dizlerine oturduğumu hatırla­mayacak kadar. Saçlarımda parmaklarını hissetmeyecek kadar! Gelirdi sık sık İstan­bul’a, o güzel mekanların kokusunu da getirirdi beraberinde, ama hep uzaklarda olurdu yine. Sever miydim onu? O beni se­ver miydi? Bilmiyorum. Bildiğim artık daha da uzaklarda oluşu. Bildiğim bir gün belkilerimin de onunla göç etmişliği… Dragos’dan sahile iniyorum. Dalgakıranda da ilerli­yorum. Ayaz iliklerime işliyor, üşüyorum.
Avuçlarımda keşkeler, yüreğimde babaan­nemi yitirmiş olmaktan çok, babam var. “Anacığım” deyişi var kulaklarımda. Dupduru, arınmış sakin akan bir su gibi bakar gözleri, Nil Nehri gibi. Çöl gecesi ayazları çökmüş­tür Nil yeşiline şimdi. Elleri üşümüştür, bili­rim. Yumrukları sıkılıdır. Canı her yandığın­da, onu zaman her acıttığında sıktığı gibi. Dudaklarında dualar kelebek gibi uçuşmak­tadır. O benim babam ama anacığının evla­dı! Bir çocuk kadar mahzundur yüzü, Nil’e inen bereket yağmurları gibi katreler inmiş­tir göz pınarlarına da, kim bilir belki, isyan­dan uzak yüreğinin yangınına teselli bir kaç damla yaş süzülmüştür o canım sakalına. Dragos sahilindeyim. Martıların seslenişle­ri ürpertiyor beni. Kanatlarını sevişim ka­dar, bağırışlarını sevmediğimi hatırlıyorum. Ama nedense bugün ağıtı andıran o bağırışları beni anlıyorlarmış hissini veriyor. Be­yaz kanatlarında özgürlük, seslerinde ağıt… Tıpkı ellerimin özgür, yüreğimin tutsak olu­şu gibi. Kim bilebilir ki avuçlarıma sakladı­ğım keşkeleri? Martıların seslerine sakladık­larını bilemeyişimiz gibi.

Gitmeli, babamın o Nil yeşili gözlerine düşen hüznü bölüşmeli, bölüşülebilirmiş gibi… Ol­sun gitmeli…
Garip bir ikilemin derinlerinde yitirmişliğime inat geride kalan, canım olan babam için üzgünüm. “Babaanneciğim deyiverseniz!” deyişlerine olur demediğim için. Mektup yazmadığım için. “Eller arıyor siz aramıyorsu­nuz” dediğinde babaannemi aramadığım için. Sevgide sipariş olmaz deyip bu koca­man başlığın altında saklandığım için! Ve daha bir çok şey için üzgünüm. Ve her biri için kocaman keşkelerle boğuşuyorum şim­di. Üzerime yürüyen, devâsâ haydutlar gibi üşüşüyor her biri! Nefes alamıyorum, daralı­yorum, dünya daralıyor, karşı kıyılar yaklaşı­yor, Marmara Denizi ufalıyor, ellerim kolla­rım sâkin, içimde bin kollu bir ben keşkelerimle boğuşuyor.

Gitmeliyim diyorum fakat babamı o halde görmekten mi, annesine olan ilgisizliğimi bilişinden dolayı kutlamaya gidiyormuşum hissinin oluşacağından mı bilmiyorum ama an be an geciktiriyorum gidişimi, uzatıyo­rum yolu.
Çocukluğumda ne çok mektup yazardım ba­bama,verilmedik… Saklardım onları, içimi acıtan ne varsa yazdığım mektuplar… Bazen diğer kardeşlerimden kıskanışım, bazense yaptığım hataların o çocuk yüreğimin saflı­ğında eriyip gidemeyişindeki kocaman farkındalığımın, özürlerini… Şimdilerde yazamı­yorum, yüreğim o masum, o kir götürmez aklığını yitirmiş, bağışıklık sistemini geliştir­miş, öylesi öfkeye meyyal, öylesi sitemkâr, öylesi haklı…
Babacığım diye başlayan satırlarım… Oku­yup ağladığım ama vermeye cesareti olma­yan, biricik hataları bile suç telâkki edecek kadar asil bir yüreğin şimdilerde ablak yüzlü kayalara, hırçın dalgalara konuşabilecek gü­cü var sadece. Yazıp yüzleşmeye, asla!
Geçmişin safiliğinden mi, yoksa şimdi ki kir­lenmişliğimden mi utanıyorum, yüzüm ateş almada. Avuçlarımda ayaza isyan… Keşkelerin içimde tutuşmuşluğunda kor oluşları mı? İçimi bedenimi yakan ne?
“Ateşiniz var mı?”
Acı gülümseme dudaklarımda, Şubat sabahı­nı yakacak kadar büyük.
“Var ya!”
Bakma öyle yüzüme, var işte ateşim! Bunu sormadın mı? Utanç verecek kadar içimi ya­kıp kavuran bir ateş. Ucunda kan yerine keşkelerin salkım saçak sallandıkları bir bı­çak kadar keskin… Dağlayan, dağladıkça kö­rüklenen bir ateş. Bakma öyle! Aklımı yitirmişliğim değil, ateşim var deyişim…
“Alabilir miyim?”
Almak mı? Tabi de alamazsın ki veremem ki, verilmez bu ateş, ahhh KEŞKE verilebilen bir avuç kor olsaydı… Bir aya yanığı olurdu avuçlarımda da yüreğimde hiç bitmemecesine lav misali püskürmezdi sabahlarıma, gecesi karası yalnızlıklarıma…
“Çakmak?”
“evet çakmak!”

O verilir işte çakmak dediğin nedir ki? Bir küçük nesne.. Ama ateş öyle mi? Tutamaz­sın bir kere! Deyme yiğit olsan bile! Dindiremezsin , söndüremezsin! Aldığın her nefes körükler içinde ki yangını.
“Tabi.”
“Sağ olun!”
Rica ederim demeye takatsizim, rica da ede­mem zaten benden büyük olmalı! Çakma­ğın hatırına da arz edecek değilim! Göz ka­paklarımı kaldırıp indirmekle yetişimde bile yorgunluk! Her açtığımda gözlerimi uykular­dan, arınmamışlığıma ağıtım, feryat figân düşer de bakışlarıma, aynalardan başkası bilmez bunu!
Gitmeli.. Nil yeşilindeki hüznün bir parçası olduğumu bile bile gitmeli.. Diz çökmeli, diz­lerinin dibinde! Çocukluğumda başlayan mektuplarım gibi; Bağışla babacığım deme­li! Bağışla! Nasırlı ellerinde ben varım ! Alıp o nasırları öpmeli! Öpmeli öylesine öpmeli ki; bin özür kifayetsizliğinde erimeli! Nil yeşi­li gözlerine, dokunmalı Keşkeleri barındıran, Anacığının gözlerine benzeyen gözlerim ! Dokunmalı ki; dar zamanların pişmanlığını yazamayışlarımın mazeretini sunabileyim! Hep sen öperdin gözlerimden! Telli kızının Anacığının gözlerine benzeyen elâ gözlerin­den. hep sen öperdin! Şimdi ben öpmeliyim ömrümün en vefalı Nil yeşili gözlerinden!
Gitmeli., yanı başında, dizi dibinde , olmalı! Hiç olmadığım kadar! Olmak istemediğim kadar!
Gitmeli… Temelli gidebilmeleri başaramayış- larımın avuntusu ile gitme eylemini minimin- nacık gerçekleştirmeli… Ucundan kıyısın­dan! Hiç olmazsa diyerek!
Beş kilometre Dragos’dan Yakacık! Gider­ken kazanılan zaman!
Teyp de ‘ Hayatta saklanmaya değer,/ Bildi­ğin bir sır varsa eğer,/Haykırıp dağlara taşla­ra /anlatmalıymış meğer! Ayna yol gösteri­yor! Haykırması kolaymış gibi.! Haykırınca bitecekmiş gibi! Sahillerde börtü böceklerin kayaların altından çıkmaz oluşu, balıkçı sandallarının yaklaşmayışı, Martıların eskisin­den daha yüksek perdeden çığlık atışları, ka­yaların her geçen gün daha da suratsız du­ruşları bir rastlantı mıdır acaba? Yoksa beni dinleyişlerinden mi? Haa bak unutuyordum. Batmanlı Süleyman da gelmez oldu simit sat­mak için Dragos’a. Başkaca mekanlara gitmeli, ayrı ayrı mekanlarda haykırmalı. Piş­manlıkların kirli tortusu çökmesin aynı diyara!
Cevizli kavşağı , Kartal ışıklardan ayrılmalı, lunaparkın önünden geçer geçmez! Bir kaç saniyelik sürede ardında kalan yaz gecele­rindeki şenliğe inat, kimsesizlikte yapayalnız bir hehuyla gibi dikilip kalmış dönme dolap! Çocukluğumun, sıcacık yüreğimin, sevgilerin ısıttığı ellerimin geride kalıp, yangınlara düçar oluşum gibi!
Gitmeli… Ahde vefa etmeli.
Nil nice kıtlıkları bağrında yok etmedi mi? Ye­di yıl sonra taşıp gülümsetmedi mi Mısır’ı?
Gitmeli… Kenan ilinden gelen vefasız kar­deşler gibi gitmeli… Yusuf’un dizi dibinden nasiplenmeye gidişleri gibi…
Gitmeli… Babacığımın Nil Nehri’nden daha engin gözleriyle sarıp sarmalamaya, kucak­lanmaya gitmeli. Teselli vermeye değil, al­maya,almaya gitmeli…
O benim Babam! Gitmeli…
Anacığımın gözleri, deyip öpebilmesi için, gözlerimi götürmeli! Geldim babacığım, var­lığın servetimdir,iyi ki babamsın demeli! Sığınılası enginlikte ki gözlerinden öpmeli! içimi titreten nur yüzünü çevreleyen, saka­lından öpmeli!
Söyleyemediğim, birikmiş sevgimi, dudakla­rıma kondurup, nasırlı ellerinden öpmeli!
Başınız hep sağ olsun demeli!

Paylaş

Bu Sayının Diğer Yazıları

Üç Nokta / Feride Sezer
Nil Yeşilinde Keşkelerle Kaybolmak / Nesrin Çaylı
Batı Şiirinde Aşk-ı Memnu / Ahmet Sıvacı
Adım Şimdi Kış / Reşit Güngör Kalkan
Asya’ya ‘Aşk’ Yakışır / Özcan Ünlü
Tümünü Göster